Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KIZILBAŞLIĞIN ve Sünniliğin tarihsel gelişimini doğru bilmiyoruz. Doğru bilinmeyenler fazla olduğundan her iki taraf da birbiri hakkında çok yanlış fikirlerle doldurulmuş. Örneğin, arada bir son derece rencide edici biçimde kullanılan "mum söndü" lafının tarihsel gerçeğinin ne lafı kullananlar ne de buna kızanlar tarafından doğru bilinmediği ortaya çıkıyor.

        Bilgimiz olsa bu tür lafları başkalarını rencide etmek için kullanmayacağız; çünkü bunun gerçekle bağlantısı olmadığını bileceğiz ve tabii ki birbirini tam anlamadan bugünlere gelmiş Alevi ve Sünniler arasında yaşanan tartışmaların, anlaşmazlıkların araları daha da çok açmasını engelleyeceğiz. Bunu yapamadığımız için zorunlu din dersi ve Alevi açılımı konusunda da görüldüğü üzere doğru kavramlarla tartışamıyoruz ve anlaşma imkânlarını kaçırıyoruz.

        BU BİR AŞKTIR

        Aşkı en güzel anlatan, birçok insana divan şiirini sevdiren adam İskender Pala.

        Alevi-Sünni çatışmasının tarihsel boyutunu analiz eden bir roman yazdı: "Şah ve Sultan." Türkiye'deki bu çatışmanın temeli olarak bilinen Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki iktidar çekişmesini ve bu çekişmenin sonlandığı Çaldıran Savaşı'nı anlatıyor kitabında.

        Anlamaya ve uzlaşmaya niyetimiz olsa, bunun birbirine çok benzeyen hatta aynı duygulara sahip iki kardeş arası savaş olduğunu, Türk'ün Türk'e karşı savaşının nedenlerini ve sonuçlarını tam görsek aramızdaki uzlaşma noktalarının da bulunacağını düşünüyor İskender Pala.

        Dün gece Habertürk Televizyonu'nda yayınlanan, bu gece de tekrar edilecek "Öteki Gündem" programımızda uzun uzun konuştuk İskender Pala ile bu konuları. Onu dinledikçe nerelerde yanlışlar yaptığımızı, kaçırdığımız fırsatları gördüm ve tarihin bize yanlış anlatılmasının, Çaldıran Savaşı'nın insanlara basit bir meydan muharebesi diye tanımlanıp geçilmesinin ve derin anlamını bilmemenin bizlere nelere mal olduğunu gördüm.

        Doğru bilmeden eksik, kulaktan dolma verilerle yola çıkılınca insanlar birbirleri hakkında yalanlar, masallar uydurmaya başlıyor. Herkes birbiri hakkındaki önyargısını masallar şeklinde birbirine anlatıyor. Ve biz, birbirimize çok yaklaşmamız mümkünken sadece bu nedenden dolayı daha da ayrışıyoruz. Örneğin, son zamanlarda çok tartışılan şu mum söndü lafını alalım.

        İskender Pala, programımızın sonunda onun aslında ne olduğunu, tarihteki yerini net biçimde anlattı bize. Öğrenince şaşırdım kaldım. Bir kavram nasıl bu kadar çarpıtılabilir, bunu kavramakta zorluk çekiyorum. Açıkça söyleyeyim, ben de yeni öğreniyorum bunu. Hata benim olduğu kadar sistemimizdeki bilgi aktarım süreçlerinde ve yanlış bilgi üzerine kurulmuş karşılıklı zıtlaşma sisteminde.

        KİTABIN KAPAĞI

        Şimdi anlatmayacağım doğrusunu. Dediğim gibi programın bugün de tekrarı var, İskender Pala çok güzel anlatıyor bu konuyu, akşam kaçırmamanızı öneririm.

        "Şah ve Sultan" romanı, bizlere çocuklarımızı doğru bilgilerle donatıp büyütme imkânı veriyor. Bu yüzden "Vakit geçirmeden okuyun" diyorum kitabı ve üzerinde konuşalım, uzlaşalım artık. Bazen gruplar, aralarındaki çatışmaların, anlaşmazlıkların tarihteki gerçek temellerini görürlerse konuşmaları ve artık uzlaşmaları mümkün olabilir.

        Dedim ya Çaldıran Savaşı, aslında bir kardeş savaşıydı. Ve birbirlerine bir kardeş kadar benzeyen, hatta aynı zevklere ve aynı tavırlara sahip Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail, buna rağmen karşılıklı olarak Alevilere ve Sünnilere büyük zulümler yaptılar. Ağırlıkla bu nedenden dolayı toplumumuzda yıllar boyu sürecek Alevi-Sünni çatışmasının temelleri atıldı.

        Bunlar tarihi gerçeklerdir, bunları tabii ki reddetmeyeceğiz ama yine de bizler bu kardeş savaşının oluşumunu ve iki taraftaki tavırların ortaya çıkış süreçlerini doğru anlarsak, Çaldıran Savaşı'nı doğru çözümlersek, tarihsel yüklerimize rağmen uzlaşmaların yolunu açabileceğiz.

        Murat Bardakçı, yıllardır Yavuz Sultan Selim olarak baktığımız resmin aslında Şah İsmail olduğunu açıkladı. Kardeşin kardeşle savaşı tanımlamasını doğrulayan çok çarpıcı bir tespit bu. Kitabın kapağında iki surat birbirine bakar olarak konulmuş. İlk bakışta biri Yavuz Sultan Selim, diğeri de Şah İsmail sanıyorsunuz ama biraz daha dikkatli baktığınızda iki resmin de aynı kişiye ait olduğunu görüyorsunuz. Bu kapak bile bizlere tartışmalarımızın, kavgalarımızın kökenini anlamamız ve aslında birbirimize benzeyen kardeşler olduğumuzu görmemizi söylüyor.

        Türklere uygun antrenör

        BİZLER televizyonlarda her konuda tartışan, fikir bildiren insanlarız ya... En azından kendimizi böyle görüyoruz ya... Kendimizi fazla ciddiye aldığımızda ülkenin asıl gündemini kaçırıyoruz, bunun farkında değiliz.

        Örneğin, bizler terör sorunu ve çeşitli açılımların durumu gibi konuları ateşli ateşli tartışırken ülkenin geri kalanı, Hiddink meselesine konsantre olmuş durumda. Fatih Altaylı bu konuya köşesinde yer vererek bence ülkenin gerçek gündemini yakaladı.

        Bu Hiddink tartışmasında öyle fantastik şeyler söyleniyor ki, siz biraz mantık taşıyorsanız elinizde olmadan, "Bu da olur mu, artık pes" diyebiliyorsunuz. Örneğin, ben Fatih Altaylı'nın yazısından öğrendim; bazı futbolcular Hiddink ile çalışmak istemediklerini, başka antrenör istediklerini söylüyorlarmış.

        Bu benim uzun yıllar önce, Hürriyet'in yayın yönetmeni değişti diye istifa etmeme benzemiş biraz. İkisi de maksimum düzeyde abuk. Yani bu tür konularda yönetenin kim olduğu hakkında herkesin isteğinin dikkate alınmaması gerekiyor, yoksa ne takımı ne de gazeteyi yönetebilirsiniz, anarşi çıkar. Nitekim anladığım kadarıyla bizim Milli Takım'da da biraz böyle anarşik bir ortam oluşuyor.

        Bu gelişme bana, Fatih Terim'i hatırlattı.

        BİR TEK O YÖNETEBİLİR BUNLARI

        Her takım, özellikle her milli takım, genlerine uygun antrenör bulmak zorunda. Futbolcunun tavırları, duyguları ulusal karakterlere göre oluşur tabii ki.

        Bence Milli Takım'ı bir tek Fatih Terim başarıyla yönetebilir. Bir Alman'ın, bir İspanyol'un Türk futbolcusunu, onun duygularını anlayıp çözebilmesi mümkün değildir. Fatih Terim yeri geldiğinde sert çıkarak, yeri geldiğinde de abi olarak takıma ihtiyacı olan enerjiyi daima veriyordu. Üstelik son Floransa'ya gittiğimde yine gördüm ki Fatih Terim bunu İtalyan takımıyla da başarmış, demek ki onun böyle bir yeteneği var. Bu yeteneğin Türkiye'de tam kullanılamadığı açık. Bu son Hiddink tartışması belki bize yanlıştan dönme yolunu da açar.

        Şunu görün, Fatih Terim bu takımı Azerbaycan'a katiyen yendirmezdi, bu kesin.

        Ben kesin aptalım

        BAŞLIĞI okuyunca, "Söylemene ne gerek vardı, bunu biliyoruz zaten" diyenler olduysa kırılırım ha, bunu bilin.

        Aptal olduğuma yeni kanıt dün ortaya çıktı. Dün Paris'e uçtum. Bu kendi başına bir insanın aptal olduğunu göstermek için yeterli bir neden değil tabii ki ama Fransa'da büyük bir grev yapılıyorken o ülkeye gitmek, gerçekten aptallığın tarihsel zirveye vurması olarak görülebilir.

        Bu yazıyı yazarken uçağımız havalanmıştı ama inebileceği şüpheli; çünkü Fransa'da şu anda havalimanı olmayabilir. İndikten sonra ise bavullarımızın tamamen kaybolacağı biliniyor. Paris'te genelde zaten iyi durumda olmayan trafik olağanüstü berbatlaşmış, 100 metre ilerlemeniz için minimum iki saat ayırmanız gerekiyor. Yani Paris trafiği yağmurlu günde İstanbul trafiğine benzemiş.

        Biz grev mrev anlamayız, biz Türk'üz. Bir Fransız'ı tamamen felç edebilecek düzeyde olumsuzluklar bile bize bir şey ifade etmez, bizi yolumuzdan döndüremez. Biz alışığız böyle şeylere, bu bizim hayat tarzımız zaten. Olan biteni yarın aktaracağım size.

        Diğer Yazılar