Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Avamın popüler olmasıyla ve iktidarın kalitesizliği demokratikleşme sanan politikaları sonucunda beyaz Türklük, toplumda neredeyse ayıp olarak görülmeye başlandı. Hayata kalite katmak gibi hiçbir kaygı taşımayan kitleler güçlendikçe ve iktidarlarının kendilerini destekleyen popülarizmi ile hayatın her alanını ele geçirince beyaz Türkler iyice marjinalleştirildiler.

        Beyaz Türkler hakkında üretilen bir şehir efsanesi, bunların inançlı insanlar olmadığıdır. Bu bir yalandır. Bu kesim sadece inancını kitlelerden daha farklı ve kaliteli yaşar. Yeni Türkiye’de kaliteye ve güzel yaşam tarzlarına değer veren her düşünce düşman gibi göründüğünden ve avamın toplumsal iktidarına karşı bir tehlike sayıldığından kaliteli yaşam her geçen gün hayatımızdan daha fazla çıkıyor.

        Bu gidişata bir son verilmezse bunun geri dönüşü olmayacak, kalitesizlik ve avamlık öyle bir eşiği aşacak ki ülkenin resmi hayat tarzı olacak.

        Bu bir siyasi ve sosyal tercih olabilir tabii, her ülke kendi intihar yöntemini seçme hakkına sahiptir. Ama şunu da görelim; Türkiye aynı zamanda müthiş bir ekonomik ve siyasi atılım da yapıyor fakat bu atılımın omuriliğini oluşturması gereken kalite kaygılarını hiç taşımıyor.

        Beyaz Türkler eğitimleriyle, bilgileriyle, meslekleriyle, hayat tarzlarıyla bu ülkeyi modern dünyaya uyum sağlatacak tek gruptur. Bu kesimin, “avamın tarzlarına uymuyor” diye dışlanmaları ve hatta yok edilmeleri sadece onlara zarar veren bir gelişme değil, bundan Türkiye de büyük zarar görecek. Çünkü hayal edilen büyük Türkiye, onun temelini dolduracak kaliteyi sağlayacak kadrolar olmadığı takdirde daima fos çıkacak ve ülkeyi üçüncü lige düşürecektir. İnancını yaşarken bile kaliteye önem vermeyen kitleler, anlamadıkları hayat tarzlarına sahip olan beyaz Türkleri “inançsız” diye damgalayıp silmeye uğraşırken, sosyal bir saldırı atında olan beyaz Türkler ise yaşamda kalitenin hâlâ olabileceği inancıyla direnmeyi sürdürüyor. Bu direncin içinde inancın da kaliteli biçimde yaşanması iddiası vardır.

        İşte bu nedenle garip biçimde beyaz Türklerin korunması ve kollanması aslında AKP’nin de çıkarınadır. Çünkü büyük ve güçlü Türkiye hayali onlarda var, ama bu Türkiye’nin temelini oluşturabilecek kaliteyi ve modernizme uygun kaliteli yaşam tarzını nasıl yakalayabileceklerini bilmiyorlar ve bilmediklerinden dolayı ülkenin eksenini, yaşam kalitesine fazla önem vermeyen ülkelere doğru çevirmeye çalışıyorlar. Oysa yapılacak iş, Türkiye’yi daha kaliteli hale getirip uzaklaşmaya çalıştığımız eksenlerin bizi gıptayla izlemelerini sağlamaktır ve bunu yapacak potansiyel hâlâ daha var. Bütün saldırılara, avamın bütün çevirisine rağmen beyaz Türkler hâlâ ayakta kalmaya çalışıyorlar çünkü.

        Bu da maalesef hayatın bir parçası işte

        Kızgınlıklarını, engelleme çabalarını aşarak yapabildiğim ender televizyon programlarının Murat Bardakçı tarafından eleştirilmesi gibi bir şerefle de kutsandım. Kutsandım diyorum; çünkü insanın hemen her konuda kendisinden daha bilgili, daha kültürlü olan bir kişi tarafından bu kadar ilgiyle, titizlikle takip edilmesi, her faninin kolay kolay yakalayabileceği bir güzellik değil.

        Öteki Gündem programı bu konuda özellikle şanslı; çünkü programın olabilecek her konusu Murat’ın uzmanlık dahilinde. Kuran, Mevlânâ, tarih, cennet-cehennem ve hatta araf dahi onun tarafından daha iyi biliniyor ve ondan başka kimsenin bu konularda söz söylemesine tahammülü yok. Çünkü programa kimi davet edersek edelim her konuyu o daha iyi biliyor. İşi daha da acıklı kılan yan, benim bu konularda özel hiçbir iddiam olmaması. Ben sadece basit bir program yapımcısıyım, görüşlerine başvurmak için çağırdığım her insanı kendi içinde veri kabul ediyorum; dediklerine hiç katılmasam da ilgiyle ve belki öğrenirim heyecanıyla dinliyorum.

        Bizim program, davet edilen misafirlerin hiçe sayıldığı, hatta birtakım geyik sohbetlerle küçümsendiği programlardan değil; bu yüzden Murat, Öteki Gündem’i yadırgıyor olabilir. Bütün bunları anlayışla karşılamakla birlikte, Murat gibi büyük bir beynin bizim gibi basit programlar yapan insanları neden bu kadar sıkı izlemekte ısrarlı olup değerli vaktini harcadığını merak ediyorum.

        Madem bu tür yazışmalarda sevgili demek âdetten, ben de öyle bitireyim bari: Sevgili Murat, biraz daha rahat ol ve eğer yapacağım program türleri konusunda senden izin almam gibi bir zorunluluk gerçekten varsa bunu bir resmiyete bağlayalım ve seni müdürüm ilan edelim de herkes rahatlasın. Müdürüm olsun bari de Öteki Gündem’in başarısından ve çektiği ilgiden onun da övünme payı olabilsin.

        Orada göründüğüm için özür diliyorum

        Pazar günü beni Mavi Marmara göstericilerinin arasında görmüş olabilirsiniz. Araba trafiği sıkıştığından bir süre onlarla birlikte yürüyormuş gibi bir izlenim vermiş olabilirim. Bu tamamen yanlış bir izlenimdir. Çünkü ben, sadece hemen yakında bulunan Sepetçi Kasrı’ndaki bir televizyon programı çekimine gidiyordum, bu yüzden o kalabalıkla birlikte olduğum izlenimi doğmuş olabilir.

        İsterseniz noterden yazı da gönderirim ama benim o kalabalıkla ortak tek bir noktam bile yoktur, hatta ilk başta ne olduğunu anlamadığım için onların arasında kalınca birden geri kalmış bir Arap ülkesine ışınlanmış gibi de hissettim kendimi, ilk fırsatta uzaklaştım kendilerinden.

        Şunu da tekrar gördüm ki, inanç sadece bu insanların eline bırakılamayacak kadar önemli olan bir şeydir. İnancın sadece bu hayat tarzlarıyla uyumlu olabileceğini sanmak yanlıştır. Hayatı tüm yönleriyle kavramak isteyen ve kendisinin görünümüne ve nasıl algılandığına titizlik gösteren modern insanların da inançlı olabileceğini görmeliyiz.

        Partiden notlar

        15 çocuğun katıldığı ve Rana ile benim intiharımıza sebep olacağını söylediğim partideki bazı gelişmeler şöyle oldu:

        Saat 17.30: Parti resmen başladı.

        Saat 17.45: Partinin en önemli konukları da geldi. Animasyon ekibi gelmeden önce çocuklar birbirlerini öldürme planları yapmaya başlamışlardı.

        Saat 18.00: Antisosyal ve büyük ihtimalle de paranoyak olmama rağmen Rana beni ev sahipliğinde yalnız bıraktı. Hayır, onu öldürüp bahçede gömmemiştim ama parti başladıktan sonra onu aradığım zaman, “Yemekler şimdi bitiyor, geliyorum” dediğinde misafirlerin çoğu doymuş ve çoktan gitmeye hazır haldeydiler.

        Saat 18.30: Misafirler içsin diye aldığım bütün viskileri aşırı stresten ben içtim. Fazla içki stresimi azaltmadığı gibi sinirlerimi laçka hale getirdi ve partiye geldiği an Rana’yı boğmaya karar verdim. Bu arada karımın nerede olduğunu soran misafirlere de “Hiçbir fikrim yok, kendisiyle her türlü diyaloğu iki saattir kesmiş durumdayız” diye cevap verdim. Birçoğu bunu bir espri sandı ama gerçekti.

        Saat 18.45: Rana geldi. “Bari hiç gelmeseydin, bak herkes gitmek üzere” deyişim bile onun mutluluğunu engellemedi. Galiba her zaman olduğu gibi beni dinlemiyordu yine.

        Saat 19.00: Rana benim sohbet özürlüsü olduğumu düşünür, ama ben onu partide utandırdım. Kısa sürede sarhoş olduğumdan kendimi tutamadan ve dediğimi bitiremeden konuşmaya başladım. Hatta gelen veliler arasında en çok konuşan bile ben oldum. Değindiğim konular arasında “AKP iktidarının durumu”, “Çocuklar en iyi nasıl tecrit edilirler” ve “Şişman kalmanın en iyi 10 yolu” gibi konular vardı. Ayrıca Kiergeaard’ın da düşüncelerinden bahsettim ve dahası yan odaya gidip çocuklarla bile konuştum. Onlara masallar yazarı Roald Dahl’ın aslında çocuk öldürme yolunda bir arzusunun bulunmasının ne kadar normal olduğunu da anlattım.

        Saat 19.15: Çocuklar bizlerin oturmakta olduğu salona gizlice sızıp topluca balon patlatma eylemi yaptılar. Ses beni az daha öldürüyordu. Bundan kurtardım ama bir süre sonra hep birlikte üstüme atlayarak bir başka öldürme teşebbüsünde bulundular. Beni o defa da pastanın kesilmesi kurtardı.

        Saat 19.30: Çocuklar birbirlerine çarpma oyunu oynamaya başladılar. Bu, çocukların birbirlerine hızla koşup çarpmalarından ibaret olan, yani kuralları oldukça basit bir oyundu. Oyun bitince üç çocuk ağır, geri kalanları da hafif yaralanmışlardı. Oyuna katılmayanlar ise “Ya bizi de oyuna alırlarsa” diye korkudan ağlıyorlardı. Ben bütün bu karmaşaya çözüm bulmak için bir şişe daha viski açtım ve “İntihar edecek misin” sorularına ise “Siz gittikten sonra içki komasına girerek yapacağım o işi” diyerek cevap verdim. Neyse ki tüyomu iyi aldılar ve saat 20.00 civarında partimiz bitti.

        Diğer Yazılar