Kör akordeoncu
HER şey bir gün New York'ta yürürken yaşadıklarımla başladı.
Birkaç ay önce kaldığım 53'üncü sokak ile Broadway köşesindeki otelimden çıkıp batıya 8'inci caddeye doğru yürümeye başladım. Orada müthiş güzel bagel yapan bir kafe var oraya gidecektim.
Şehrin o bölgesi günün hemen her saati mahşeri kalabalıktır. Şehre gelen bütün turistler burada mutlaka turlarlar. David Letterman'ın günlük şovunu yaptığı ve bazen kameralarını da dışarıya çıkardığı meşhur tiyatro turistik ilgi odağı olduğundan çok yakında kalabalık daha da artar.
Sokakta yürürken iki kör kadını gördüm. Bütün duyu organları mükemmel çalışan bir insanın bile kafasını karıştırabilecek derecede kalabalık ve karmaşa içindeki bu ortamda kendilerine çok güvenmiş bir şekilde hızlı hızlı yürüyorlardı.
Sürekli köpekleri ve birbirleriyle konuşuyorlardı.
Aklıma Borges'in "The Blind Man" adlı şiiri geldi onları izlerken. Onun "Every step/might be a fall" cümlesi kafamda yankılanmaya başladı. Ve hayatımda ilk kez yazı yazma becerisinden başka bir sanatım olsaydı diye arzuladım.
O kadınların mutlaka fotoğraflarının çekilmesi gerekiyordu. Yanımda makinem olaydı çalışacaktım üzerlerinde. O kadar fantastik, o kadar güzel görünüyorlardı ki cep telefonuyla çekilecek fotoğrafın o anın hakkını verebilmesi mümkün değildi. Bu iş için bir sanatçı duyarlılığı ve becerisi gerekiyordu.
Sadece yazıyla da anlatılamayacak kadar gizemli ve fantastik bir görüntüydü o. İşte o an bende yeni bir takıntı başladı. O anın neden bu kadar fotoğrafı çağrıştırdığını mutlaka okuyup anlamalıydım.
Bu yeni takıntımın hayatımı bayağı değiştireceğini biliyordum ama bir defa taktım mı bunu önlemem mümkün değildi. O günden bu yana Susan Sontag'ın fotoğraf üzerine klasik çalışmasını, ayrıca Roland Barthes'in "Camera Lucida"sını, Geoff Dyer'in "The Ongoing Moment"ını ve John Berger'in eskiden okuduğum yazılarını tekrardan okudum ve bütün bu kitapların eşliğinde fotoğraflara da dikkatle baktım.
KÖRÜN FOTOĞRAFTAKİ ÖZEL YERİ
Ve evet gördüm ki, körlerin fotoğraflanması bu sanat dalında çok çok özel bir yer taşıyormuş.
Neredeyse körlerin fotoğraflarını çekmekten oluşan bir alt sanat türü de var fotoğraf dalında.
Bunun nedeni aslında basit; o gün sokakta yürürken benim de hissettiğim buydu işte. Körler, kendilerinin fotoğrafını çekmek için yanlarına yaklaşan kişiyi fark etmiyorlar ve her karede doğal, yani poz vermeden görünebiliyorlar. Mesele bu kadar basitti.
Bu fotoğraf sanatçısı için çok önemli bir konu. Stüdyo dışında, hayatın içinde çalışmak isteyen fotoğraf sanatçısının, fotoğrafı çekilecek insanı poz vermeden doğal haliyle nasıl yakalayacağı sorusu yıllardır tartışılmış.
Sanatçı, pozun fotoğrafı bozduğuna inanır; onun için insanı doğal ortamında yakalamak çok önemlidir.
İnsanları fark etmeden fotoğraflamak için bazı büyük fotoğraf sanatçıları, örneğin Walker Evans, sokakta çalışırken üzerine giydiği paltosunun içine, elinde tuttuğu kameradan çıkan periskop benzeri bir alet takmıştır.
Böylece daima çeker gibi göründüğü nesne veya insandan farklı yan tarafta duran kişileri onlardan habersiz çeker. Bu aygıt tabii ki fotoğraf sanatçıları arasında "Acaba bu işlem etik mi?" tartışmasını da başlatmıştır.
Bunun etik olmadığını düşünen Garry Winogrand gibi sanatçılar, gizli kamerayla çalışmak yerine aynen bir gerilla gibi sokaklarda dolaşıp hızla davranarak hazırlıksız yakaladıkları insanların fotoğraflarını çekmeye çalışmışlardır.
Bütün bu uğraşlar aslında fotoğraf sanatçısının, çektiği kişileri kendi varlıklarına orada geçici körleştirme gayretinden başka bir şey değil.
Meseleye bakınca körlerin fotoğraflarının neden sanatçıya çekici geldiğini görebiliyoruz.
Benim tüylerimi ürperten ve konuya ilgimi artıran kör fotoğrafı, Paul Strand tarafından 1916 yılında çekilmiş.
"The Ongoing Moment" adlı kitabında Geoff Dyer, Strand'in bu fotoğrafını ayrıntılı anlatıyor. Ve ondan sonra gördüm ki sokakta akordeon çalarak dilenen körler, fotoğrafçılar için ideal konu oluşturmuşlar. Akordeonu sokakta çaldıkları için görülmekle ilgili bir sorunları olamaz. Böylece etik tartışma burada geçerli değil.
Ayrıca kendi özel denizi içinde yalnız bir ada gibi durmakta olan körlerin tarafında, onları dinleyen insanlar da dramayı artıran efekt yapıyorlar ve çok güzel fotoğraflar çıkıyor ortaya. Yazıda bahsi geçen Evans'ın, Winogrand'ın ve Diane Arbus'un çok güzel kör insan fotoğrafları var. Ve benim adını yeni duyduğum Andre Kertesz'in olağanüstü kör insan çalışmaları var; ilgi duyanınız varsa tavsiye ediyorum.
İşin içine bu kadar girince hem Borges'in çalışmaları daha anlamlı gelmeye başladı hem de o gün sokakta gördüğüm kadınların bende yarattığı duyguları daha bir perspektife oturtabildim.