Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÖŞE yazarı sadece kendisinin merkezinde olduğu hayali bir evrende yaşar.

        Her yazar o sabah dünyadaki herkesin kendisini okuduğunu varsayarak yaşamını sürdürür. Yazısının üzerinden bir ay geçtikten sonra bile katıldığı bir toplantıda, "Biliyorsunuz ben bunu daha önce yazdım" gibi tuhaf cümle kurabilmesi, herkesin kendisini mutlaka okuduğu varsayımından kaynaklanan ciddi bir ruhsal hastalıktır.

        Onu dinleyenler nazik olmak için ve üzülmesin diye hiç okumadıkları halde okumuş gibi davranırlar, bazıları ise müstehzi gülümsemekle yetinirler. Sadece kendisiyle ilgili ve kendisiyle dolu olan yazarımız ise maalesef bunları bir övgü, bir mesleki başarı olarak algılar, kendisini hiç sorgulamaz ve kısırdöngüsel yaşamını sürdürür. Köşe yazarları bu tür hayaller kurarak ve kendilerini daima kandırarak yaşamlarını sürdürmek zorundadırlar.

        Hayal dünyası ve kendisi hakkında söylediği yalanlar, yazarın bazen tam fonksiyonel olabilmesine yetmez.

        ÇAKAN YAZAR SENDROMU

        Bu yetmediği zaman ise yazar kendinden bahsettirmek zorundadır.

        Bunun en kolay yolu, yazarın bir başka yazara çakmasıdır veya çoğunun kullandığı terminolojiyle geçirmesidir.

        Bu geçirme lafına sakın ha hemen kadın karşıtı diye kızmayın; çünkü ben yazarlık yaşamımda en çok kadın yazarların bu geçirme lafını kullandıklarını duydum.

        Türkiye'de yazarlar arasında birbirine geçirmek veya birilerine çakmak son derece rağbette olan bir yaşam tarzı gibi görülüyor.

        İtiraf etmeliyim ki hemen her ülkede bu tür kavgalar son derece popüler gibi görünüyor.

        Çünkü yazarlar arası kavgaların, polemiklerin her kültürde çok faza okunduğu, ilgiyle karşılandığı biliniyor.

        Kavgadan hoşlanan, polemikten hiç kaçmayan ve dünyadaki yazar polemiklerini iyi takip eden bir yazar olarak bu hissiyatı gayet iyi anlıyorum, ama birçok medeni ülkede yazar kavgaları sadece arada bir yaşanan olaylar olduğu halde Türkiye'de kavgaların, geçirmelerin, çakmaların neden hiç bitmediğini incelemek gerekiyor.

        TÜRKİYE'DE 'ÇAKMAK' NORM OLDU

        Evet Türkiye'de yazarın yazara geçirmesi veya çakması ve sert polemikler neden hiç bitmek bilmiyor? Neden Türkiye bu tür yazarlardan hiç bıkmıyor ve hep onları talep ediyor?

        Burada tuhaf bir kültürel deformasyonla karşı karşıya kaldığımız net. Ben çakan, geçiren yazarın neden popüler olduğunu ve bu popülerliğin o toplum hakkında neler söylediğini anlamaya çalışıyorum.

        BİR DEDEKTİFLİK ÇALIŞMASI

        "Best American Essays" adlı bir kitap serisi var. Bu kitaplarda her yıl Amerika'da yayınlanan dergilerde çıkmış olan en güzel yazılar toplanıyor. Ben her yıla ait derlemeyi alıp okudum, sonunda dikkatimi bir trend çekti.

        Amerika'da yazarlar arası polemikler ve kavgalar çok meşhurdur; hatta en büyük, en edebi kavgaların, polemiklerin Amerika'da olduğu söylenebilir.

        Ancak yıllar itibarıyla bu kitap serisini okurken ve en güzel dergi yazılarına bakarken bir nokta dikkatimi çekti. Bazı yıllarda Amerika'da çıkan hiçbir yazıda, makalede kavga edilmiyordu ve polemiklere de girilmiyordu.

        HITCHENS'İN YAZISI

        Bu neden olduğunun yanıtını ararken sonunda 2010 yılına ait derlemenin editörü Christopher Hitchens'in yaptığı değerlendirmeyi okudum.

        Toplumda uzlaşma ve karşılıklı hoşgörü ortamı oluştuğunda yazarlar da kendi aralarında kavgaya cesaret edemiyorlar. Toplumdaki uzlaşmacı ve diyaloğa açık hava, yazarlar arası kavgaları da engelliyor.

        Bunu anladıktan sonra Türkiye'de yazarlar arası sert polemiklerin ve çakmaların neden bir türlü bitmediğini de anlamaya başladım. Çünkü toplumumuz daima huzursuz. Birçok konuda kavgamız, çatışmamız var. Böylece sakin düşünerek yazmaya çalışan yerine hiç durmadan kavga eden ve "çakan" yazarı daha çok seviyoruz.

        Bu düzeysizlik sürdükçe yazar kavgaları ve çakmalarının hayatımızdan hiç çıkmayacağını görmeliyiz.

        'Çakma'nın starları

        BAŞKA yazarlara çakarak veya geçirerek adından daima söz ettirmeyi bilen starlarımızı bir hatırlayalım:

        AHMET HAKAN: Gün geçmiyor ki bir yazı kavgası içine girmesin. Ancak onun kavgaları, diğer tüm duyguları gibi önceden senaryosu yazılmış bir rolün icabı olarak ortaya çıkıyor. Özetle Ahmet, senaryosunu kendisinin yazdığı bir hayat oyununu oynarken sadece kendi adından bahsettirmek için başkalarına çakan bir yazar görümü sunuyor.

        ENGİN ARDIÇ: Polemiğin büyük ustasıydı, ancak yıllar içinde eskidi ve kendini fazla yenileyemedi. Olanla yetinmeye çalıştı, tembelleşti. Eski polemiklerinin tadı artık yok.

        ERTUĞRUL ÖZKÖK: Sadece saldırılmaktan hoşlanıyor ve bundan mazoşistik zevk alır bir görünüm veriyor. Ona geri saldırıldığında yazar olarak değeri artıyor. Polemiğe çok nadir giriyor. Saldırılmak ona yetiyor. Sinirlerini aldırmış göründüğünden hiçbir saldırı da onu yıpratmıyor.

        PERİHAN MAĞDEN: Sert çakmaların kraliçesi. Yazdıklarını ciddiye aldığı izlenimini veriyor ve bu onun en önemli sorunu; hiçbir mizah duygusu maalesef yok. Mizah yapmaya çalıştığında skandala daha çok yaklaşıyor.

        ORAY EĞİN: Her çakması, uzun dönemli ve detaylı bir hayat projesinin ürünü. Anlayacağınız onun gerçekten duygusal olduğu, gerçekten inandığı tek bir kavgası bile yok. Her kavgası, her polemiği aslında çok daha büyük bir projenin parçası gibiler. Ancak bu projeler sadece Oray Eğin için anlam taşıyorlar. Kavgalarının anlamını çözebilmek için, onun hayat kavgalarını çözmek gibi anlamsız bir işe girişmeniz gerekiyor. Bu yüzden polemikleri en yorucu, en anlamsız, en gereksiz algılanan yazarlardan biri o.

        Diğer Yazılar