Atatürk neden din karşıtı bilinir
İNANÇLI kesimde, Atatürk'ün kendilerinden fazla hoşlanmadığı ve dine karşı olduğu yolunda bir düşünce vardır. Bazılarında bu düşünce cumhuriyete karşı düşmanlığa bile dönüşmüştür, bazıları ise cumhuriyete bu düşünce nedeniyle bir türlü sıcak bakmamıştır.
Bu düşüncelerin tamamen yanlış olduğunu söylemek mümkün değil tabii. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında inançlı insanlara hayli anlayışsız davranıldığı da kesindir.
Bunun Atatürk'ün temelde dine karşı olduğundan kaynaklandığı da söylenir. Ama olan bitenin Atatürk'ün dine karşı özel duygularıyla hiçbir ilgisi yoktur. Yaşananların tarihsel-materyalist bir açıklaması vardır. Bunu anlarsak cumhuriyetin 100'üncü yıldönümüne gelirken, sistemi dönüştürürken kuruluş yıllarını daha iyi anlar ve düşmanlıklarımızdan kurtulabiliriz.
Bugün kuruluş yıllarının Marksist bir analizini yapacağım.
Birinci cumhuriyetin dönüşmesi gayet tabii ki gerekiyor, ama bunu Atatürk'e, kuruluş yıllarına düşmanlık göstererek yaparsak dönüştürdüğümüz sistemin yerine kuracağımız sistem katiyen sağlıklı ve kalıcı olamaz. Ama bunun yerine bazı gelişmelerin tarihsel maddeci açıklamalarını öğrenirsek o zaman yeni cumhuriyetimiz kurulurken kuruluş yıllarından bugüne kadar sistemde bir süreklilik olduğunu ve geleceğe de sağlam yürüyebileceğimizi görürüz.
Atatürk'ün din karşıtı olarak bilinmesinde ve inançlı kesimin yıllardır bunu düşünmesinde haklı nedenler vardı. Bu haklı nedenler kimsenin dine karşı duygularından, otoriter karakterinden kaynaklanmamıştı. Aksine yaşananların ekonomik bir açıklaması vardı.
ARTIK DEĞER TRANSFERİ
Cumhuriyet kurulduğu zaman kurucuların önündeki en büyük sorun ekonomiydi. Dünya büyük buhranını yaşıyordu, her ülke kendi derdine çare arıyordu, kimse kimseye yardım edebilecek durumda değildi.
Yeni kurulan cumhuriyetimizde ise ekonomi yoktu. Evet, yoktu diyorum. Ne sanayi, ne altyapı, ne işçi sınıfı, ne de sermaye kesimi bulunuyordu ülkede. Kurucular bu yüzden bir ekonomiyi hızla yaratmak zorundaydılar.
Klasik ekonomistler ve Marx bilir ki, sömürülen bir sınıf yoksa orada değer yaratmak mümkün değildir. Eğer değer yoksa artık değer de olmayacaktır. Yani her sistemin sömürebileceği ve artık değerini alabileceği bir sınıfa ihtiyacı vardır. Kapitalist sistemlerde en güzel değer, üreten sınıf işçi sınıfıdır, yani onlar gereken artık değeri sisteme sağlarlar.
Kuruluş yıllarında işçi sınıfı diye bir şey yoktu. Kurucular yapmak istedikleri sanayi ve altyapı yatırımları için artık değeri merkeze aktarmak zorundaydılar. O dönemin koşullarında bir değer yaratabilen tek kesim vardı. Bu da köylülerdi. Kurucu merkezi devlet, bu kesimin üstüne tam anlamıyla abandı, sadece bu kesimde üretilen değerin fazlasına el konulabiliyordu. Bu artık değer merkeze aktarıldı, yani kuruluş yıllarında köylülük tam anlamıyla soyuldu.
Cumhuriyetin asıl ihtiyacı olduğu sanayi ve altyapı, köylülükten aktarılan değerle kuruldu. (Bunun mekanizmasının nasıl işlediğini Lenin "Köylülük sorunu üzerine" başlıklı makalesinde Marx'ın Kapital'ine dayanarak çok güzel anlatmıştır. Ben de "Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye" adlı kitabımda bu süreci Türkiye koşullarına uyarladım.)
ALTYAPI, ÜSTYAPIYI BELİRLİYOR
Genç cumhuriyet, çok acil çözmesi gereken kaynak ihtiyacını köylülüğü sömürerek sağlamıştır, ama bunun sosyal maliyeti de büyük olmuştur ülkeye.
Ekonomik zorunluluklar nedeniyle köylülüğün sömürülmesi, kurucuların köylü sınıfına karşı oldukları gibi algılanmış, halk bunu kurucuların kendi yaşam stillerine düşmanlığı gibi düşünmüş ve bu sonunda "Dine de karşılar onlar" söylemine dönüşmüştür. Sömürüye karşı başkaldıranların dini söylemi kullanması ve merkezin bunları din söylemi nedeniyle değil, değer aktarılması sistemini sürdürmek için bastırması da yanlış algılamaları kuvvetlendirmiştir.
O yıllarda cumhuriyetimizin bugüne kadar yaşadığı tüm iç streslerin tohumu atılmış ve sistem inançlı insanı dışlıyor ideolojisi doğmuştur. Bunun ülkeye maliyeti büyük olmuştur ve bu büyük stres AKP iktidarına kadar çözülememiştir.
Zira kurucuların sadece ekonomik zorunluluklarla yapmak zorunda oldukları, daha sonra gelen sistem savunucuları tarafından yanlış yorumlanmış ve din karşıtlığı resmi ideolojinin zorunlu bir parçasıymış gibi görülmüştür. Bu da ülkede sayısız haksızlıklara, acılara yok yere neden olmuştur.
Marksist yöntemle dönemlerin gerçekliğini, dönemin ekonomik gerçeğine de indirgeyip anlamaya çalışırsanız cumhuriyetin kendiliğinden dine karşı bir sistem olmadığını, aksine tarihsel ve ekonomik zorunluluklar nedeniyle girişilen bazı ilişkilerin o tür bir algı oluşmasına yol açtığını görürsünüz.
Bu nedenle ben, AKP'nin cumhuriyetin kuruluş yıllarına karşı tavırlar almasının yersiz olduğunu, aksine AKP'nin kuruluşundan bu yana cumhuriyetle tam uyuşacağını ve sistemi 21 'inci yüzyıla uygun hale getirebilecek tek parti olduğunu düşünüyorum. Çünkü cumhuriyetin kurucuları da, AKP de aslında belirli zorunlu tarihsel dönemlerin zorunlu oyuncularıdırlar. Sürecin her döneminin kendine özgü ekonomik belirleyeni de vardır.
Kuruluşundan bu yana cumhuriyet sistemi bir bütündür, bir süreçtir.
Sadece sürecin bu aşamasında sistem modern ve yeni koşullara uygun hale getiriliyor. 2023 yılında yeni cumhuriyetimiz oluşmuş olacak.
***
Öldürür müsün yoksa yarına mı bırakırsın
ALZHEIMER hastalığına karşı hindistancevizi yağı yazımı yazmadan önce babamı arayıp haberi verdim. İlk tepkisi tahmin ettiğim gibi oldu, "Ne yapacağım yağı, g.....e mi sokacağım" dedi.
Ben her şeye rağmen gayet nazik olarak "Hayır içeceksin" dedim. O da bana, "Benim Alzheimer ilacına ihtiyacım yok ki, yağ alacaksan sen al" dedi. Ben 56 yaşındayım, babamı siz hesaplayın. O ilaca ihtiyacı olmadığını anlatırken ben de "Öldürür müsün yoksa yarına mı bırakırsın" diye düşündüm.
Bu arada aktarlarda satılan yağların içilmek için olmadığını bana yazanlar da oldu. Ama benim aktardan aldığım yağda, "Su içine dört damla damlatın" yazıyordu.
Yağ yerine büyük marketlerde konserve kutularda satılan hindistancevizi sütünün de içindeki yağ miktarı nedeniyle aynı işi göreceği söyleniyor.