Hasan Cemal, güzel yazı yazmış
DÜN medyamıza yoğunlaştım. Sonunda fenalık geldi ama bir süre dayandım, etrafta ne oluyor diye bir baktım. Notlar aldım. Bugün bu "MEDYA NOTLARI"nı sizinle paylaşmak istiyorum. Notlar istediğim kadar uzun ve çok kapsayıcı olamadı; çünkü dediğim gibi medyayı fazla okumak bana fenalık geçirtiyor. Herkesi ve hepsini okuyamadım ama okuduğum kadarıyla beni alakadar edenler şöyle:
1- GERÇEKTEN GÜZEL YAZMIŞ: Üzüntülü olduğu için, Başbakan'ına kırgın olduğundan, bu saf ve temiz yüreği kırmaya nasıl kıyarlar, bunu kabul edemediğimden onunla biraz empati yapayım diyerek Hasan Cemal'in bir yazısını okumaya başladım.
Başı son derece sıkıcıydı; ondan beklentim böyle olduğundan sonuna kadar da sıkıcılığı sürecek diye düşünüyordum. Her zaman yaptığım gibi yazıyı atlayarak okumaya başladım. (Basında atlamadan okuyabildiğim tek yazı kendiminkiler, bunu da söylemeliyim.)
Ne göreyim, bir de baktım yazı ortasından itibaren müthiş olmuş, Hasan Cemal müthiş bir performans göstermiş, yazı mükemmelleşmiş ve yarısından sonuna kadar da öyle gidiyordu. Girişindeki o sıkıcılık, tekdüzelik gitmişti ve sonuna doğru yazı açıldıkça açılıyordu.
Sonra iş anlaşıldı. Ben atlayarak okuduğumdan ilk önce anlamamışım. Hasan Cemal, Ahmet Altan'ın bir yazısından alıntı yapmış. Kendisi giriş bölümünü yazdıktan sonra yazıyı Ahmet Altan'dan yaptığı alıntıyla bitirmiş.
Bunu anlayınca içim rahatladı. Çünkü Hasan Cemal'in güzel yazmaya başlaması, benim tahammül edebileceğim bir şey değil, zira o durumda kafamda kurduğum köşe yazarları kozmik dengesinde bir bozulma olacaktı. Ama şimdi o kozmik denge bozulmadı, "güzel yazmayı becerenler" listeme yeni bir ek yapmam gerekmedi.
2- SEMEN TARTIŞMASI: Umarım kaçırmamışsınızdır, basınımızın iki büyük beyni arasında gerçekten de önemli bir konuda bir tartışma sürüyor. Özetle "semen tartışması" olarak adlandırabileceğimiz bu tartışmaya müdahil olmamak için kendimi çok zorladım. İnanılmaz derecede tuttum kendimi. Ama artık yeter, daha fazla tahammül edemeyeceğim.
Hem Mehmet Barlas'a hem de Ertuğrul Özkök'e bir kitap tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Bunu okumadan katiyen sürdürmeyin bu tartışmanızı: "A Mind of Its Own: A Cultural History of the Penis" (Yazarı David Friedman).
Evet, penisin kültürel tarihi üzerine bir çalışma da var bu hayatta. Bu kitabı eğlenmek için okuyabileceklerini sananlara bir haberim olacak; eğer okumaya çalışırsanız hayatınızın şaşkınlığına hazır olun, yazar müthiş bir entelektüel gezintiye çıkarıyor sizi.
Örneğin, İsa'nın çıplak gösterildiği resimlerden yola çıkarak Hıristiyanlığın tarihi anlatılıyor size. Erken dönemde çıplak İsa penisli gösterilirken daha sonra bunun ortadan kalkmasının Hıristiyan tarihi açısından anlamı da anlatılıyor. Kitabı okurken müthiş bir entelektüel doyum hissedeceksiniz.
3- PARADİGMATİK KAYMA: Bu yazı vesilesiyle o kitabı tekrar okurken önemli bir gelişmeyi fark ettim. Penis konusunda çok derin bir paradigmatik kayma yaşanmış durumda. Ahhhhh ahhh, eski günler güzel. Eski günler ahhhh. Eskiden olsa "Peniste pradigmatik kayma" diye başlık atıp yazıyı döşenirdim. İnternette de tıklanma rekorlarını kırar, çok okunan yazar oluverirdim.
Şimdi bırakalım nostaljiyi... Evet yukarıda bahsettiğim kitabın başlığında da söylendiği gibi yakın zamana kadar
penisin kendine özgü bir beyni olduğu ve onun istediğini istediği zaman yaptığı kabul edilirdi.
Bu eski hâkim paradigmaydı. Eskiden penis erkeğe hükmederdi, şimdi ise erkek Viagra türü ilaçlar nedeniyle penise hükmetmeye başladı ve bu da insanlık tarihinin en büyük paradigmatik kaymalarından (paradigmatic shift) bir tanesidir. Bilmem anlatabiliyor muyum?
4- Ahmet Altan'ı nasıl kıskandım anlatmam mümkün değil. Çünkü o, Türkiye'yi tek bir cümleyle anlatmakta bir şaheser yaratmış durumda. "Faili meçhul adalet" demiş. "Bu muhteşem kavramı ben neden düşünemedim" diye kendime kızdım ve hayli de kıskandım.
Evet, Türkiye artık bir faili meçhul adalet ülkesidir ne yazık ki.
5- Kendime gelince maalesef benden haberler o kadar güzel değil. Benim durumum gayet kötü. Son günlerde zincirleme panik ataklarındayım. Her güne, "Ya bugün Jerry Lewis'in öldüğü haberi gelirse" endişesiyle başlıyorum ve bu endişe beni gün boyu yarı sakat durumuna düşürüyor. Ciddi bir şey okuyayım diyorum veya yazı yazmaya oturuyorum, yine "Ya şimdi Jerry Lewis öldüyse" fikri kafama oturuyor.
O ölürse, "Küçükken Jerry Lewis filmleri seyretmekten nasıl büyük keyif alırdım. Şimdi de eski filmlerini defalarca seyrettiğimi nasıl yazacağım" diye düşünmeye başlıyorum. İnşallah bu aralarda ölmez Jerry Lewis.
***
İçtiğim viski
RANA bana sık sık, "Neden bu viskiyi tercih ediyorsun ve neden bu kadar fazla içiyorsun?" diye soruyor. Aslında haksız da sayılmaz; çünkü benim tercih ettiğim viski eskiden köprüaltı serserilerinin içtiği esrarlı şarapla aynı kalitede sayılabilir.
Rana bunu ucuz olduğu için içtiğimi sanıyor, ama ben bu tür viskiyi tercih etmeyi soğuk savaş döneminde ClA'nın Berlin büro şefi olan Harvey Torriti adlı efsanevi casus hakkında okuduklarımdan öğrendim.
O, kötü viskiyi ilaç yerine içerdi ve buna "medicinal whisky" derdi. Ben de onun gibi viskinin genzimi yakanını severim, ben de ilaç yerine içiyorum. Bu yüzden çok içtiğim şikâyeti de yersiz.
***
Amerikan gotiği
KENDİSİNİ New York şehrinin yeni Manhattan'ı olarak kabul ettirmeye çalışan Brooklyn'de sadece Amerika'da yaşanabilecek türde bir korkunç olay yaşandı.
Seri katil olmasından şüphelenilen bir zenci, böcek temizleyici kıyafetiyle girdiği bir binada asansöre binen
bir kadını yakarak öldürdü. Olayın sebepsiz ve kurbanın tamamen tesadüfen seçilmiş olması hadiseyi daha da korkunç kıldı ve panik başladı.
Bu tür olaylar neden sadece Amerika'da yaşanır ve neden seri katiller bu ülkeden çok çıkar, bunun da ayrıca iyice incelenmesi gerekiyor.
***
Kore liderinin ölümü
BEN Kuzey Kore'de ölen liderlerin mumyalanarak görevlerinin başındaymış gibi tutulduklarını sanıyordum.
Bu yüzden Kim Jong-il'in dün öldüğü açıklanınca hayli şaşırdım. Bu Kuzey Kore kriterlerine göre bir demokratikleşme sinyali bile sayılabilirdi.