Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        EMİN Çölaşan ve Ertuğrul Özkök kendileri için çok tehlikeli olabilecek bir iş yaptılar ve eski defterleri açmaya başladılar. 28 Şubat’ın yıldönümü yaklaşırken, eski olayların sorumlularını bulmak için yeni arayışlar başlamışken, Özkök ve Çölaşan’ın birbirlerine, “Sen şunu demiştin, ben bunu dedim” diye yazmaya başlamaları bir anlamda intihar olarak görülebilir. İkisi, delil toplamaya çalışan özel yetkili savcıya ayak işlerinde yardımcı olmaya çalışan yeni mezun stajyer avukat çocuklar gibi neden işe bu kadar ateşli giriştiler bunu anlamak mümkün değil. Stajyer müdürünün gözüne girmek için nasıl da kendisinden istenmeyen belgeleri bile getirirse, nasıl haddinden fazla fikir yürütürse bunlar da açtılar ağızlarını yumdular gözlerini. Özellikle 28 Şubat hakkında bu kadar takıntılı konuşmaları, açıkça söyleyeyim bana işlediği cinayet mahalline gayri ihtiyari kendini engelleyemeyip dönen canileri hatırlatıyor. Olay yeri ince le me polislerinin bir cinayeti incelemeye gittiklerinde ilk yaptıkları şey, cesede bakmak yerine etrafa toplanan kalabalıktaki yüzleri incelemektir. Çünkü bilirler ki cinayeti işeyenler, daima “Sonrasında ne oluyor?” diye merak edip olay yerine gelirler. Çölaşan da Özkök de ne 28 Şubat’ı, ne de birbirlerini kafalarından atabiliyorlar.

        İnsanın kendisi aleyhine kullanılabilecek şeyleri yanında avukat olmadan konuşmaması evrensel ilkesine inanırım ben. Bu ikisi birbirleri hakkında öyle laflar ediyorlar ki, o laf bir gün dönüp kendilerini vurabilecek. Bu yüzden bir hukuk ilkesine inandığım için ikisinin de ya susma haklarını kullanmaları ya da yazılarını gazeteye göndermeden önce avukatlarına okut ma la rı nı tav si ye edi yo rum. Öyle tehlikeli sözler söylüyorlar, öyle sert laflar etmeye başladılar ki, Allah korusun bir gün biri hakkında dava açılsa diğeri kendini kurtarmak için af karşılığında hemen devlet koruması altında itirafçı olmaya gönüllü olur gibi gelmeye başladı bana.

        İLAHİ KOMEDYA

        Bir dönemi, bırakınız bir dönemi tüm yazarlık yaşamını yazı yerine darbe davetiyesi gibi şeyler yazmak üzerine kurmuş bir insanın hızını alamayıp Çevik Bir’e bir de yüz yüze, “Darbe yapacak mısınız?” diye sorması neredeyse bir Cem Yılmaz stand-up şovu kadar komiktir. Ama bundan çok daha komik olanı, cevap olarak, “Bunu nereden çıkarıyorsunuz, hiç öyle şey olur mu” lafının gelmesidir. Bu sözleri söyleyen insanın Çevik Bir olabilmesi, insanı bırakın gülümsetmeyi kahkahayla gülmekten çatlatabilir bile. Olay yeri inceleme benzetmesiyle başladık, onunla sürdüreyim meseleyi... Bu darbe sorusu ve buna Çevik Bir’in cevabı, cinayet yerinde elinde kanlı bıçakla ve üstünde ölen kişinin kanıyla yakalanan kişinin, “Cinayeti neden işledin?” sorusuna, “Ne cinayeti, benim bir cinayetten haberim yok” diye cevap vermesine benziyor.

        DERİN MEDYA

        Ben bunların geçmişe ilişkin yazılarını okudukça, askerlerin 28 Şubat döneminde niye bir darbe yapmadıklarını anlıyorum. Buna ilk tepki olarak, “İyi ki yapmamışlar, bir de yapsalardı kimbilir neler olurdu. Allah yardımcı olmuş, ucuz kurtulmuşum” diyorum. Bu ilk tepkiden sonra, “Yahu askerler yapmadıysa darbeyi peki kim yaptı o zaman, asıl suçlu kim?” sorusu geliyor aklıma. Bu soruya cevap veremiyorum; çünkü ben bir dönemi yaşadım yaşamasına ama hiçbir zaman “derin medya” içinde olamadım. O dönemde askerle hiç yüz yüze konuşmadım, davet ettikleri hiçbir brifinge de prensip gereği katılmadım. Yani her tarafta asker görüldüğü bir dönemde benim askere hasret kaldığım bile söylenebilir. Ancak olan biteni uzaktan ama üzerinde kafa yorarak izledim.

        MASUM YOK

        Bu iki arkadaşın son tartışmaları bana yıllar önce o dönemde vardığım bir sonucu hatırlattı. O da şu: Kim suçlu ben bilemem, bunu bilmek benim işim değil. Hatta ortada bir suçlu var mı buna da bilmiyorum, ama şunu kesin biliyorum ki, birçok insan suçlu olmayabilir ancak katiyen masum da değiller.

        Hakkınızı helal edin, bugün kurultaydayım

        BENİM için dua edin, bugün CHP kurultayını izleyeceğim. Hayır başıma bir iş geleceğinden korkmuyorum tabii ki, ama sıkıntıdan ölme ihtimali hayli de yüksek. Habertürk yönetimi benden kurtulmak için bu çözümü buldu sonunda demek ki. Benim Ankara’ya CHP kurultayını izlemek için gönderilmem, Nazi Almanya’sının Yahudi meselesini çözmek için bulduğu nihai çözümü andırıyor biraz. Bu kadar mükemmel bir personel sorunu çözümünü bir tek Fatih Altaylı düşünebilirdi; kendisine hayranlık duymamak mümkün değil. Bu arada ben, “Kim kime ve neden muhalif” gizemini çözmek için uğraşıyorum. Üstelik herkesin Oscar konuştuğu ve töreni izlediği bir anda ben bu konuyla uğraşıyor olacağım, ne kadar da şanslıyım değil mi? Teşekkürler müdürlerim, sizi ne kadar çok seviyorum, bunu mümkün değil bilemezsiniz. İstanbul’a dönünce duyduğum sevgiyi size bizzat anlatmak için gazeteye geleceğim.

        Diğer Yazılar