Milliyet'in kavrayamadığı
MİLLİYET Gazetesi'nde yaşanan çalkantılar, insan karakteri hakkında hoş olmayan şeyler anlatsa da aslında çok daha büyük bir hastalığa işaret ediyor.
Bu aslında bugün gazetelerin tümünün vücudunu kemiren bir ölümcül hastalık. Bunu iyi teşhis etmezsek, tedavi için gerekenleri yapmazsak "Gazetelerin geleceği yok" diyenlerin içinde buluruz kendimizi.
Dolayısıyla Milliyet'teki çalkantılarla kendini gösteren semptomların asıl nedeni olan hastalığın yaygınlığını anlamamız gerekiyor.
Gazeteciliğin "standart modeli" olarak tanımlanabilecek bir mesleki davranış kuralları dizisi vardır. Bu standart model, gazetecinin üzerinde çalıştığı konuya mümkün olduğunca tarafsız, olayın taraflarına eşit uzaklıkta ve büyük ölçüde duygulardan arınmış biçimde yaklaşması gerektiğini söyler. Ancak bunu yaptığımız takdirde her haberde olması gereken objektifliğe ulaşabileceğimiz de vurgulanır.
Gazetecilik mesleğine dair bu tavrın bilimsel yansımaları vardır. Örneğin, insan beynini anlamak için oluşturulmuş standart bilimsel modellere göre, rasyonal davranışlar ile duygusallıklar arasında ayrımlar yapmak ve her iki davranış biçiminin beynin farklı bölgelerinde etki yaptığı gösterilir.
Neuroscience'a göre, insanın doğrulara ulaşması ancak beynin belirli bölümlerine hâkim olmasıyla mümkündür. Bunun gazetecilik mesleğine yansıması ise, objektif duygulardan arınmış ve rasyonel davranılmadığı takdirde doğrulara ulaşılamayacağı varsayımıdır.
Dünyamızın bu şekilde işlediği hem bilim âlemine hem de gazeteciliğe hâkim olan bir paradigmadır.
Merkez medya olarak adlandırılabilecek, yani tarafsız, her tarafa eşit uzaklıkta durma iddiasında olan gazeteler, bu paradigmanın doğru olduğu varsayımıyla hazırlanıyorlar ve dahası okuyucunun da bu paradigmaya uygun davrandığını varsayarak gazetelerini satmaya çalışıyorlar.
Ancak kâğıt baskıya karşı gelişen dijital medya, bu varsayımların doğru olmayabileceğini gösteriyor bize.
Bizim var olduğunu saydığımız okuyucu yok. Eğer bir zamanlar vardıysa da artık bu kitle yok. Okuyucular değişti. Duyguların dünyası ile rasyonel düşüncenin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrıldığı dünya da bitti.
"Bu acaba hiç var mıydı?", bu da tartışılır ama bir zamanlar var kabul etsek bile bu kesin ayrımların dünyasında değiliz artık. Yeni gazeteciliği anlamak için Neuroscience'ın bizi ilgilendirebilecek yeni yaklaşımlarını anlamak zorunda olduğumuzu daha önce yazmıştım.
Bu bilim dalı bize rasyonellik ile duygusallık arasındaki ayrımların öyle sanıldığı gibi net ve kesin olmadığını söylüyor. Artık öğrenme, doğruları bulma, sadece rasyonel düşüncenin alanına ait değil, duygusallıkla da öğreniyor ve doğrulara ulaşabiliyoruz.
Bilim dalının bize açtığı bu yeni yol, 21 'inci yüzyıl medya takipçilerinin arzularını, ilgi alanlarını, bir yayından neleri nasıl talep edebileceklerini gösteriyor. Eskinin gazete okuyucusu artık yok. Yani anlayacağınız, eski paradigmalara göre, eski okuyucu varsayımlarıyla hazırlanan gazeteler artık satmıyor. Okuyucular farklı şeyler talep ettiklerinden, aradıklarını, arzularını kâğıt baskıda bulamadıklarından dijital dünyaya yönelmeye başladılar.
Gazeteler dayanmak, ayakta kalmak istiyorlarsa yeni dönemin hâkim paradigmasını anlayacaklar, duygusal tepkilerin en az rasyonel yaklaşımlar kadar önemli ve "doğru" olabileceğini kabul edip ona göre yayın yapacaklar. Eskide ısrar edenlerin kaybetmesi kaçınılmaz çünkü.
Bence son yaşananlarda Milliyet Gazetesi'nin yaptığı en büyük yanlış, bazı alışılmış davranış biçimlerini doğru kabul edip onlarda ısrar etmesiydi. Rasyonel düşüncenin dünyasına ait olan objektiflik, habere duygusal uzaklık, tarafsızlık ilkeleri artık yeni ortamlarda geçerli değil. Sadece bu nedenle, bu gerçekleri görmediği için Milliyet'in yayını hatalıydı. Bu sancılı süreç bir değerlendirmeye yol açabilirse bu bile önemli gelişme olacaktır.
Bir hatam üzerine
DÜN süreç üzerine yazdığım yazıda, süreci "İmralı süreci" olarak tanımladım. Ben kendi yazımı daima basılı haliyle dikkatli okurum; çünkü maalesef bazı hatalar sadece o anda iş işten geçtikten sonra görülebilir.
Dün de yazımı okurken süreci, "İmralı süreci" olarak tanımlamanın ne kadar yanlış bir izlenim verdiğini yine iş işten geçtikten sonra gördüm. Hata olmuş bunu itiraf ediyorum ve bir daha olmaması için gereken dikkati göstereceğim. Çünkü bu sürece İmralı süreci demek, sürecin sadece bir tek yerden kaynaklandığı ve bütün rolün o yere yüklenmesi anlamına geliyor.
Daha doğru tanım, bu sürece "barış süreci" denilmesi olacak. Çünkü bu sürece sadece tek bir yer değil, bu ülkede yaşayan ve yaşamak isteyen herkes özveriyle katkıda bulunuyor.
Yanlış anlaşılıyorum
EĞER bir korku filmi izliyorsam, filmdeki evde hayalet de varsa, kahramanın odalarda dolaşırken ışığı açmaması beni son derece tedirgin ediyor. Eğer o şehirde yoğun bir elektrik kesintisi yoksa bu mantıki bir davranış değil tabii ki.
Durum böyle olunca ben korkmayı unutuyorum ve film boyunca ekranda açılacak elektrik düğmesi aramaya başlıyorum ve bulursam da yüksek sesle "Aç aç" diye bağırıyorum. Eğer filmin kahramanı güzel bir kadın ise bu da Rana tarafından yanlış anlaşılmama neden oluyor.