Daha iyisi olamaz mıydı?
Gayet tabii ki olurdu. Zaten her zaman böyledir. Bir iş yaparsınız, sonuca ulaşır sonra da "Daha iyisi olamaz mıydı" sözleri gelir ve ben her zaman "Tabii ki olabilirdi" cevabını veririm.
Hiç ders almam, hep bildiğimi okurum. Hep de daha iyisine ulaşamadan kalırım. İçimde hep bir eksiklik duygusu oluşur.
Dün de böyle oldu. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım Mr. Gurme'nin ilk programı dün yayınlandı. Ve yine "Daha iyisi olamaz mıydı" konusu açıldı. Bunu söyleyenler "daha iyisi" kavramıyla ne kastettiklerini kendilerine saklayıp anlatmadıkları ve sadece sizin yaptığınız işte eksiklikler bulmak için konuştuklarından benden ne istenebileceğini katiyen anlamadım.
Lüzumsuz diyalogları baştan kesmek ve zamanların boşa harcanmasını engellemek için kendim hakkında bazı şeyleri açıklamalıyım.
Ben girdiğim her işte önüme bazı kriterler, bazı hayallerimi ve yapmak istediklerimi, rüyalarımı koyarım. O işte bunların olabildiğince fazlasını gerçekleştirmek için çalışır ve uğraşırım. Bunu yaparken "Şunu böyle yapsaydın, şöyle davransaydın" diyenler muhakkak olur ve ben onları dinlerim, ama önüme koyduğum kriterler ve hayallerle çelişenler varsa onları sadece duyar, katiyen uygulamam.
Eğer sonunda ortaya çıkarılan ürün beni tatmin ediyorsa, güzel buluyorsam o iş olmuştur. "Daha iyisi olabilir miydi?", tabii ki olurdu ama herhalde ben şimdi bugün olduğum kadar tatmin olmuş ve içi rahat olamazdım.
Dolayısıyla tekrarlarını izleyeceğinizi umduğum Mr. Gurme de bence olmuştu, beni tatmin etti. Daha iyisi tabii ki yapılabilirdi, ama o zaman ben de o programa imzamı atmazdım.
Şimdi düşünüyorum da televizyon dünyasında kimin, neyin kalıcı olacağı belli değil. Program uzun sürer mi hiç kimse tam bilmiyor, o yüzden ne kadar sürerse sürsün, kaç hafta yayınlanırsa yayınlansın ben içimde olanı ekrana aktarayım da sonra ne olursa olsun. Her halükârda, ne olursa olsun kendimi başarmış görürüm.
Bu sadece bu işte değil, hayatta giriştiğim her işte böyle olmuştur ve olacaktır.
Vasatı tutturmak için hiçbir zaman yazı yazmadım. Vasat olandan nefret ederim; çoğunluğun beğenisini kazanmak, alkış almak için tek bir cümle bile kaleme almadım. Ters olanı, aksi geleni, çıkıntı olanı, kolay kabul edilemeyenleri sadece kendimi tatmin ve takdir etmek uğruna yazıp durdum 20 yıl boyunca.
Bu aralar üniversitede ders de veriyorum. Yine aynı tavır içindeyim. Öğrencinin vasatına hitap etmeyeceğim, onları ve kendimi zorlamadan bilinenin peşine takılıp dersleri rahat geçirmeyeceğim. Hem kendimin hem de onların beynini zorlayacağım, zor konuları, yeni olanı anlatmak için hem çalışıyorum hem de onlardan efor bekliyorum.
Böylece sadece vasatı hedefleyen bir iş yapmaya girişseydim hayat çok daha kolay olurdu, bunu biliyorum. Ama ben kolay olandan değil, kendimi zorlayan işlerden keyif alıyorum. Zihinsel risk almaktan, sınırlarımı acımasızca zorlamaktan zevk alıyorum.
"Hayat daha iyi yaşanamaz mı?", tabii ki yaşanabilir. "Hayatta daha iyi işler yapılamaz mı?", tabii ki yapılabilir. Ama bu da benim hayatım, ben böylesinden hoşnutum. Kendim için seçtiğim hayatı seviyorum.
Toplam hayat kalitesi
Biraz da hayal kurmak için bugünlerde yurtdışı okulları inceliyorum. Uzmanlarla, oraları bilenlerle konuşuyorum. Görüyorum ki hiçbir kaliteli okulda sadece akademik performansa bakılmıyor, öğrencinin sosyal yaşamı, yaptığı sporlar ve boş zaman değerlendirme yöntemleri, en azından akademik performans kadar önemli kriterler.
Yani o okullarda öğrencinin toplam hayat kalitesini yükseltme ve ileride onu yüksek kalitedeki bir yaşama hazırlama amacı ön plana çıkıyor.
Durmadan derse, ödeve ve sınava önem veren bizdeki eğitim sisteminin çok da sorunlu olduğunu ve bu biçimiyle öğrencinin toplam hayat kalitesini yükseltemeyeceği gibi onun toplam hayat kalitesini aşağıya çekeceğini de biliyorum.
Özürden sonra
Devletler arasında özür dilenen taraf her ne kadar haklı olursa olsun, bu tür süreçler her zaman problemlidir. Her şey bıçak sırtında yürür, maksimum dikkat gerektirir. Mağrurluğa hiç yer yoktur bu tür süreçlerde. Çünkü özrü dileyen devlet açısından zorluklar vardır. Bunu da anlayıp işleri daha da zorlaştırmamak gerekiyor.
Evet Türkiye güzel bir dış politika zaferi kazandı ve evet sonunda haklılığı belgelendi, ama bugünlerde lüzumsuz övünmelere, dışarıdan bilmiş konuşmalara, büyüklük krizlerine hiç gerek yok.
Özür dilendiği gün Mavi Marmara'yı örgütleyen İHH'nin başkanının yaptığı basın toplantısı bence lüzumsuzdu. Biraz daha bekleyebilir, daha soğukkanlı bir açıklama yapabilecek duruma geldiğinde basın toplantısı düzenleyebilirdi.
Hassas süreçlerde böyle hassas ve düşünceli olmaya çalışmak daha doğru gibi geliyor bana.