Mustafa Balbay ile Yalçın Küçük PKK'lı olsaydı
SİZİ bilmem ama ben onları çok fazla hatırlamaya ve üzülmeye başladım. Toplum, siyasi ve sosyal bir anaforun içine düşmüş bu kıymetli evlatlarını unutmuş gibi davranıyor.
Başka isimler de var ancak ben ikisini tanıdığım için onlarda sembolleştiriyorum diyeceklerimi. Hayatın bir acımasızlığı olsa gerek, ben Silivri'ye çok yakın olan bir üniversitede ders veriyorum.
Ders günleri, üniversite önünde servisi beklerken çok yakında olduğumdan mıdır, yoksa ikisinin hücrelerinden aynı gökyüzünü gördüklerinden midir nedir içimi olağanüstü hüzün kaplıyor.
Hava kapalı olsa bu hava benim de içimi kaplıyor, "Şimdi kim bilir arkadaşların durumu ne haldedir" diyorum. Güneşli olsa, "Şimdi güzel havaya bakıp 'Keşke dışarıda olsaydık' diye hüzünleniyorlardır" diyerek ben hüzünleniyorum.
Fazla anlamlı mı bunlar, rasyonel mi, tabii ki değil, ancak elimde de değil. Ülkenin iki kıymetli evladını canlı canlı gömme girişimine içim isyan ediyor, hüznümü kalbimden kovamıyorum, isyanım ise beynime tüm ağırlığıyla çökmüş. Çaresizim.
Yazıma "Sizi bilmem ama..." diyerek başladım. Gerçekten de bilmem ama sizi bilmiş olmayı çok isterdim. Bu acıyı sizin de taşımamanızı, bunu paylaşmamamızı gerçekten anlayamıyorum ve bu duyarsızlığa şaşırıyorum.
"Ama onlar suçlular" diyecekler olacaktır. Ben, "Öyle mi, neyle suçlular?" diye sorsam cevap alamayacağıma da eminim. Suç tanımı yapsalar yine ikna olmayacağım. Çünkü biliyorsunuz, suç kavramı tarihsel ve konjonktüreldir. Bunu bilmiyorsanız eğer etrafınıza bakın. Ülkemiz bir süreçten geçiyor. Suçun tarihsel ve konjonktürel olduğunu gösteren bir süreçteyiz.
Kısa süre önce görüldükleri yerde vurulacak, bombalanacak insanlar şimdi bir yeni hayata doğru gidiyorlar ve çoğu da kısa süre sonra siyasetçi olarak Ankara'ya da gidecekler. Bütün bunları destekliyorum ve doğru yolun bu olduğuna da inanıyorum. Ama aynı zamanda bu olan bitenler, suç ve suçlu kavramlarının ne kadar tarihi ve konjonktürel olduğunu da gösteriyor. Bu da böyle olmalı, doğrusu budur.
Toplumlar adalet dağıtırken aynı zamanda toplum vicdanına da seslenmelidirler. Mustafa Balbay ve Yalçın Küçük'ün özgür olmaları yolunda toplumsal vicdanda güçlü bir duygu var ve onların canlı canlı gömülme girişimine karşı çıkan önemli sayıda insan da mevcut. Onların da benim gibi, "Keşke Balbay ve Küçük de PKK teröristi olsalardı" diye düşündüklerini biliyorum. Öyle olsalardı şimdi en azından özgürlüğe doğru yürüme umutları olabilecekti.
Duygusal yazılar böyledir, sonuçta fazla önemli bir şey söyleyemeden içinizi döker gibi, dökülür gibi yazarsınız. Yüreğiniz sel olur, yazıyı neredeyse kendi başına yazıp bitiriverir. Aslında bu yüzden duygusal yazıları hiç sevmem, ama bugün kendimi tutamadım, içim çok doluydu. Bir de kendi gündemimize takılıp bu arkadaşları unutmak hatasına düşmeyelim istiyordum.
"Türkiye'nin bu utancını, koskoca ülkenin adını dünyanın gözünde kirletişini unutmayalım ve elimizden hiçbir şey gelmese dahi bu arkadaşları her fırsatta hatırlayalım" demek de istediğimden yazdım bu yazıyı. Onlar içeride tutuldukları her gün bizler aslında ülke olarak intihar ediyoruz. Kendimizi bu utançtan, bu yavaş intihardan kurtarmalıyız ve onları artık en azından tutuksuz yargılama basiretini göstermeliyiz. Bütün bu duygularla, hüzünlerle yaşamaya çalışırken bir yandan da gözümün önünden durmadan kendine gündem diyen bir maskaralık da geçiyor. 1 Mayıs geldi geçti, hâlâ Taksim alanı tartışması sürüyor, kimse kendilerine "devrimci sosyalist" diyen insanların neden Balbay ve Küçük'e sahip çıkmadıklarını sormuyor.
"Türkiye'nin en önemli gündemi barış sürecidir" diyorlar ve neredeyse 24 saat bununla yatıp kalkıyorlar. Bende ise bir umursamazlık hali var; çünkü benim gündemim farklı, ben çok daha "basit" meselelerle uğraşıyorum, kalbim ve beynim bu konuyla dolu. Ben hayatımın belirli aşamalarında tanıma fırsatını bulduğum ve çok da sevdiğim bu iki insanın çektiklerini düşünüyorum. içimden sadece, "Batsın gündeminiz, benim gündemim onlar" demek geliyor.
Sonra bakıyorum, burjuva olamamış, sadece işadamı olabilmiş bazı insanların "tower" adını taktıkları işyeri kulelerinde sloganlar asılı. "İstanbul'a olimpiyat yakışır, destekliyoruz" diyorlar.
Nasıl yakışacaksa? Adalet kavramının bu hale getirildiği, iki insana bunların çektirilebildiği bir ülkeye olimpiyat nasıl yakışacak, bunu da anlamak mümkün değil. Bu ülkede sınıf olarak bir burjuvazi olabilseydi bütün bunlar da olmazdı. Ama şimdi hatırladım, olimpiyatlar faşist olan ülkelerde de düzenlendi eskiden, bu yüzden Türkiye'ye de gerçekten yakışabilir. Burjuvazisi olmayan, demokrasisi de bu yüzden oluşamayan, adalet duygusunun darbe aldığı, masum olduklarını bildiğim iki insanın yıllardır hapiste yattıklarını düşünmekten neredeyse beynimin sakat bırakıldığı bu ülkede, her gün gözlerimin önünde sergilenen vurdumduymazlıklardan artık bıkkınlık geldi, içim tükendi.
O büyük beyindir
25 yıla yakındır bu işi yapıyorum, neredeyse her 5 yılda bir Yalçın Küçük'ün özgür kalmasını isteyen bir yazı yazmışımdır. İktidarlar değişti, onun mahpusluğu değişmedi. O hapishaneye düşmekten, ben de çıkarılsın diye yazmaktan bıkmadım. O her özgür beyinde olduğu gibi sürekli bir isyan halindedir. Şimdi çıksa bile iktidar değişse de bir iki yıl sonra yine içeride olması sürpriz olmayacaktır ve ben elim kalem tutabiliyorsa, o gün de çıksın yazısı yazacağım.
"Şimdiden nasıl suçsuz olacağını biliyorsun da çıksın yazısı yazacağını söylüyorsun" diyenlere ise sadece şunu söyleyeceğim: "O hiçbir zaman suçlu olmadı ki, bundan sonra olmaya başlaması için de bir neden yok."