Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İNSANA ait bazı duyguları, bilincimizin derinliğinde yaşayan baskı altındaki tavırları ifade etmek açısından Almanca'dan uygun başka dil yokmuş gibi geliyor bana. Felsefenin en edebi metinlerinin Almanca olması da işte bu nedenden olmalı. Schopenhauer'i, Nietzsche'yi, Kant'ı düşünün... Yurdum insanının çok iyi bilip tanıdığına emin olduğum bu filozofları düşünürseniz ne demek istediğimi iyi anlayacaksınız sanırım.

        Almanca'da bazı duyguları, bazı durumları anlatmak, tarif etmek için bazen haddinden fazla uzun cümle kullanılır, uzunluğuna rağmen o cümleler şık durur, söylendiği zaman daima çok önemli bir şey söyleniyormuş gibi gelir insana. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman askerlerinin unvanları neredeyse iki satırda söylenebiliyordu. Bu yüzden o dönemin her Alman komutanının çok önemli olduğunu düşünür insan. Halbuki o anlatılan kişi sadece bir onbaşı olabilir, ama Almanlar onun unvanını iki satırlık cümlelerle ifade ederler. İşte sadece bu yüzden Nietzsche bazen sadece basit bir hakareti ifade etmek için uzun kitaplar yazmıştır. Türklerin sadece 3 kelimeyle ifade edebileceği bir hakareti, örneğin "Senin sülaleni......." şeklinde ifade edilebilecek bir duyguyu Alman filozoflar yaklaşık 700 sayfada söyleyebilirler.

        Bu konuda içim çok yanık durumda, kendimi bu noktada tutmazsam Almanlar hakkında 11 ay boyunca yazabilirim.

        Onun için acılarımı yutup konuyu burada kesiyorum. Almanlar aynı zamanda sadece tek bir kelimeyle bile insana dair bir ruh halini çok güzel anlatabilirler. "Schadenfreude" bu kelimelerden bir tanesidir.

        Bu kelime, başkalarının çektiği acılardan, düştüğü kötü durumlardan zevk alma ve ona bakarak insanın kendisini iyi hissetmesi anlamına geliyor. Almanlar konusuna girdim bugün çünkü gerçek, örnek alınması gereken bir vatansever olarak şu anda Almanya'da bulunan Başbakan'ımıza elimden geldiğince yardımcı da olmak istiyorum. Örneğin Merkel, Başbakan Erdoğan ile görüşürken muhakkak bu "schadenfreude" hissiyatına düşmüştür, hele yanındaki Egemen Bağış'a baktığında muhakkak Merkel bir "schadenfreude" zirvesi yaşamış olmalı. Çünkü biliyorsunuz Egemen Bey bir süre önce Merkel'in yakında siyasetten düşeceğini ve balık tutmaya gideceğini söylemişti ve şimdi Merkel ona bakarken "schadenfreude" duygusu zirvesini mutlaka yaşıyordur.

        Ben de Türkiye'de doğup yaşamak şanssızlığına, kadersizliğine düşmüş bir insan olarak hemen her gün düştükleri kötü durumlara bakarak kendi durumumu daha iyiymiş gibi sanmama, içimi rahatlatmaya (schadenfreude) neden olabilecek durumlar arıyorum durmadan.

        "Arayan belasını bulurmuş" denilir ya her gün de o günümü daha çekilir, Türkiye'de yaşadıklarımı daha katlanılabilir kılacak bazı durumlar mutlaka buluyorum. Hiçbir yaşayan "schadenfreude" örneği bulamazsam ölü insanlara bakıyorum ve kendime "Serdar, şu anda Türkiye'de yaşadığın için haline hiç üzülme. Senin çektiklerinin hiçbirisi onun durumu kadar herhalde kötü olamaz. Bak sen en azından yaşıyorsun o ise ölü" diyorum. Bu biraz içimi haber saatine kadar rahatlatıyor.

        Ama dün içim haber izlerken bile çok rahattı, çünkü sabah kendime mükemmel bir "schadenfreude" örneği bulmuştum.

        Sabah bulduğum "schadenfreude" hissi veren olay, Gana'da gerçekleşmişti.

        Evet Türkiye'de yaşamamıza şükretmek için artık Gana'dan filan medet ummaya başladım kaderime lanet olsun.

        Gana'da Kwabena Nkrumah'ın başına öyle bir iş gelmiş ki, ben burada Türkiye'nin bana yapmaya çalıştığı her berbat işe rağmen kendimi iyi hissettim. "İyi ki o Ganalı adam gibi değilim" dedim. Bizimkilere bakarken Merkel'in yaşamış olduğuna emin olduğum "schadenfreude" zirvesini ben de yaşadım Ganalı yüzünden.

        Bu olay nasıl olup da dikkatimi çekti merak ediyorsanız, onu da söyleyeyim: Haberin başlığı son derece dikkat çekiciydi. Olayı anlayınca siz de o başlığın ne olabileceğini umarım anlayacaksınız. Benim bazı kelimeleri yazmam, Türkiye'de hemen herkes çok terbiyeli, çok ahlaklı olduğundan bu ülkeye yakışmayacağı için yasaklandığından demek istediğimi ancak bu şekilde anlatabiliyorum.

        Adam Gana'da bir restorana gitmiş. Bir ara küçük tuvaleti geldiğinden tuvalete girmiş. İşini görmeye başladıktan bir süre sonra organında birden bir acı hissetmiş. Aşağıya bir bakmış ki ne görsün? Tuvaletin içinden fırlamış uzunca bir siyah yılan dişlerini geçirmiş kendisine! Adam dehşet içinde fırlayıp kaçmış oradan.

        Hikâye bu kadar. Bu adamın yaşadıkları bana olağanüstü bir "schadenfreude" duygusu yaşattı. Nerdeyse Merkel'in bizimkilerin durumuna bakarken yaşadığı kadar haz yaşadım. Benim yaşadıklarım bu adamın yaşadıklarının yanında bir hiç. Ben neler çekersem çekeyim, bu ülkede tuvaletlerde yılan tarafından ısırılmak korkusu yok hiç değilse dedim. Ama sonra alaturka tuvalette geçmişte bir fare ile yaşadıklarımı hatırladım, ama bunu da şimdilik unutmaya karar verdim.

        Sağol Nkrumah, bana yaşattığın "schadenfreude" duygusuyla hiç olmazsa çarşamba günümü yaşanılabilir hale getirdin; senin haline bakıp kendi durumuma şükrettim, Türkiye'de bu müstesna bir duygu haline geldi onun için kıymetini bildim.

        Diğer Yazılar