Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        X-Men, Captain America, Wolverine, Superman, Spiderman...

        Amerika’da en çok izlenen ve hasılat yapan filmler, bu gibi filmler oluyor bir süredir.

        Direktörün bir roman yazarı gibi, bir “ateur” gibi çektiği, insanlık durumunu derinliğine irdelediği, ilişkileri sorguladığı, birey psikolojisinin derinliğine bir psikiyatr titizliğiyle indiği roman gibi büyük filmler artık çekilmiyor, çekilseler bile fazla rağbet görmüyorlar.

        Artık kamerayı kullananlar bir artist değil, sadece bir teknisyen.

        Filmler artık büyük yeşil perdeler önünde çekiliyor. Kahraman, büyük yeşil perde önünde birkaç basit hareket yapıyor, sonra arkadaki yeşil perdeye patlamalar, çöken binalar bilgisayardan konuluyor ve ortaya büyük film çıkıyor.

        Bunlar sinemalarda büyük iştahla izleniyor.

        21’inci yüzyılın gerçeği bu; bahsettiğim türde sanat filmlerinin zirvesi 1970’li yıllarda yaşandı. Coppola, Martin Scorsese, Woody Allen şaheserlerini o dönemde yarattılar. Avrupa sineması da New York’ta o dönemde çok popüler oldu.

        Artık bu tür filmler, sadece sanat tutkunlarının gittiği küçük sanat sinemalarında özel gösterimlerde izlettiriliyor.

        Son günlerde Digiturk’te, “Bana mı Konuşuyorsun” adlı bir film gösteriliyor.

        O filmde bir rol kapmaya çalışan gence herkes, “Etraf Robert De Diro gibi rol yapmaya çalışanlarla dolu, kimse onlara rol vermiyor. Artık rol yapma becerisi değil, sadece dış görüntü önemli, sarı saç ve mavi göz yetiyor” diyordu.

        Bu sözler çağımızın film ideolojisini de gayet iyi tanımlıyordu bence.

        Vurdulu kırdılı sahneler, büyük patlamalar ve çok yüksek sesler, filmi başyapıt yapmaya yetiyor artık.

        Bunun nedenleri üzerine kafa yorarken, eski filmlere ne olduğunu sorgularken, satır aralarında kalan ilginç bir bilgiye ulaştım.

        Milenyum çocuklarının neredeyse tümü, “Japon anime” sanatı tutkunuymuşlar.

        Anime, hayattaki olayların çizgi romanlarla anlatıldığı bir sanat; içinde abartılı seks ve şiddet sahneleri de çok yer tutuyor.

        Yani internet etkisiyle beyinleri değişen, fazla okuyamayan, okumaktan daha fazla seyretmek isteyen, konsantre olma süreleri artık saniyelerle sayılan kuşak, “anime”ye bayılıyormuş.

        Aldığım bir başka sosyolojik işaret de New York sokaklarındandı.

        Strand Bookstore’un biraz ötesinde Union Square Park’a doğru, köşede Forbidden Planet adında bir dükkân vardı.

        Burada çizgi roman kültürüne dair her türlü kitap ve oyuncak figürleri satılırdı.

        Eskiden burası orta büyüklükte bir dükkândı. Şimdi ise Strand’in biraz daha yakınında iki katlı dev bir dükkân olmuşlar. Yani bu kültüre öyle bir talep olmalı ki, buna girişmiş olmalılar.

        Diyeceğim o ki, dönemin medyayı değişmeye zorlayan, bütün yerleşik düzeni altüst eden bilgisayar kuşağının çocukları, çizgi roman dünyasına çok bağımlılar.

        Bu da yeni tür filmlerin başarısını açıklıyor ve büyük sanat direktörleri tarafından çekilen eski filmlerin de bir daha olmayacağını gösteriyor. Yazık ama yeni gerçeğimiz de bu işte.

        Diğer Yazılar