Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİRKAÇ yıl önce Güneri Cıvaoğlu, Mehmet Yalçın, Ahmet Örs, Figen Batur ve Teoman Hünal gibi değerli üstatlarla Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da bulunan Noma Restaurant’a gitmiştik.

        Noma, yıllarca layık görüldüğü “dünyanın en iyi restoranı” ödülünü yalnızca 2013 yılında İspanya’nın Girona kentindeki “El Celler de Can Roca”ya kaptırdıktan sonra, 2014’te tekrar “bir numara”ya yerleşen bir restoran.

        Gözümün içi gibi bakmama rağmen kumaş kapağına hardal dökmek suretiyle lekelediğim imzalı Noma kitabımın yazarı ve mekânın yaratıcısı şef Rene Redzepi var mutfağının başında.

        Burası bir akşam yemeği için en az 2 yıl sonraya rezervasyon alan, 45 şefin 40 kişiyi ağırladığı bir mekân. 29 çeşit yemek ve 9 çeşit şaraptan oluşan tadım mönüsünde, çok farklı sunumlara sahip karınca gibi sıra dışı ya da yumurta gibi sıradan kalemler de var.

        “Neden Noma’yı tekrar anlatıyorsun?” diyecek olursanız, sebebi Alaçatı’dan sonra İstanbul’da açılan Alancha Restaurant’daki deneyimim.

        Aslında Alancha yazısı yazmak yerine; Noma yazımı “kopyala / yapıştır” yapıp sonuna da “=Alancha İstanbul” yazmalıyım.

        Dekorasyonundan sunumuna, perdesinden bitkisine kadar Noma’dan esinlenmiş mekân. Öyle ki masalardaki çiçekler bile aynı. Tek fark Noma’da ilk yemeğin vazodaki bu çiçekler olması.

        Alaçatı’daki Alancha son derece şahsına münhasır bir mekânken neden İstanbul’a “A la Noma” olarak geldiğini anlamış değilim.

        Ancak haksızlık yapmamak lazım, çok da beğendim mekânı. Özellikle giriş katında bulunan bistro bölümünü. Burada 52 hafta boyunca 52 ayrı mönü uygulayacaklarmış. Barın da bulunduğu bu kat müziğiyle, ışığıyla ve tavan yüksekliğiyle iş çıkışı mekânı olmaya aday bence.

        Gelelim tekrar tadım mönülerinin sunulduğu üst kata.

        Oldukça yetenekli ve düzgün genç şeflerin çalıştığı mutfağın başında yine deneyimli şef Kemal Demirasal var.

        Demirasal’ın tadım mönüsü 18 çeşit yemekten ve 5 çeşit şaraptan oluşuyor. İçki içmek istemeyenler için yemeklerle eşleşmeli sebze ve meyve sularından oluşan bir de içecek mönüsü var.

        Anadolu ve Akdeniz lezzetlerinin farklı yorumlarından oluşan mönüde buğday aşı çorbasından Boşnak etine, midyeden lahmacuna, antepfıstığından tahin pekmeze kadar yöresel bir karma hâkim.

        Bu farklı sunumlardan en etkileyici olanıysa hiç şüphesiz yemeniye sarılmış buzdan bir kapta sunulan buğday aşı çorbası.

        Yeni bir albüm ‘Su ve Çakıl’

        TÜRKÇE müzik sektörü çoğu birbirinin aynı ve oldukça emeksiz işlere alıştırdı artık beni.

        Cankut Yılmaz’ın albümü ise tam tersine ümitlendirdi. Mazhar-Fuat-Özkan’ın eski şarkılarına ve gençliğime gittim. Onun da müziğinde ve sesinde samimiyet ve naif bir ruh var.

        Âşıkken de terk edilmişken de dinlenen cinsten. Hafif tebessümü var ama neşeli diyemem.

        Aranjörlüğünü Sadun Ersönmez yapmış.

        İsmail Soyberk, Dünyacan Yılmaz, Sadun Ersönmez, Erdem Sökmen, Turgut Alpbekoğlu, Çağlayan Yıldız, Cüneyt Çoltu, Cengiz Ercümer, Eyüp Hamiş, Volkan Gevrek, Cihan Okan, Ercüment Vural, Tuğba Önal ve Sibel Gürsoy gibi önde gelen müzik insanlarının el vermiş olması albümü beğenmekte hiç de haksız olmadığımın göstergesi.

        Korna çalmayın!

        DÜNYANIN medeni şehirlerinde trafikte korna acil bir durumu ya da bir sorunu bildirmek için çalınır. Bırakın zırt pırt trafikte çalmayı, öyle ıslık gibi laf atmak ya da cama çağırmak için asla kullanılmaz.

        Bu ara çevreci hareketleriyle dikkatimi çeken Toyota’nın ön ayak olduğu bir radyo reklamı dikkatimi çekiyor.

        Reklamda Orhan Veli Kanık’ın İstanbul’u dinliyorum şiiri, martı ve deniz sesleri eşliğinde okunuyor ama şehrin ve kornaların sesi şiiri bastırıyor hatta duyulmaz hale getiriyor.

        Kampanyaya ve ifade etme şekline bayıldım!

        Diğer Yazılar