Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İRLANDA 1800'lü yılların ilk yarısında ciddi bir kıtlığa girmiş. Bu arada milyonlarca kişi açlıktan ölmüş, milyonlarca kişi de başka ülkelere göç etmiş. Söz konusu kıtlık sırasında, Osmanlı padişahı Abdülmecid, İrlanda'ya ciddi bir para yardımı yapmış. Başta patates olmak üzere gemiler dolusu tahıl ve hububat yollamış. İşte bu yüzden çok da alışık olmadığımız bir 'ön sevgileri var İrlandalıların bize karşı.

        İrlanda'nın başkenti Dublin'in ziyaretçileri üzerindeki sevgi durumuysa hiç karışık değil. Gitmeden herkesten aynı yorumu aldım. Dublin ya çok sevilir ya da hiç sevilmezmiş.

        Ben çok seven taraf oldum Dublin'i. Şehirler biraz da gittiğin insanlarla sevdirirler kendilerini. Sohbetlerin ve iyi bilgilerin kraliçesi Figen Batur, Dinç Bilgin'in 'Sabah Olayı' kitabında takdim ettiği gibi gazetelerin 'Burberry katı'nın her daim sakini usta kalem Güneri Cıvaoğlu ve yemek içmek üzerine her şeyi bilen adam Mehmet Yalçın olmasaydı; bu kadar çok sever miydim, bu kadar anlar mıydım Dublin'i bilmiyorum.

        BİRANIN BAŞKENTİ

        Henüz 3 yıl önce yaptığım bir yaz tatilinde barıştığım biranın başkentine gitme maksadımız, dünyanın en iyi biralarından biri olan Guinness'in fabrikasını ziyaret etmek ve sıradışı hikâyesine yakından tanıklık etmekti.

        1 milyon 200 binlik nüfusuna karşın tam 7 bin pub'ın bulunduğu Dublin'de, neredeyse ayağınıza Guinness takılacak kadar bir Guinness hâkimiyeti var. (Gerçi bir gece kulübüne gittim, orada da başıma geldi yani abartmıyorum.)

        Hem kendi vatanında hem de tüm dünyada bu bu denli çok tüketilen ve tercih edilen biranın hikâyesini dinlemek üzere fabrikayı gezmeye başladığım ilk dakikalarda, fabrikayı gezmeyi bırakmak geçti aklımdan.

        Gezinin devamında "Beni artık daha ne etkileyebilir ki?" diye düşündüm. Çünkü daha fabrikaya ilk 'adımınızda', ilk karşınıza çıkan' fabrikanın kurucusu Arthur Guinness'in fabrikayı kiralarken yaptığı kontrat! Sıkı durun; tam 9 bin yıllık!

        Batman ve Joker'in cenkleştiği 'Gotham City' yapılarını anımsatan binadaki yolculuğun her dakikası heyecan vermeye ve şaşırtmaya devam etti desem yalan olmaz. Gezinin final bölümü olan fabrikanın en tepesindeki cam kubbeden havalimanı kulesine kadar hâkim olan Dublin manzarası ve fabrikanın döneminin ilk gökdelenlerinden biri olma özelliği gibi...

        DUBLİN'E YOLUNUZ DÜŞERSE...

        Şehir merkezinde az otel bulunması yüzünden yer bulmak biraz zor. Kalacağınız otelin merkezde olması hayatı çok kolaylaştırıyor. Her yer birbirine yürüme mesafesinde.

        'Pre Theatre Menu' denilen 'tiyatro öncesi yemek', 17.30-19.00 saatleri arasında hemen hemen her restoranda var. Bu mönüler hem çok zengin hem de çok makul fiyatlarda.

        Trinity Üniversitesi'nin içinde bulunan kütüphaneyi mutlaka görün.

        Redbreast, Sazerac Rye gibi zor bulunan ve kıymetli viskileri, ritüelleriyle tadın.

        Dünyanın en eski pub'larından 1198 yılından beri hizmet veren 'The Brazen Head'de İrlanda'ya has 'kuzu haşlama' ile bir nevi soslu ekmek üzerinde servis edilen 'kızarmış sosis'i deneyin.

        "İzzet Çapa'nın Dublin'de bir dükkânı olsa, orası ancak 'Cafe en Seine' olur" dedirtecek kadar 'a la İzzet' mekânda eğlenin.

        Geleneksel mekânlardan sıkılıp, daha 'dünyalı' bir yemek ve ortam isterseniz, akşam yemeği için 'Il Segreto'ya gidin ve hepsi birbirinden lezzetli olan bütün mönüyü yemeye çalışın.

        Bileklerini burka burka yürüyen, ayakta durmak için birbirlerinden destek almış, alkol duvarını aşmış kadınlardan uzak durun.

        En lüks otelin lobisinden en iyi lokantaya kadar her mekânda; süpürge, faraş, fırça ve deterjan gibi malzemeleri uluorta görmeye hazırlıklı olun.

        Yanlış Laf Avcısı

        Senem'in avı: "Spotaj"

        Doğrusu: "Stopaj"

        Diğer Yazılar