En mühim sushi bıçağı
ERKEN gençliğimin çoğu Ankara‘da geçti.
O zamanların Çankaya ve Gaziosmanpaşa‘sının ara sokakları gayet fiyakasız ama son derece iyi mutfakları ve müşterileri olan küçük restoranlara ev sahipliği yapardı.
Ne bir zincire ne de bir gruba dahildiler.
Zaten o yılların Türkiye‘si zincir ya da bir grubun bünyesinde olma gibi kavramlara oldukça uzaktı. İlk açıldıkları yıllarda Mc Donalds‘ta kuyruk akşam azalıyor diye gece vakti Kızılay‘a; Pizza Hut‘a torpilli rezervasyon yaptırarak Atakule‘ ye gittiğimizi hatırlarım.
Geçen akşam yemek boyunca kendimi o zamanların Ankara‘sında gibi hissettiğim bir Japon lokantasına gittim.
Akatlar‘da açılan bu son derece gösterişsiz mekân adını Uzakdoğu‘daki en mühim ve en usta sushi mertebesine ulaşmış şeflerin kullanabildiği bıçak olan “miyabi”den alıyor.
PATRONLAR SERVİSTE
İşin başında yıllarını Japon mutfağına vermiş 3 isim, Yüksel Akkök, Mehmet Yüce ve Nuri Kürtür var. Üçü de İstanbul‘u lezzetli Japon‘la buluşturan restoranlar olan Mori ve İoki kökenli.
Miyabi‘de öyle çok servis elemanı yok. Hatta galiba 2 eleman var. 3 patron bilfiil servisin başında. Boş da topluyorlar, servis de yapıyorlar. Arada sohbete bile eşlik ediyorlar.
Mekânın küçüklüğüne rağmen bir teppanyaki tezgâhı bile sığdırdıkları dükkânın havalandırmasına çok önem verdiklerini bu sohbet sırasında anlatıyorlar. Hem de hem içerdeki müşterinin havasına hem de dışarıdaki konu-komşunun havasına.
İçerideki termal konforu hem yerden ısıtarak hem de havadan üfleterek sağlamışlar. Dışarıya mutfağın kokusu gitmesin diye ise sulu sistem davlumbaz kullanmışlar.
Bu arada, bu sulu davlumbazı acilen İoki Kandilli şubesinin uygulamasını salık veriyorum zira dışarıya o kadar kokusu geliyor ki önünden arabanın camını kapatmadan geçersem anında fritöz kokusu kaplıyor arabayı.
Miyabi‘nin mutfağı son derece başarılı. Ne yesem gayet hoşuma gitti. Genelde küçüklüğünden şikâyet ederiz ama mutfağa dair yapabileceğim tek eleştiri sashimi dilimlerinin büyüklüğü. Ağızda zor çevrilecek kadar fazla büyük.
Kaç gram?
SANAT ağırlıklı konseptiyle dünyadaki diğer otel zincirlerinden farklı bir duruşa sahip Le Meridien zincirinin İstanbul ayağı olan Le Meridien Etiler İstanbul Otel‘in yeme-içmesi de sanat gibidir adeta. Yaratılan şaşırtıcı lezzetler ve sunumlar hep takdirimi kazanmıştır.
Bu sıralar yine gayet yaratıcı bir yemek işine girişmişler.
Bu oyun gibi yemekler her salı akşamı otelin La Torre Restaurant’ında gerçekleşiyor.
Olay şöyle:
Neden, ne kadar yemek istiyorsanız çeşit çeşit etin ve deniz ürününün bulunduğu tezgâhtan seçiyorsunuz. Şefler hemen oracıkta etinizi ya da deniz ürününüzü kesiyor.
Ve size soruyor “Kaç gram?” diye.
Porsiyonunuzun ağırlığını 10 gram aşağı 10 gram yukarı tahmin ederseniz, hesabınızı yüzde 20 eksik ödüyorsunuz.
Bu arada benimle gitmenizi öneririm çünkü 180 gram çeken etimin ağırlığını 186 gram tahmin etmek suretiyle kapıverdim yüzde 20’lik indirimi.
‘Aklımda bir delilik var’
ANKARA’DAN yine gayet hoş bir haber geldi. Sanırım bu hafif hafif bir akım ve moda halini almaya başlıyor.
Geçen sene Sarp Evliyagil’in çağdaş sanat koleksiyonunu sergilemişti.
Şimdi ise yine genç bir çift olan Gülin ve Emre Dökmeci çifti yaklaşık 20 yıllık süreçte oluşturdukları çağdaş sanat koleksiyonlarını sergiliyorlar.
Bu tip işlere bayılıyorum. Sanattan uzak insanları bile davetiyle, after partisiyle hiç olmazsa biraz bile olsa sanata bulaştırmış oluyor.
Dökmeci çiftinin “Aklımda bir delilik var” adlı koleksiyonu Ali Akay küratörlüğünde Cer Modern‘ de sergilenmeye başlandı. Benim, evlerinde görme şansı bulduğum koleksiyonu görmenizi tavsiye ederim. Bayağı iyi