Sadece klima mı, ilaç bile erkek için üretiliyor
Dünya ekonomisine yön veren küresel aktörler, büyümeyi sağlamak için kadınların işgücüne katılımını artıracak politikalar geliştiriyorlar. 4-5 Kasım’da Antalya’da yapılacak G-20 Zirvesi’nde, gelecek 10 yılda 100 milyon kadının istihdama katılması hedefi, taraf ülkelerin hükümet programlarına girecek.
Sokakların daha aydınlık olmasından ulaşım kolaylıklarına ya da kreş hizmetlerinden esnek çalışmaya kadar bir dizi önlemin alınması sağlanacak. Peki şuna ne demeli? Bundan yarım yüzyıl önce ofis şartları erkeklere göre tasarlanmış ve günümüzde de bu durum aynen devam ediyor. Hollandalı bilim insanlarının, iklimlendirme sistemlerinin 1960’lı yıllardan beri “40 yaşında ve kilosu 70 olan bir erkeğin ortalama metabolizma hızına göre” ayarlı olduğunu açıklaması; toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı ile bilim dünyası arasındaki mesafeyi tartışmamız gerektiğini hatırlatıyor.
SAĞLIKLI ERKEK DENEKLER!
İlaç endüstrisinde de benzer bir yaklaşım var. Bir ilacın çeşitli klinik deney ve araştırmalar sonucunda, piyasaya verilmesinden önceki ilk aşamada, sağlıklı erkekler gönüllü denekler olarak kullanılıyor. Dolayısıyla ilacın etkileri erkek metabolizmasına göre belirleniyor.
Tıpta edinilen en temel bilgilerden biri, kadın ve erkek arasındaki biyolojik ve ruhsal farklılık olurken, araştırmaların erkek bünyesine göre yapılması, temel insan hakları ihlalleri arasında yer almalı. Ki ABD başta olmak üzere birçok ülkede, bilimde cinsiyet ayrımcılığı hukuk ihlalleri alanına giriyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesinde Prof. Dr. Gülsüm Sağlamer’in başkanlığında 2009 yılında kurulan Bilim Mühendislik ve Teknolojide Kadın Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi’nde (BMT-KAUM) yürütülen AB projelerinde çalışmalarına devam eden Prof. Dr. Mine Göğüş Tan ile tam da bu konuyu konuşuyoruz. 2-5 Eylül 2014 tarihlerinde Viyana’da düzenlenen “Yükseköğretimde Cinsiyet Eşitliği 8. Avrupa Konferansı”nda, akademide toplumsal cinsiyet eşitliği-eşitsizliği sunumu yapan Göğüş Tan, tam da bu konu üzerindeki çalışmalardan örnekler veriyor. Aynı konferansın konuşmacılarından, Londra merkezli “The Portia Strategy”nin cinsiyet ve bilim alanında çalışmalar yapan direktörü Elizabeth Politzer; tıpta ve biyolojik bilimlerde erkek denekler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen verilerle, erkekler için geçerli çözümler üretildiğine dikkat çekmiş.
Tan, ders programlarında aktarılan “evrensel bilim”in genelde erkeklerin deneyim ve verimlerini kapsadığını, ders kitaplarının kadın ve erkeklerin toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren sözel ve görsel içerik barındırdığını vurguluyor. Yalnızca 2014 yılında Portia’nın düzenlediği “Kök Hücrenin Yeniden Programlanması”, “Cinsiyetlendirilmiş İnovasyon Forumu” konferans başlıkları bile; cinsiyet temelli bilimsel araştırmaların gündemi hakkında fikir veriyor.
AH MAIRE SENDEN SONRA DA...
2000 ve 2008 yılarında TÜSİAD’ın hazırladığı “Kadın-Erkek Eşitliğine Doğru Yürüyüş Projelerinde Eğitim” raporlarında imzası da olan Tan, bundan 2 hafta kadar önce açıklanan bir araştırmada, fizik ve biyoloji laboratuvarlarının, erkek araştırmacıların standartlarına göre hazırlandığının saptandığına dikkat çekiyor. Türkiye’de 1970’lerde yakalanan ikinci dalga kadın hakları hareketinin öncü savunucusu Prof. Dr. Şirin Tekeli’nin, (8 Kasım 2014 Biamag) akademyaların cinsiyetçiliğine işaret eden şu satırları ilgimi çekmişti: “2013’e kadar farklı dallardaki Nobel ödüllerini toplam 803 erkek, 44 kadın ve 22 örgüt kazanmış. Nobel kazanan (1903 yılında) ilk kadın Marie Curie. Kocası Pierre ile birlikte fizik ödülünü alıyor. İlginç bir durum. Marie, Fransız değil, Polonyalı. O dönemde Fransız üniversitelerinde kadınlar fizik okumuyorlar. İkinci ilginç nokta da, ödülü kocasıyla birlikte kazanması. Sonradan kocası öldüğünde Marie 1911 yılında kimya ödülünü tek başına kazanıyor.”
Eril zihniyet, bilim üretim sürecinde ve hizmetinde kadının fıtratını yok sayarken, toplumsal hiyerarşi ve haklar söz konusu olduğu zaman duvar örücülüğe devam ediyor...