Daha ne isteyebiliriz ki!
ADINA “28 Şubat” denen dönemin en koyu günleriydi.
Genelkurmay’daki 28 Şubat Komuta Kademesi işten attırmak için bastırmanın yanı sıra bir de dava açmıştı.
Mahkemede dosyadan bir “sürpriz” çıktı.
Davacı Genelkurmay Başkanlığı yani sonuçta davacı da olsa, “benimle kanun karşısında eşit” ve ayrıca “devlet memuru” olan bazı kişiler mahkemeye bir yazı yollamıştı:
“Davanın sefahati hakkında Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgilendirilmesi.”
“Bağımsız yargı” olarak “vicdanıyla” görev yapan Sayın Hâkim’e dedik ki:
“Şimdi benim görev yaptığım gazete de mahkemenize bir yazı yollayıp ‘Davanın sefahati hakkında Milliyet Gazetesi’nin bilgilendirilmesi’ dese, mümkün oluyor mu?”
Hakikaten hukuk ilkelerine bağlı, vicdanına da saygılı bir hâkimdi; “Olmuyor” dedi.
Kendisini herkesten üstün, farklı, herkesin amiri zanneden; herkese buyurma, herkesi küçük görme, herkesi hizaya sokma, herkesi cezalandırma yetkisini kendinde gören “üniformalı” birileri ise bunu mümkün ve doğal görmüştü.
***
Aradan 20 sene geçti.
“Bin yıllık 28 Şubat” bitti, değil mi?
“Vesayetlere son verildi”, değil mi?
Şimdi, yine Türkiye’nin kaderinden uzak tutulan “Millet Meclisi”nde muhalefet milletvekilleri bir “belge” gösterip duruyor; belki doğru belki değil:
“Belge”, üstelik “gizlilik” kaydıyla Cumhurbaşkanlığı’ndan Başsavcılığa yollanmış bir yazı.
İddia ediliyor ki, Cumhurbaşkanlığı “Saray ve Sayıştay Raporu hakkında haber yapan gazeteciler hakkında işlem yapılmasını... Kendilerine de konuyla ilgili bilgi verilmesini” duyurmuşlar yahut buyurmuşlar!
***
20 yıl geçiyor, çok şey değişiyor; ama şu aynı kalıyor:
Güce sahip olan, ister silahlı, ister sandıktan almış, o gücü, bırakın herkesin üstünde kullanmayı, her şeyin temeli olması gereken “hukuk ve bağımsız yargı” üzerinde de şekilde görüldüğü gibi kullanıyor.
Şimdi biri aradaki farkı anlatmak için, “o askeri vesayet, onlar atanmış” filan diyebilir. Ki anladıkları sadece bu.
Oysa gücün tahakkümü, yargı bağımsızlığının ihlali, hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi, mağdurla ilgili bir şeydir; mağrurla ilgili değil.
Gayri meşruluğu; “dayatma, tahakküm, eziyet, buyurganlık” gibi hususlar yüzündendir...
Otoritenin veya otoriterin o mevkiye nasıl geldiği ayrı konu.
Demokrasi, kimsenin kimseye buyuramaması içindir sözde...
Cumhuriyet ise herkesin temelde eşit ve o temelin üstünde özgür olmasına dairdi sözde!
***
O yüzden işte, “28 Şubat bitmez”.
28 Şubat sadece “başörtüsü sorunu” değildi çünkü. Topluma şekil verme, sürekli balans ayarı yapma, herkesi listeleme-karalama organizasyonuydu.
Bu devletin derinliklerinde sağlam biçimde var bu: Dışlama, buyurma, tahakküm, korku- korkutma!
O yüzden işte, yine kara listeler, fişlemeler, hakaret tutuklamaları, hainlik suçlamaları gırla.
28 Şubat’a boyun eğmiş medya ile boyun eğdirilmek istenmiş öteki medya, hazır olda.
Nitekim “28 Şubat fedaisi” olmuş kimi büyük medyacıdan şimdi Havuz gazetesi yöneten de var, Amiral gemisinin kaptan köşküne oturmak için meslektaşlarını ezip geçen de!
O yüzden daha kısa süre önce “ölüm yılları”nı lanetleyip bize “barış” müjdesi veren “yetkili ağızlar” bize dakika ve skor bildiriyor şimdi, “2015’te 3 bin 100 terörist öldürüldü” diye...
Asla “Aynı yıl içinde işyerlerinde öldürülen işçi sayımız 1600’lerde kalmıştır” demiyorlar tabii.
O yüzden bu ülkede 77 milyon insan, hoş çoğunun da umurunda değil ya, Cizre’de öldürülmüş üç aylık Miray Bebek’in toprağa verilip verilmediğini bile bilmiyor...
Başbakan “Verildi” diyor... Aile “Nerede” diye soruyor.
Ve o yüzden biz yine de inat ve ısrarla, mutlu bir yana, umutlu, ufku barışa açık bir yıl temenni etmek zorundayız.
Ne isteyebiliriz ki başka!