Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

Onu orada binlerce faili meçhul bekliyor.”

Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi cenazeyi böyle uğurladı.

Devletin, milletin bir polisi” ise kocası öldürülmüş bir kadına “Sıra sende canikom” diye tweet attı İstanbul’dan!

Toplu mezara dönmüş ülkeden Diyarbakır’da bir cenaze böyle kalktı.

İki cenaze de, Maraş ve Elazığ’dan belki başka sözlerle, ama aynı acılarla toprağa ulaştı.

Bizim büyük marifetimiz bu tabutları alıp bir ötekinin karşısına koymak.

Böyle böyle 40 bin tabut biriktirmiştik bu meselede. Ve esasında hiç düşünmeden, hiç farkında olmadan, söylediğimiz tek doğru şey “40 bin ölümüz” olduğuydu.

Kimimiz bunu “40 bin kişinin katili” gibi cümlelere yerleştiriyordu; ama 40 binin dörtte üçüne yakını zaten “terörist” denenlerdi.

Yine de bazen bir devlet adamı, nadiren de olsa bir general, bazen bir Kürt siyasetçi çıkıyor, “ölülerin ayrılamayacağını” söylüyor, ama sonra hep birlikte yine ayırıyorduk.

 

***


Oysa toprak muhtemelen öyle yapmıyor.

Toprak hepsini buluşturuyor.

Elazığ’daki toprakla Diyarbakır’daki toprak içten içe buluşuyor.

Hele çocuklar; işte “ötede bir yer” varsa, birlikte oynuyor olmalılar.

Asker çocukları Kürt çocuklara “Tomacılık oynama”yı öneriyor bazen, ötekiler ellerinde belki bir taş, belki oyuncak diye sarıldığı bir bomba, bir patlayıcı; sonra kaynaşıyor ölü çocuklar.

İnanmıyorsunuz belki; ben inanıyorum.

Kanıtlayamam ama inanıyorum. Siz de inandığınız veya inanmadığınız nice şeyle ilgili kanıt sunamazsınız zaten.

Ölüleri, ölü çocukları dahi kavuşturamayacaksak, zaten ne umacağız bu “canlı” dünyada?

Canlıların kustukları nefretle yaraladıkları umudu nasıl diri tutabileceğiz!


***


Başbakan ve Cumhurbaşkanı da Tahir Elçi ve ayrıca iki polisin öldürülmesi üstüne, “ayırmadan” konuşma yaptılar; cümleleri öyle kurunca öyle sandılar.

(Demirtaş da, polislerin ailelerini de anarak, “Aslında üç cenaze uğurladık” dedi ama…)

Cumhurbaşkanı ile Başbakanbaşkalarını “şehit polislerin adını anmamak”la suçladılar. Yani ayırmamaları da bir nevi ötekileri ayırmak için oldu!

Oysa başka bir dil mümkün.

İktidar için de mümkün; herkes için, hepimiz için de.

O hakikaten “barış”ın dilidir; soyut gelir, muğlak gelir, flu gelir, bulanık gelir ama insanın yüreğine, hakikatine, hayatına, çocukların çocuk umutlarına dokunabilen tek ufuktur.

 

***


Gerisi işte bu lanet halimiz:

Hiddetli devlet, şiddetli güvenlik ve “terör”, nefretli aidiyetler, cinayetten cinayete koşturan yorgun, bitkin, yaralı, kanayan tarih.

Ya öyle, Tarih, tarih olamamaktan yorgun.

Tarih tabii ki tekerrür etmiyor. Ama tekerrür tarihin kendisi oluyor.

Tahir Elçi, Sabahattin Ali’den 66 yıl sonra öldürüldü.

O öldürüldüğünde doğmamıştı; ama böyle ölüm de ölmemişti işte.

Savcı Doğan Öz’den 37, Abdi İpekçi ve Cavit Orhan Tütengil’den 36, Gün Sazak’tan 35, Muammer Aksoy ve Çetin Emeç’ten 25, Uğur Mumcu ve Bahtiyar Aydın’dan 22, Ahmet Taner Kışlalı’dan 16, Necip Hablemitoğlu’ndan 13 yıl sonra…

Aynı Diyarbakır’da öldürülen Vedat Aydın’dan 24, Musa Anter’den 23, Gaffar Okkan’dan 14, artık 15 yıl sonra!

 

***


Bir memleket inat ve ısrarla aynı kâbusu yaşamaya devam ediyor.

Kendi topraklarından kazınan insanlar ve kazındıkları topraklardan göçmüş olanların tüm acılarını yüklenmiş zaten toprak.

Bir de nefes almadan, nadasa kalmadan sürekli genç, zamansız ölümler, kahpe cinayetlerin tabutları, bayrağa sarılı sıvasız hane evlatları, dağın iki yanında düşen gençler, kafasına sıkılanlar, faili meçhullerle dolup taşmış.

Bir de ne bir kemiği, ne bir mezarı, ne bir mezar taşı, ne bir duası, ne mezarına bir tas suyu olan kayıplar. Toprak ücra bir köşede onları da kucaklamış, sarmış, sarmalamış.

Sessizliği hepimiz adına utançtan olmalı.

Sessiz ölülerin üzerinde tepinen, hiddet, şiddet ve nefretini kusmaktan asla yorulmayanlardan!

 

***


O yüzden, Türkan Elçi’nin diğer cümlesi, dar kafalı, sığ dünyalı, kör gözlü, sağır kalpli nicemize inat; “öldürdüklerimiz”in sonsuz coğrafyasını işaret ediyor:

Artık yurtdışı yasağın kalktı. Kıtaları, denizleri dolaşabilirsin.”

İnanmıyorsunuz ama, işte biraz böyle buluşuyor ölülerimiz.

Tarih tarih olmamaktan yorgun ama, alıyor Elçi’yi, o iki polisle de birlikte, Sabahattin Ali’nin dizesini onun dilinden dinlemeye götürüyor:

Hey gönül gene bu gece… Kederim geceden yüce… Gel susalım beraberce… Böyleymiş kara yazımız.”

 

 

 

 

HASAN AĞABEY...


Bizim meslekte bazı insanlar vardır ki, onların hakkını teslim ederken, “Şu görüşteydi, şöyle bakardı” diye düşünmezsiniz.

Onlar “ustanız”dır, “ağabeyiniz, ablanız”dır.

Artık böyle bir şey pek yok. Şimdi her şey daha realist, daha sert!

Hasan Pulur, bin yazısıyla, her görüşüyle asla uyuşmuyor olsak bile, uyuşmamızın gerekmediği “eskiler”dendi.

Onlar bazı gazetelerin temel taşları, yüzlerce gazetecinin meslektaşları idi. Ve önce önemli olan buydu.

O zaman “meslektaş”ının varlığına, emeğine, kıdemine bir saygın oluyor.

Onlarla sohbet ille fikirlerini yarıştırıp dövüştüreceğin bir ring değil, muhabbet oluyor.

Muhabbet, adı üstünde, mutabakat değil, sevgi, saygıdır.

Mesleğini sevdiğin için onları sayarsın; onları sevdiğin için mesleğini sayarsın.

Bunları herkes hissedemez belki.

Ben hissediyorum mesela.

Sevgiyle, saygıyla!

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!