Meditatif bir etki yaratan sesi; 30’lu yıllardan çıkıp gelmiş gibi kostümleri, upuzun kirpiklerinin ardından buğulu bakan derin mavi gözleriyle Hailey Tuck, İstanbul’da ilk kez konser verecek. Henüz 20’li yaşlarında olup yeni dönem caz vokalleri arasındaki yerini sağlamlaştıran Tuck’ın kariyeri hayli maceralı başlamış. Austin, Texas’ta doğan sanatçı 18’ine geldiğinde caz şarkıcısı olmak için Paris’e giderek kendi yolunu çizmiş. Bu yolda yaşadıklarını heyecan ve keyifle anlatıyor...

Sıradışı bir geçmişiniz var. Evde müzik, ailede müzisyen var mıydı?

Çok farklı türde müziklerin dinlendiği bir evde büyüdüm. Annem ve babam müzisyen değillerdi ama müzik dinlemeyi çok severlerdi. Annem R&B, babam folk, caz dinlerdi. Müzisyen olan büyükbabamdı, bir caz piyanistiydi. Maalesef onu çok erken kaybettik. Küçükken müzikal bir tiyatroda yer aldım ve oradaki yönetmen bana “Sen mutlaka caz söylemelisin” demişti.

Siyah beyaz filmlere, vintage kıyafetlere hayranlık duymuşsunuz. 20’li-30’lu yıllara olan ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?

Elime Ella Fitzgerald’ın bir songbook’u geçmişti. Dinler dinlemez âşık olmuştum, müziğe onun şarkılarını söylemeye çalışarak başladım. Sonra 1920 ve 30’lu yıllardaki hayat tarzı, sanatçıların maruz kaldığı ırkçı yaklaşımlar, o yıllarda yaşananlar ilgimi çekmeye başladı. O dünyayı keşfettikçe büyülendim. Yatılı okulda okudum ve en büyük hayalim Paris’te 1920’leri yaşamaktı. Ailem de antikalara, vintage kıyafetlere çok meraklıydı ve benim bu ilgimi onlar da destekliyordu. Sanırım 13-14 yaşından itibaren vintage kıyafetler toplamaya başladım.

O yıllarda yaşamayı tercih eder miydiniz?

20’li yılların sonu ve 30’lu yıllar, aynı zamanda dünyanın büyük buhranla mücadele ettiği, oldukça zor yıllar. Bu açıdan o yıllarda yaşamayı istemezdim sanırım. Ama o yılların modasının beni fazlasıyla cezbettiğini söyleyebilirim.

Genç bir sanatçı olarak maceralı bir kariyer başlangıcınız oldu demek mümkün mü?

Kesinlikle mümkün ama zaten hayatın kendisi başlı başına bir macera değil mi?

"İstanbul’u görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum"

Müzik kariyerinizle bire bir ilintili hikâye ise uçağa atlayıp Paris’e gitmeniz değil mi?

Paris’e taşındığımda 18 yaşındaydım ve ne yapacağımı tam bilmiyordum. Şarkı söylüyordum ama nasıl caz şarkıcısı olunacağı konusunda fikrim yoktu. Aslında kız kardeşim oyuncu, teyzem yönetmendi, film sektöründe çalışan birçok kişi vardı ailemizde. Ama ben formülü bilmiyordum. Oldukça tekinsiz ve zor şartlarda; Paris’in kenar mahallerinden birinde yaşıyordum. Sular akmıyordu, komşular tuhaf insanlardı. Tabii ki aileme bu durumdan söz etmiyordum. Ya kalıp mücadele edecektim ya da dönecektim. O sıralarda bir arkadaşımın aracılığıyla muhteşem bir eve partiye gittim ve orada bir kızla tanıştım. Ayaküstü sohbet ederken ona “Buraya çok sık geliyor musun?” diye sordum. Kız ise, “Burası benim evim” dedi! Şok içindeydim. Çünkü kız korse imalatçısıydı! Nasıl oluyordu da bir korse imalatçısı böyle bir evde yaşayabiliyordu? Amerikan aklım bunu anlayamamıştı. Kız da bana ne yaptığımı sordu. Ona caz şarkıcısı olmak istediğimi söyledim. “Hemen burada söyle o zaman” diyerek beni masanın üzerine çıkardı! 

Ve sonra...

Sonrasında da bu beni cesaretlendirdi. O dönemde bir caz piyanistiyle flört etmeye başladım. Yaşı benden epey büyüktü. Ondan ve onun aracılığıyla tanıştığım insanlardan çok şey öğrendim. Benim için acemi birliği gibiydi. Yavaş yavaş caz dinleyen, caz seven, caz söyleyen insanlarla tanışmaya başladım. Bu işin eğitimini almamıştım ama çok çalıştım, kendimi geliştirmek için çok uğraştım. 

Müziği, şarkı söylemeyi çok seviyordum, pes etmedim. Küçük caz topluluklarında söyledikçe, pratik yaptıkça kendimi geliştirdim.

‘BENİM İÇİN SİHİRLİ BİR ANDI’

Paris’te ilk bindiğiniz taksinin Edith Piaf’ın ‘La Vie En Rose’unu söylediğiniz için sizden para almadığı doğru mu?

Evet, doğru. (Gülüyor.) Sabahın erken saatlerinde De Gaulle Havalimanı’na varmıştım. Önümde uzun ve pahalı bir taksi yolculuğu vardı. Bu arada taksi şoförü de bana şehirle ilgili bilgiler veriyor ve neden burada olduğumu soruyordu. Ona caz şarkıcısı olmak istediğimi anlattım, yapmak istediklerimden söz ettim. Şoför de Edith Piaf’ın ‘La Vie En Rose’ şarkısının tamamını Fransızca doğru söyleyebilirsem benden ücret almayacağını söyledi. Benim için sihirli bir andı. 

Dünya artık çok küçük, 30’larda yola çıkıp, bir başka ülkeye gitmek bambaşka bir hikâyeydi? Yaşadığımız dönemin sanatçıları daha özgürleştirdiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Zaman zaman o dönemlerdeki sanatçılarla ilgili belgeselleri izlediğimde ya da onların hayat hikâyelerini okuduğumda aynı şeyi düşünüyorum. O dönemdeki sanatçıların maddi bir karşılık görmeden, büyük bir adanmışlıkla yaptıkları beni çok etkiliyor, bana çok ilham veriyor. Artık daha geniş kitlelere ulaşmak, müziğinizi yaymak çok çok daha kolay. Her şeyden önce internet diye bir kolaylık var artık hayatımızda.

Vintage tarzınızla sesiniz bir araya gelince insan uzun saatler sahnede izlemek istiyor sizi... Dinleyiciyle iletişiminiz nasıl?

Çok sıcak... Ben samimi ev ortamlarında da şarkı söyledim, küçük caz kulüplerinde, festivallerde, daha geniş konser salonlarında da... Hepsinin tadı ayrı. Cazın doğduğu toprakları aşarak dünyaya ulaşması çok etkileyici. Romanya’da Uluslararası Caz Günü’ne katılmıştım mesela, dinleyiciler festival alanını doldurmuştu. Beni evlerine davet edenler bile oldu. (Gülüyor.) Bu yüzden farklı ülkelere seyahat etmeyi, yeni insanlarla tanışmayı çok seviyorum. Türkiye’ye geleceğim için de çok mutlu ve heyecanlıyım. İstanbul’u görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

‘düşünmem gerek’

Tüm bu hikâyenin bir soundtrack’i olsa, hangi sanatçılar kimleri söylerdi?

Ella Fitzgerald ve Billie Holiday mutlaka yer alırdı. Çok güzel ama zor bir soru, biraz düşünmem gerekir. Billie Holiday olurdu ama haklısınız. O, müziğiyle, şarkılarıyla hayatımın her anında kalbimde.

 

  • Hailey Tuck