Uysal kısrak çiftesi...
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Artık partide kavga istemiyorum. Yumuşak huylu bir insanım. Beni eleştirenlere de saygı gösteririm; ama partiye zarar verenleri affetmem“ diyor.
Siyasette bu tür af sözler, sıradan metihler değildir. Çünkü liderler kendilerini övmez görünürler, ama başkasını överlerken, aslında inceden inceye bir tehdidi dillendirirler.
Kemal Bey’in İstanbul İl Kongresi’ndeki durumu buydu: Uysal atın çiftesi pek olur diyordu...
Tekin Gürsel’in konuşmasında da açık tehdit yoktu; “Parti içi kavga yaratan bir insan olsaydım bu işi istifa etmeyerek yapardım” diyordu.
‘CHP İstanbul Kongreleri’ siyaset tarihimizde daima önemli olmuştur. Partinin temel çözüm önerileri, sorun belirleme ciddiyeti, evrensel ölçekli tartışma zeminleri hep ‘İstanbul Kongreleri’ olarak tezahür eder.
Bu nitelikte bir il kongresinin (makul ölçülerde) kavgasız, gürültüsüz olmaları kaçınılmazdır. Son örnek bu karakteristikleri sergiledi.
Genel Başkan kavgasızlık ricasıyla etkili oldu ve istediği sonucu aldı. Yakın çalışma grubunun diğer iki önemli ismi Nihat Matkap ve Erdoğan Toprak da planladıkları sonuca ulaştılar.
Kemal Bey’in Genel Başkanlığı iki yılını doldurdu. Henüz erken sayılan bir dönem tarifi içinde siyaset planlıyor. Parti içi ihtilaflara tam el koyamadı. Çünkü 1970’ten beri devam eden bir kavga disiplinsizliği devralmıştı.
İşinin zor olduğunu sadece kendisi değil, bütün ülke biliyordu. Bu sorunların çok kısa süre ıslah edilemeyeceği de biliniyordu. Nitekim bu sıkıntıları yaşıyoruz.
Siyasette sıkıntıların tamamı genel başkana fatura edilir.
Sevgili okuyucularım, lütfen inanın; bütün sıkıntıların sebebi olarak genel başkanı görmek kadar adaletsiz bir davranış yoktur. Korkak davranıştır. Sorumluluk almaktan kaçıştır. Düşünmeden hüküm vermektir.
Ama bir sorumluluk tarifi vardır ki, sadece genel başkana aittir. Sorumluları affetmektir. Bir genel başkanı böyle bir yetkiyle donatırsanız (ya da ödüllendirirseniz) parti içi ıslah yöntemlerini uygulayamazsınız...
CHP’nin sıkıntısı 1950’de başladı.
İnönü, demokrasi diye, Çankaya’yı eliyle teslim etti. Kısa süre sonra pişman oldu. Çünkü laiklik bahsi ufaktan ufağa ihlal edilmeye başlandı.
CHP o günden beri “değişim gücü” sergileyen parti hüviyeti kazanamadı.
İnönü, Ecevit’le kavga etti ve maalesef değişim gücü yaratamadı.
Ecevit, “Bu düzen değişecektir“ dedi ve kazandı. Ama düzen yatkınlığı sergiledi ve kaybetti.
Baykal (bırakınız değişim gücü sağlamayı) bir siyasi titreşim bile gerçekleştiremedi. Talihsiz gitti.
Kemal Bey bu talihsiz olayın sonunda geldi. Yani siyasi mücadele yapmadan koltuğa (CHP tahtına) oturdu. Henüz irtibatlı bir değişimcilik örneği sergilemedi.
Değişimcilik denen şey sokaklarda bağdaş kurup, çoluk çocukla kucaklaşmak değildir.
Değişim kafa, karakter, irade, ahlak, sevgi, saygı, bilgi, deney bütünlüklerinin ürünüdür. Bu kadar vasıf tek kişide bulunmaz. Çünkü değişim terkip işidir.
Ve mevcut şartlar altında en iyi terkip tarifini veren kimse de Kılıçdaroğlu’dur.
Kılıçdaroğlu bu terkibin başlığını belirlemiş:
“Yumuşak huylu atın çiftesi pektir...”