Kudüs gezisi
İsrail gezimin ilk durağı olan Kudüs şimdiye kadar gezdiğim şehirler içinde beni garip duygularla bırakan ilk şehir oldu…
Etkilenmeli miyim, ürpermeli miyim, bir an önce ayrılmak mı istemeliyim…
Kafamdaki Kudüs görüntüsünün çok farklı olduğunu itiraf etmekle başlayayım. Şehre gelmeden önce, Kudüs’ün çok küçük olduğunu ve şehirdeki tüm hayatın Mescid-i Aksa etrafında döndüğünü düşünmüştüm nedense. Hatta şehre varır varmaz altın kubbeli Kubbet-üs Sahra’yı göreceğimi sanmıştım. Oysa Kudüs sadece dini simgeler çerçevesinde düşünülmemesi gereken esrarengiz bir yer.
Evet, Kudüs’ü en iyi tanımlayan kelime bence esrarengiz. Örneğin Roma’yı düşününce, aklıma ilk gelen kelime masalsı olur. Veya Fransa ve İtalya’daki ortaçağ kentleri “büyülü” kelimesini akla gelir. Kudüs’ün ise karanlık ve gizemli bir yönü var. Bunun en büyük sebebi bence şehrin “yaşıyor” olması. Açık hava müzesi gezer gibi dolaşıp izlemiyorsunuz etrafı, içinde yaşıyorsunuz. Damascus Kapısı’ndan (Şam Kapısı) eski şehre girip nar suyu aldığınızda turistik bir aktivite yapmış gibi hissetmiyorsunuz örneğin. Labirente benzer pasajlardan geçip mahalleler arası dolaşırken, evlerin kapısında alışverişten dönen kadınlarla karşılaşıyorsunuz. Her şey olağan akışında devam ediyor burada.