Trump, Federal Reserve’in (Fed) bağımsızlığına yönelik şimdiye kadarki en sert ve en doğrudan hamlesini yaptı. Fed Başkanı Jerome Powell’ın görev süresinin bitimine sadece beş ay kala hakkında dava açılması, hukuki bir girişimden çok daha fazlasını anlatıyor.
Asıl hedef açık: Powell’ın, başkanlık süresi sona erdikten sonra 2028’e kadar devam edecek Fed Yönetim Kurulu üyeliğini fiilen imkânsız hale getirmek.
Powell’ın istifası durumunda Trump, Fed’in yedi kişilik Yönetim Kurulu’nda çoğunluğu ele geçirme fırsatı yakalayacak.
Bu kritik çünkü Fed Yönetim Kurulu yalnızca kurumun tepesini değil, aynı zamanda bölgesel Fed başkanlarını da belirliyor. Para politikasını tayin eden FOMC’de oy hakkı olan 12 üyenin kompozisyonu böyle şekilleniyor.
Kısacası Fed’in bağımsızlığını ortadan kaldırmanın yolu, önce yönetimini ele geçirmekten geçiyor. Bu da zamana yayılmış, sistematik bir strateji gerektiriyor.
Dolar matbaasına giden yol
Bu hamlenin ardındaki temel motivasyon, bağımsız karar alabilen kurumlardan arındırılmış bir devlet yapısı kurmak. Ama hepsinden önemlisi dolar matbaasını kontrol altına almak.
Trump’ın hedefi, Fed’in ABD Hazinesi ile tam uyum içinde çalışması, devasa bütçe açıklarını sorgulamadan finanse etmesi, katlanarak büyüyen kamu borcunun çevrilmesinde çok daha aktif bir rol üstlenmesi.
Bunun nihai sonucu ise piyasaların bol ve ucuz paraya boğulması ve politika faizinin Trump’ın arzuladığı gibi yüzde 1’in altına indirilmesidir.
Bu noktada Fed artık piyasalara mesafeli, kurallara bağlı bir merkez bankası değil; siyasi iktidarın uzantısı haline gelmiş bir araç olur.
Dolar bildiğimiz dolar olur mu?
Fed’in bağımsızlığının kaybolmasının ilk ve en ağır bedeli dolara kesilir.
Çünkü doların gücü, yalnızca ABD ekonomisinin büyüklüğünden değil; öngörülebilir, kural temelli ve siyasi müdahaleden görece arındırılmış bir para rejiminden beslenir.
Başkana ve Hazine’ye bağlı çalışan bir Fed, doların piyasa koşullarında oluşan değerini aşındırır. Artık hesap kitap, matematik ve risk fiyatlaması bozulur. Küresel hisse senedi, tahvil, döviz ve emtia piyasalarının yarıdan fazlasını taşıyan dolar sistemi sarsılır. Dolar zayıflar; ama daha önemlisi, “bildiğimiz dolar” olmaktan çıkar. Bu da küresel piyasalar için temelden bir güven krizine yol açar.
Küresel risk haritasında Fed
2026’nın en önemli riskleri sıralansa ilk üçe şunlar girerdi:
1-Fed’in bağımsızlığının yok edilmesi, küresel piyasalar açısından son yılların üç büyük risk başlığından biri. Bu risk, Trump’la birlikte geçen yıl ortaya çıktı ve bu yıla devroldu.
2-İkinci büyük risk jeopolitik cepheler: Venezuela, Grönland ve İran.
3-Üçüncü ve belki de en belirsiz risk ise Trump’ın kendisi; alacağı kararlar, izleyeceği politikalar ve bunların zamanlaması.
Bu yılın yapılacak ara seçimde Cumhuriyetçiler’in Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybetme ihtimalini artması nedeniyle Trump dış politikada riskli adımları ya art arda ya da eş zamanlı atıyor. Acelesi var. Çünkü hedef belli: Çin ile nihai hesaplaşma.
Çin’e giden yol: Petrol, enerji ve nadir elementler
Trump’ın Çin’e yapmayı planladığı nisan ayındaki ziyaret, bu hesaplaşmanın ilk somut dönüm noktası olacak. O tarihe kadar Trump, Amerika’nın iç cephesini mümkün olduğunca konsolide etmeye çalışıyor.
Venezuela’dan sonra İran’ın gündeme gelmesi tesadüf değil. Bu hamleler, Çin’in enerji tedarik hatlarını zayıflatmaya, petrol vanasını kontrol altına almaya yönelik. Amaç açık: Çin’i enerji alanında ABD’ye bağımlı kılmak.
Buna karşılık ABD, nadir toprak elementlerinde Çin’e olan bağımlılığını dengelemeyi hedefliyor.
Çin’e karşı Çin gibi olmak
Fed’in bağımsızlığının törpülenmesi, Çin ile rekabette ABD’ye destek sağlayacak araçlardan biri olarak görülüyor. Rekabetin merkezinde ise yapay zekâ ve çip teknolojileri var.
Paradoks şu: Serbest piyasa düzeninin mimarı olan ABD, artık devleti şirketlere ortak eden, onlara ne yapacağını söyleyen ve küresel ticaret savaşında öne süren bir modele yöneliyor. Ticaret müdahaleleri, devlet ortaklıkları ve Fed’in tam siyasi denetim altına girmesiyle birlikte ABD’nin ekonomik rejimi de dönüşüyor.
Ortaya çıkmakta olan yapı, giderek daha devletçi bir ekonomi modeli.
Ancak bu modelle Çin’i yenmek kolay değil. Çünkü Çin’de siyaset, devlet ve toplum senkronize çalışıyor; üstelik dört yılda bir yapılan seçimlerin yarattığı kısa vadeli baskılar da yok.
İronik olan da şu: Çin, serbest piyasa mekanizmalarını kullanarak Batı’yı yakaladı ve liderliğe oynadı. Şimdi ise ABD, Çin’le rekabet edebilmek için Çin’in yönetim ve ekonomi modeline benzemeye çalışıyor.
Bunun başarıya ulaşıp ulaşmayacağı ise ancak uzun vadede anlaşılacak.
Ama kısa vadede kesin olan bir şey var: Küresel piyasalarda ezber bozan bir döneme girildi.
Eski Fed başkanı Alan Greenspan’in dediği gibi “Bir para biriminin gücü, onu yönetenlerin keyfine bırakıldığı anda zayıflamaya başlar.”