2025 yılının son çeyreğine ait veriler önümüze düştüğünde, Türk sanayicisinin ve ihracatçısının içinde bulunduğu "maliyet kıskacı" tüm çıplaklığıyla ifşa oldu. TÜSİAD Rekabet Gücü Endeksi (RGE), 2021 sonrası başladığı o dik aşağı yönlü eğilimini sürdürüyor. Ancak burada asıl mesele endeksin düşmesi değil; endeksi aşağı çeken lokomotiflerin artık "ekonomik birer ur" haline gelmiş olmasıdır.
2015 başından 2020 sonuna kadar 6 yılda rekabet gücü 90’dan 120’ye çıkarak yüzde 33 arttı. 2025 sonunda 88.76’ya gerileyen rekabet gücünde 5 yılda yüzde 26 kayıp yaşadık.
Finansman ve ücret: Çift taraflı pres
Paylaşılan verilerde en fazla güç kaybının finansman ve ücretler kaleminde toplandığını görüyoruz. Bu bir tesadüf mü? Elbette hayır.
Verilerdeki acı karşılaştırma
Tablolarda rakamları yan yana getirdiğimizde ortaya çıkan resim, rekabet gücünün neden buharlaştığını özetliyor. 2025 sonu itibarıyla maliyet endekslerindeki o devasa farkı görmezden gelmek imkansız.
Türkiye’deki şirketlerin finansman maliyeti rakiplerinin %104 üzerindedir. İş gücü maliyetleri %29 daha fazladır. Ara malı maliyetlerindeki yükseklik ise sadece 5 puandır. Başa baş olan alan enerjidir.
Bu tablo bize şunu haykırıyor: Küresel düzeyde fiyatlanan ara malı maliyetlerinde rakiplerimizle kafa kafaya gitsek de, iş kendi iç dinamiklerimize yani finansman ve ücrete gelince rakiplerimizden fersah fersah kopuyoruz. Bu oyununun sonu ise kaçınılmaz bir pazar
Enflasyon: Tüm kötülüklerin anası
Burada zihinleri kurcalayan o kritik soru devreye giriyor: Bizim sorunumuz gerçekten rekabet edememek mi, yoksa tüm dengeleri bozan enflasyonun kendisi mi?
Görünen o ki; Türkiye’de rekabet gücü kaybı bir "sebep" değil, bir "sonuç"tur. Asıl mesele, ekonominin tüm hücrelerine sirayet eden yüksek enflasyondur. Rekabet gücü kaybı, enflasyon canavarının sadece bir yan etkisidir. Enflasyonun sıçraması ile rekabet gücünün erimesi arasındaki o kusursuz paralellik, temel sorunun makroekonomik istikrarsızlık olduğunu kanıtlıyor.
Ara malı maliyetlerindeki küresel fiyat artışlarına bir de içerideki kur ve enflasyon baskısı eklenince, Türk ihracatçısı için "fiyat tutturmak" imkansız bir denkleme dönüştü. Rekabet gücü kaybı dediğimiz şey, aslında enflasyonun üretim maliyetlerini rakiplerimizden çok daha hızlı yukarı itmesinden başka bir şey değil.
Enflasyonun dizginlenemediği bir ekosistemde, sanayiciden inovasyon yapmasını, katma değer üretmesini veya pazar payını korumasını beklemek, fırtınanın ortasında mum yakmaya benzer. Verimlilik artışı bile bu enflasyonist gürültünün içinde kaybolup gidiyor.
Bir madalyonun iki yüzü
Rekabet gücünü artırmak için "yapısal reformlar" veya "teknolojik dönüşüm" gibi süslü cümleler kurmadan önce, masadaki yangını söndürmek zorundayız. Enflasyonun tek haneye inmediği, öngörülebilirliğin sağlanmadığı bir ortamda ne ara malı maliyeti düşer ne de finansman yükü hafifler.
Bugün Türkiye'nin asıl sorunu madalyonun iki yüzü gibidir. Ön yüzünde "nasıl daha rekabetçi oluruz?" sorusu varken madalyonun arka yüzünde "enflasyon canavarını nasıl hapsederiz?" vardır. Bu canavar ortadayken ihracatçının kâr marjını da sanayicinin geleceğini de yutmaya devam edecektir.
Unutmayalım; enflasyonun yüksek olduğu yerde rekabet gücü sadece bir hayaldir.
"Enflasyon, yasasız vergilemedir." Milton Friedman