Ankara'daki NATO Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik temasların yapıldığı bir toplantı olmadı. Zirvede verilen siyasi mesajlar, özellikle Donald Trump'ın açıklamaları Washington-Ankara hattında uzun süredir kilitli duran bazı dosyaların yeniden açılabileceğini gösterdi. Ancak bundan sonraki süreçte beklentileri doğru yönetmek gerekiyor.
Çünkü CAATSA yaptırımları, F-35 programı, F-16 tedariki, F-16 modernizasyon kitleri ve KAAN'ın motor ihtiyacı aynı paketin parçaları gibi görünse de her biri farklı hukuki ve siyasi mekanizmalara bağlı. Dolayısıyla hepsinin aynı hızda sonuçlanmasını beklemek gerçekçi olmaz.
Önümüzdeki dönemde en hızlı ilerleyecek ve Türkiye’nin faydasına olacak dosya, KAAN'ın ilk seri üretiminde kullanılacak GE F110 motorlarının tedariki olacak. Ardından F-16 Block 70 teslimatları ve mevcut filonun modernizasyonu gelecek.
CAATSA yaptırımlarında ise kademeli bir yumuşama görülebilir. F-35 dosyası ise Kongre'nin ve Pentagon'un yaklaşımı nedeniyle en uzun sürecek başlık olmaya devam edecek. Ayrıca Türkiye F-35 programına geri döndüğünde yeni şartlar ve yeni maliyetlerle karşılaşabilir.
Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği milli savunma projeleri düşünüldüğünde bu tablo aslında Ankara açısından büyük bir risk oluşturmuyor. Çünkü Türkiye artık sadece dışarıdan platform satın alan bir ülke değil; kendi savaş uçağını, radarını, elektronik harp sistemini ve mühimmatını geliştiren bir savunma ekosistemine sahip.
NATO'nun 50 Milyar Dolarlık Tedariki
NATO’nun Ankara Zirvesi’nde duyurduğu yaklaşık 50 milyar dolarlık yeni savunma tedarik programı, tek bir silah alımından değil; önümüzdeki beş yılda hayata geçirilecek çok sayıda ortak proje ve siparişten oluşuyor.
Program kapsamında AWACS filosunun yenilenmesi, insansız hava araçları ve karşı-drone sistemleri, uzun menzilli mühimmatlar, hava savunma sistemleri, radar ve elektronik harp kabiliyetleri ile havada yakıt ikmal ve askeri nakliye uçaklarına yatırım yapılması planlanıyor.
Türkiye ise özellikle İHA-SİHA’lar, mühimmat, radar, elektronik harp ve deniz platformları alanındaki üretim kapasitesiyle bu büyük tedarik programından pay almayı hedefliyor.
Baykar, ASELSAN, Roketsan, TUSAŞ, STM ve diğer savunma şirketleri artık yalnızca Türkiye'nin ihtiyaçlarını karşılayan üreticiler değil; NATO standartlarında ürün geliştiren ve ihracat yapan küresel oyuncular hâline geldi. Bu şirketlerimizin aynı zamanda yurt dışında ortaklıkları da bulunuyor.
Ancak bu pastadan alınacak pay, teknik yeterlilik kadar siyasi gelişmelere ve rekabete de bağlı olacak. Bu yarışta Lockheed Martin, RTX, Leonardo, Saab, Rheinmetall, BAE Systems gibi dev şirketler yer alacak. Ancak her şeye rağmen Türkiye'nin NATO içindeki konumu güçlendikçe ve Avrupa güvenlik mimarisindeki rolü daha fazla kabul gördükçe, Türk şirketlerinin ortak üretici ve ana yüklenici olarak yer alma ihtimali de artacak gibi görünüyor.
MURAD AESA Radarı F-16'lara Seviye Atlattı
Bugün kamuoyunda daha çok yeni alınacak F-16 Block 70 uçakları konuşuluyor. Oysa Türkiye açısından belki de daha önemli proje, mevcut F-16 filosunun millileştirilmesidir.
Türkiye'nin son yıllarda gerçekleştirdiği en önemli milli projelerden biri ise kamuoyunda yeterince konuşulmayan MURAD AESA radarıdır. Öyle ki bu gelişme, TSK filosunda bulunan F-16’ları 4,5 nesil seviyesine yaklaştırıyor. Çünkü bu radar yalnızca F-16'nın önüne yeni bir anten takılması anlamına gelmiyor. Aslında uçağın “gözünü” ve görev bilgisayarlarını tamamen değiştiriyor.
ASELSAN tarafından geliştirilen MURAD AESA, klasik mekanik taramalı radarların yerine elektronik huzme yönlendirme teknolojisini kullanıyor. Böylece radar anteni hareket etmeden aynı anda çok sayıda hedefi takip edebiliyor, hava-hava ve hava-yer görevlerini eş zamanlı icra edebiliyor, elektronik karıştırmaya karşı çok daha dirençli çalışıyor ve hedefleri daha uzun menzilden tespit edebiliyor.
Daha da önemlisi MURAD, ÖZGÜR modernizasyonu kapsamında geliştirilen milli görev bilgisayarı, elektronik harp sistemi ve milli mühimmatlarla birlikte çalışıyor. Bu sayede F-16’larımız GÖKDOĞAN ve gelecekte GÖKHAN gibi milli hava-hava füzelerini tam kapasite kullanabilecek, HGK, KGK, SOM ve TEBER gibi mühimmatları daha etkin şekilde yönlendirebilecek. Aynı anda çok sayıda hedefi takip edip angaje olabilecek ve elektronik harp ortamında çok daha yüksek hayatta kalma kabiliyeti kazanacak. Kısacası MURAD, F-16'nın savaşma biçimini değiştirmiş durumda.
ÖZGÜR modernizasyonu kapsamında F-16 Block 30 uçaklarına MURAD AESA radarı, milli görev bilgisayarı, açık mimari aviyonikler, milli elektronik harp sistemleri ve yerli mühimmat entegrasyonu kazandırılıyor. Kabiliyet açısından modern 4,5 nesil savaş uçakları seviyesine yaklaşıyor. ABD’den alınacak yeni F-16'ların teslimatının üretim yoğunluğu nedeniyle gecikmesi de böylece telafi edilmiş olacak.
Ayrıca F-35 programının geleceği hâlâ siyasi pazarlıklara bağlı. KAAN'ın seri üretime geçmesi de belirli bir takvime bağlı olduğu için aradaki boşluğu ÖZGÜR modernizasyonunun doldurması Türkiye için çok değerli olacaktır.
Bu nedenle NATO Zirvesi'nin ardından konuşulması gereken yalnızca CAATSA ya da F-35 değil. Asıl mesele, Türkiye'nin kendi geliştirdiği teknolojiler sayesinde dışa bağımlılığı azaltarak hava gücünü adım adım millileştirmesi olacaktır. Kanaatimce Ankara'nın son yıllarda attığı en stratejik adım da bu dönüşüm sürecidir.
İhracatla Savunma Sanayii Finansmanı Sağlanabilir mi?
Bugün için savunma sanayiinin yalnızca ihracat gelirleriyle tamamen finanse edilmesi kolay görünmüyor. Ancak envantere giren ve önümüzdeki yıllarda hizmete alınacak platformlar dikkate alındığında Türkiye’nin bu alanda önemli bir eşiğe yaklaştığını söylemek mümkün.
TUSAŞ’ın bu yıl Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine teslim edeceği 22 adet HÜRKUŞ-B, bu sürecin ilk önemli adımlarından biri olacak. Bu uçakların uluslararası pazarda başarı yakalaması hâlinde yalnızca ihracat geliri artmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin eğitim uçağı alanındaki rekabet gücü de güçlenecek. Gelecek yıl envantere girecek HÜRJET ise çok daha büyük bir potansiyel taşıyor. Sadece bu iki platformun ihracat başarısı bile TUSAŞ açısından yeni bir finansman döneminin kapısını aralayabilir.
Milli muharip uçak KAAN’ın 2028’de envantere girmesi, ardından TRMotor ve TEI’nin yerli motor projelerinde beklenen olgunluğa ulaşması hâlinde, 2030’lu yıllarda Türk savunma sanayiinde çok farklı bir tablo ortaya çıkabilir.
Bugün sektörün finansmanı büyük ölçüde üç temel kaynağa dayanıyor: Devlet bütçesi ve Savunma Sanayii Destekleme Fonu, Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik kurumlarının siparişleri ile ihracat gelirleri. Baykar, TUSAŞ, ASELSAN, ROKETSAN ve HAVELSAN gibi şirketler ihracattan elde ettikleri kaynaklarla yeni Ar-Ge projelerine daha fazla yatırım yapabiliyor. Özellikle İHA ve SİHA satışları, sektörün kendi kendini finanse etme kapasitesini ciddi ölçüde artırmış durumda.
Bununla birlikte, KAAN, denizaltı, hava savunma sistemleri, radar ve yerli motor projeleri gibi yüksek teknoloji gerektiren alanlar hâlâ uzun vadeli ve milyarlarca dolarlık yatırımlara ihtiyaç duyuyor. Dünyadaki örneklerde olduğu gibi Türkiye’de de devlet desteği bir süre daha belirleyici olmaya devam edecek.
Ancak savunma sanayiinde sürdürülebilirliği belirleyen asıl unsur, ihraç edilen ürünlerin miktarından çok teknolojik derinliğidir. Türkiye, yalnızca İHA ve zırhlı araç değil; motor, elektronik harp sistemleri, radar, hava savunma ve savaş uçağı gibi yüksek katma değerli ürünlerde de güçlü bir üretici konumuna gelebildiği ölçüde sektörün kendi finansmanını oluşturma kapasitesi artacaktır.
Türkiye bu dönüşüm yolunda önemli mesafe kat etti. Yüksek teknoloji ürünlerinin payı arttıkça, savunma sanayiinin ihracatla kendi büyümesini finanse ettiği yeni bir dönemin kapıları da aralanacaktır.