Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Güntay Şimşek Yabancı otomobil yasak, ya şebeke?

        Savunma sanayii şirketlerimizin bazı yabancı elektrikli otomobillere yönelik aldığı tedbir, uzun zamandır dikkat çekmeye çalıştığım daha büyük bir konuyu yeniden gündeme taşıdı. TEI Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit, ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN ve TEI’de uygulanan kısıtlamanın gerekçelerini anlatırken araçların kameralarına, sensörlerine ve kontrolü kendilerinde olmayan yazılımlarına dikkat çekiyor. Araçların hangi verileri topladığı ve bunları nereye aktardığı elbette önemli. Ancak aynı hassasiyeti tesislerde kullanılan telefonlar, bağlanılan haberleşme şebekeleri ve bilgilerin geçtiği altyapılar için de göstermemiz gerekiyor.

        REKLAM

        Bu tartışma benim için yeni değil. Daha 2019 yılında ULAK üzerine kaleme aldığım yazıda, nesnelerin internetinin yaygınlaşmasıyla siber güvenliğin ülkelerin en önemli meselelerinden biri hâline geleceğini vurgulamıştım. Türkiye’nin kendi baz istasyonunu geliştirebilmesinin önemine dikkat çekerken, teknolojiye hâkim olmadığınız ve kontrol edemediğiniz bir haberleşme altyapısında güvenliği sağlamanın güçlüğünü anlatmıştım. Ardından 2022’de ULAK’ın ihracata başlamasını da bu açıdan değerlendirmiştim. Çünkü haberleşme teknolojisi geliştirebilmek, ekonomik değerinin yanında ülkenin güvenliği ve hareket kabiliyeti bakımından da önem taşıyor.

        REKLAM

        Bugün otomobiller üzerinden yürüyen tartışma da aynı soruya çıkıyor: Kritik veriler kimin kontrolünde? Bir savunma tesisine giren aracın çevresini kaydetme ihtimalini değerlendiriyorsak, o tesisin içerisindeki telefonların, modemlerin, kablosuz ağların ve haberleşme sistemlerinin güvenliğini de aynı bütünlük içinde ele almalıyız. Üstelik mesele yalnızca elektrikli otomobillerle sınırlı değil. Benzer bağlantı ve veri toplama özelliklerine sahip diğer araçlar için de hangi bilginin toplandığı, kimlerin erişebildiği ve uzaktan müdahale yetkisinin kimde olduğu önem taşıyor.

        Bu sebeple yıllardır ULAK’ı önemsiyorum. Ancak üzülerek görüyorum ki Türkiye'nin stratejik teknoloji projelerinden biri olan ULAK, bugün kamuoyunun ve sektörün gündeminde hak ettiği yeri bulamıyor. Bir dönem baz istasyonu teknolojisinde Türkiye'yi farklı bir noktaya taşıyacak proje olarak anlatılan ULAK, son yıllarda geri planda kalmış görünüyor. Oysa haberleşme altyapısında dışa bağımlılığı azaltma hedefi bakımından önemi ortadan kalkmış değil. Daha da dikkat çekici olanı, yıllardır konuştuğumuz bu teknolojiyi en yakın ve en doğal kullanım alanlarımızdan biri olan KKTC'ye dahi taşıyamamış olmamız. 30 Eylül 2022 tarihli "Millî ve yerlisi varken KKTC'ye de yabancı dayatılıyor!" başlıklı yazımda bu konuya dikkat çekmiş, ihale süreçlerinde yerli teknolojilere ne kadar alan açılacağını sorgulamıştım. Aradan geçen yıllara rağmen ULAK’ın KKTC’de hâlâ bir Türkiye Varlık Fonu şirketi olan Turkcell tarafından kullanıma alınmamış olması, Türkiye’nin haberleşme teknolojilerinde karşı karşıya olduğu temel sorunu da ortaya koyuyor. Teknolojiyi geliştirmek kadar kullanmak ve yaygınlaştırmak da önemli.

        REKLAM

        Geçtiğimiz aylarda 5G sürecini değerlendirirken de aynı soruyu sormuştum: “5G’nin ne kadarı milli, yerli, ithal olacak?” Çünkü mesele baz istasyonu kurmakla bitmiyor. Çekirdek şebekeden yönetim yazılımlarına, bakım süreçlerinden uzaktan erişim yetkilerine kadar sistemi anlayabilmek, denetleyebilmek ve gerektiğinde müdahale edebilmek gerekiyor. Bir ürünün Türkiye’de monte edilmesiyle tasarımına ve yazılımına hâkim olunması arasında önemli fark var. Yerlilik kriterlerinin bu ayrımı gözetmesi, verilen taahhütlerin de sahadaki karşılığının izlenmesi lazım.

        Huawei üzerinden yıllardır yaşanan tartışmaların bize anlattığı da bu. Güvenlik endişeleriyle küresel teknoloji rekabeti iç içe geçmiş durumda. Türkiye’nin yapması gereken, bütün tedarikçilere uygulanacak açık ve denetlenebilir güvenlik şartları belirlerken kendi teknolojisini geliştirecek alanı da korumak. Turkcell, Türk Telekom ve Vodafone’un tedarik tercihleri bugünkü yatırım maliyetlerini etkilediği kadar, gelecekte hangi teknolojiye ne ölçüde bağımlı kalacağımızı da belirliyor. ULAK ve yerli yazılım şirketleri bu sebeple yalnızca birer satın alma alternatifi olarak görülmemeli.

        REKLAM

        Telefon tarafında da benzer bir ihtiyaç söz konusu. 18 Ağustos’ta yayımlanan “Yerli telefonda gözden kaçan büyük fırsat!” başlıklı yazımda, asker, polis, kamu görevlileri ve kritik tesis çalışanları için farklı bir cihaz yaklaşımını gündeme getirmiştim. Kurum tarafından yönetilebilen, gerektiğinde kamerasız üretilebilen, uygulamaları sınırlandırılabilen ve güvenli haberleşme sistemleriyle çalışabilen cihazlardan söz ediyorum. ASELSAN’ın haberleşme ve kriptoloji birikiminin bu alana taşınması, Türkiye’ye tüketici elektroniğinin ötesinde bir kabiliyet kazandırabilir.

        Elbette yerli olmak tek başına güvenlik garantisi değil. Yerli veya yabancı her ürünün denetlenebilir olması, yazılım güncellemelerinin ve erişim yetkilerinin kontrol altında tutulması gerekir. Ancak bu kabiliyeti geliştirmeden yalnızca belirli markaları tartışarak da sonuca ulaşamayız. Savunma tesislerine hangi otomobillerin gireceğini değerlendirirken telefonları, yapay zekâ platformlarını, bulut hizmetlerini ve haberleşme altyapısını aynı güvenlik anlayışıyla ele almalıyız. Bütün bu tartışmaların merkezindeki soru ise değişmiyor: Türkiye kritik teknolojilerin ne kadarına gerçekten hâkim?

        REKLAM

        ****

        Rusya-Ukrayna savaşında yeni hedef veri merkezleri…

        Rusya-Ukrayna savaşında bugüne kadar enerji santrallerinin, rafinerilerin, limanların ve lojistik merkezlerinin vurulmasını konuştuk. Savaşın cephe gerisindeki bedelini yakıt, elektrik, tedarik zinciri ve ulaşım üzerinden okuduk. Artık bu listeye dijital ekonominin kalbi olan veri merkezleri de ekleniyor. Üstelik bilgisayar başından yapılan bir siber saldırıdan değil, sunucuların bulunduğu binaların doğrudan insansız hava araçlarıyla vurulmasından söz ediyoruz.

        Ukrayna’nın, Rus teknoloji şirketi Yandex’in Sasovo, Kaluga ve Vladimir’deki veri merkezlerine 8–11 Ekim arasında düzenlediği saldırılar, savaşın dijital altyapı üzerindeki etkisini daha görünür hâle getirdi. Şirketin açıklamalarına göre iki merkezde faaliyetler durdu, Kaluga’daki altyapı kısmen devre dışı kaldı. Ardından Sberbank’ın Saratov bölgesinde inşa edilen veri merkezi de hedef alındı. Ukrayna, operasyonları Rusya’nın kendi veri tesislerine yönelik saldırılarına karşılık olarak açıklıyor. Ancak sonuçları, bu merkezlerden hizmet alan işletmeleri ve milyonlarca insanı da ilgilendiriyor.

        REKLAM

        Çünkü veri merkezleri yalnızca internet sitelerinin barındığı binalar değil. Ödeme sistemlerinden ulaşım uygulamalarına, bulut hizmetlerinden yapay zekâ çalışmalarına kadar modern ekonominin pek çok faaliyeti bu altyapılara dayanıyor. Kullanıcıya soyut görünen “bulut”, gerçekte enerjiye, bağlantı hatlarına ve korunması gereken fiziksel tesislere bağlı. Nitekim Yandex’in bazı hizmetlerinde kesintiler yaşandı. Bu, Rusya’nın bütün iletişim altyapısının çöktüğü anlamına gelmiyor; ancak bir tesisteki hasarın farklı hizmetlere yansıyabilmesi, yedekleme ve süreklilik planlarının önemini gösteriyor.

        Türkiye’nin de bu gelişmeyi uzak bir savaşın teknik ayrıntısı gibi görmemesi gerekiyor. Veri merkezlerine yatırım yapmak, veriyi ülke içinde tutmak ve yerli bulut kapasitesini büyütmek önemli. Fakat bir merkez devre dışı kaldığında yedeğinin ne kadar sürede çalışacağı, aynı enerji ve bağlantı kesintisinden etkilenip etkilenmeyeceği de baştan planlanmalı. Verinin kopyasının bulunması, hizmetin kesintisiz sürdürülebileceği anlamına gelmiyor.

        REKLAM

        Bu nedenle coğrafi olarak ayrılmış yedek veri merkezleri, alternatif bağlantılar ve dayanıklı enerji altyapısı birlikte ele alınmalı; hizmetlerin yedek merkezlere aktarılması düzenli olarak sınanmalı. Rusya-Ukrayna savaşı, dijital egemenliğin veriyi ülkede tutmanın yanında, savaşta ve krizde o veriye erişimi ve hizmetlerin sürekliliğini sağlayabilmeyi de gerektirdiğini gösteriyor.

        ****

        Doktor dayanışması hastanın hakkından önemli mi?

        Manisa'da safra kesesi ameliyatında karnında gazlı bez unutulan Serap Konuşkan'ın yaşadıklarını okuyunca, eşimin özel bir hastanede geçirdiği tiroid ameliyatı sonrasında yaşadığımız sıkıntıları hatırladım. Konuşkan'ın başına gelenler yargıya taşınmış. Biz ise yaşadıklarımızın gerçek nedenlerini yıllardır öğrenmeye çalışıyoruz.

        REKLAM

        Eşim, 2004 yılından itibaren tiroid rahatsızlığı sebebiyle takip ediliyordu. 27 Eylül 2022'de ameliyat oldu. Ancak ameliyat sonrasında nefes alma güçlüğü, boğaz ağrısı, yutma problemleri ve ameliyat bölgesinde kanama gibi ciddi sıkıntılar başladı. Şikâyetlerimizi defalarca iletmemize rağmen tatmin edici cevaplar alamadık.

        Daha sonra eşimin ses tellerinden birinin çalışmadığını öğrendik. Üstelik bu önemli sorunun nedenini söz konusu hastanedeki doktorlardan değil, başka hastanelerde görüştüğümüz, alanlarında uzman üç ayrı profesörün değerlendirmeleriyle anlamaya başladık. Bizi asıl rahatsız eden, ameliyat sonrasında ortaya çıkan sağlık sorunları kadar, bunların nedenlerinin açıkça anlatılmamasıydı.

        REKLAM

        Dahası var. Konuştuğumuz doktor, ameliyatımızdan önce belinden operasyon geçirdiğini ve uzun süre ayakta kalmakta zorlandığını bizzat söylemişti. Ameliyat sonrasında bizi başka bir cerrahla tanıştırması ve yaşanan gelişmeler, eşimin ameliyatında kendisinin ne ölçüde aktif görev aldığı konusunda ciddi şüpheler oluşturdu. Bu durumu hastane yönetimine defalarca ilettik. Ameliyatı fiilen kimin gerçekleştirdiğini ve hangi doktorun hangi aşamada görev aldığını öğrenmek istedik. Ancak şüphelerimizi giderecek somut bir açıklamayı halen daha alamadık.

        Hastane yönetimine sorularımızı, yaşadığımız sorunları ve endişelerimizi aktardık. Fakat sonuç değişmedi. Bizde oluşan izlenim, doktorların meslektaşlarını koruma refleksinin hastanın gerçeği öğrenme hakkının önüne geçtiğiydi.

        REKLAM

        Elbette her ameliyatın riski var. Her komplikasyon doktor hatası anlamına gelmez. Ancak ameliyat sonrasında ortaya çıkan bir sorunun nedenini öğrenmek, hastanın en temel hakkıdır. Doktorların birbirlerini koruma anlayışı, hastanın bilgi edinme hakkını engelleyen bir dayanışmaya dönüşmemeli.

        Türkiye'nin en yüksek sağlık hizmeti ücretlerinin alındığı, en iyi hastaneler arasında gösterilen bir kurumda bile böyle bir tecrübe yaşanabiliyorsa sağlıkta denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik konularını daha ciddi tartışmamız gerekiyor. Hastanelerin itibarı, doktorların unvanları ve mesleki dayanışma, hastanın sağlığından ve gerçeği öğrenme hakkından daha önemli olabilir mi?