Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Şiddet denildiğinde aklımıza hep fiziksel olanı, geniş kapsamda da patlayan bombalar, yıkılan şehirler, namlulardan çıkan mermiler ve dökülen kan gelir.

        Ama bir yandan da günümüzde sinsice, derine işleyen ve yüzyıllar boyunca etkisini sürdüren şiddet türü görünmez şekilde ilerliyor.

        Epistemik şiddetten bahsediyorum.

        Gündelik hayatta pek üzerinde durmadığımız bu kavram, aslında tam da şu anımızı, bizim dünyayı ve kendimizi nasıl algıladığımızı, neye inanıp neyi reddettiğimizi belirleyen devasa bir tahakküm mekanizmasını anlatıyor.

        Nedir bu epistemik şiddet peki?

        En yalın ve çarpıcı haliyle, bir insanın, bir toplumun veya koca bir coğrafyanın kendi bilgisini, kendi gerçeğini ve varoluşunu dile getirme hakkının elinden sistematik olarak alınmasıdır, diyor kaynaklar.

        Karşınızdaki egemen gücün, sizi bir bilen olarak kabul etmemesi, size konuşma, kendinizi kendi kavramlarınızla ifade etme imkânı tanımamasıdır, epistemik şiddet.

        Batı dünyası işte yüzyıllardır bütün dünyaya tam olarak bunu yapıyor. Kendi ürettiği bilgiyi ve rasyonaliteyi yegâne evrensel doğru olarak dayatırken, Asya'nın, Afrika'nın veya Orta Doğu'nun (Batı Asya’nın) bilgi sistemlerini ilkel, batıl, geleneksel ya da geçersiz olarak itibarsızlaştırıyor.

        Bu sistemde bu coğrafyaların hikayesi ve tarihsel tecrübesi, onların kurduğu bu kibirli sahnede ancak bir dekor veya incelenecek birer nesne olabiliyor.

        Sırf kimliğinizden, inancınızdan veya coğrafyanızdan dolayı sözünüze değer verilmez, itibarınız sıfırlanır.

        Çok daha trajik olanı ise yaşadığınız acıyı, uğradığınız zulmü anlatacak kelimelerin ve kavramların bile egemenler tarafından dilinizden ve kültürünüzden söküp alınmasıdır. Kendi derdinizi anlatacak aracı bulamazsınız, çünkü o araçlar daha önce yok edilmiştir.

        Sömürgecilik sadece toprakları işgal etmiyor, bizim dünyayı anlamlandırma kapasitemizi, topyekûn zihnimizi işgal ediyor.

        Askerler çekilip bayraklar değiştiğinde klasik anlamda sömürgecilik bitti sanıyoruz ama durum tam olarak öyle değil.

        Dünyanın birçok bölgesinde fiziki işgal bitmiş olabilir ama o hiyerarşiyi, o ırkçı sınıflandırmayı kuran Batı’nın sömürgeci anlayışı zihinlerimizde, üniversitelerimizde, kurumlarımızda tıkır tıkır işlemeye devam ediyor.

        Nereden mi geldim bu konuya?

        Geçtiğimiz hafta Dünya Dekolonizasyon Forumu İstanbul’da gerçekleşti. NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Esra Albayrak da Forum’un açılışında, bu zihinsel hegemonyanın köklerine ve felsefi altyapısına dair çok ufuk açıcı bir değerlendirme yaptı.

        Çok kısa bir bölümü sosyal medyada da paylaşıldı ve epeyce ilgi gördü. Bence tamamını dinlemelisiniz. Dekolonizasyon hakkında çok sarih bir dille derinlikli bir konuşma yaptı.

        https://www.youtube.com/watch?v=hNs_iYpw4U8

        Albayrak, modern Batı felsefesinin kendini her türlü tarihsel ve coğrafi bağdan azade, sözde tarafsız mutlak bir otorite gibi sunmasını çok isabetli bir şekilde sıfır noktası kibri tanımlamasıyla hatırlattı.

        Kendini evrenin ve doğrunun tek merkezine koyup geri kalan herkesi ötekileştiren bu yıkıcı kibre karşı nasıl durulması gerektiğini de çok net bir çerçeveyle ortaya koydu.

        Batı’nın dünyayı kan gölüne çeviren beyaz adamın yükü narsisizmine tepki olarak bir siyah adamın yükü uydurmanın bizi bir yere götürmeyeceğini, aksine tüm ırksal veya bölgesel saplantıları aşan ortak bir insanın yükünü omuzlamamız gerektiğini vurguladı.

        Peki, biz bu durumun ne kadar farkındayız?

        Lafı hiç eğip bükmeden açıkça özeleştiri yaparak başlayalım. Türkiye gibi hiçbir zaman klasik anlamda sömürge olmamış ülkeler de biz hiç sömürge olmadık kalkanının arkasına sığınıp bu korkunç zihinsel işgal görmezden gelebiliyor.

        Oysa eğitim sistemimizden üniversitelerimize, medya dilimizden popüler kültürümüze kadar müthiş bir zihinsel kolonyalizm ağıyla çepeçevre sarılmış durumdayız. Bununla farkında ya da farkında olmayarak bir nebze mücadele ediyoruz. Bunu sadece Türkiye için söylemiyorum elbette.

        Ancak dünyanın geri kalanında olduğu gibi bizde de üretilen bilgi çoğu zaman Batı'da üretilen bilginin kötü bir distribütörü olmaktan öteye geçemiyor maalesef.

        Kendi dilinle, kendi inancınla, kendi tarihsel tecrübenle dünya sahnesinde var olmaya kalktığında ise sesin duyulmuyor.

        Çünkü sana dayatılan şey belli.

        Önce benim kurguladığım kelimelerle, benim evrensel diye kodladığım, meşrulaştırdığım Batılı rasyonalitemle konuşacaksın.

        Yoksa ne mi olur?

        İtibarsızlaşırsın, ötekileştirilirsin, önemsizleştirilir ve değersizleştirilirsin. Yani aslında var olma şansın kalmaz.

        İşin en vahim ve tehlikeli tarafı ise bu epistemik şiddetin bugün dijital platformlar ve yeni nesil algoritmalar üzerinden yepyeni ve çok daha sinsi bir boyuta taşınmış olmasıdır. Daha önce de bu köşede birçok kez değindiğim enfokrasi ya da dijital feodalizm tehlikesi tam olarak burada gizli.

        O devasa veri şirketleri, yapay zeka modellerini ve algoritmaları tamamen Batı-merkezli, sömürgeci ön yargılarla eğitiyorlar.

        Gündelik hayatta elinizden düşürmediğiniz o ekranlar, filtreler ve arama motorları üzerinden zihinlerimiz, neyin doğru neyi yanlış bileceğimizi, kimin mağdur kimin zalim olduğunu her gün yeniden kendilerine göre kodluyorlar.

        Algoritmalar birer dijital cellat gibi çalışarak, sadece Batı'nın imajını ve tezlerini parlatıyor, Küresel Güney'in, Afrika'nın, Asya'nın ve mazlumların sesini sistematik olarak bastırıyor.

        Bu şirketler ifade özgürlüğü ve şeffaflık maskesi altında kendilerini insanlığın standart belirleyicisi olarak sunuyor ama aslında bir zihinsel sömürü düzenini kusursuzca işletiyorlar.

        Bugün Gazze'de şahit olduğumuz o korkunç, o kalpleri donduran vahşi soykırım, teorik gibi görünen bu anlattıklarımın kanlı canlı bir tezahürü elbette.

        Orada sadece bedensel bir imha ve sadece binaların yıkılması yok. Orada koca bir halkın tarihinin, kültürünün ve ontolojik olarak yaşama hakkının geçersiz kılınması var. İşte bu yüzden Esra Albayrak’ın konuşmasında hatırlattığı üzere, işgalci gücün savunma bakanı kameraların karşısına çıkıp dünyanın gözünün içine baka baka Filistinliler için insansı hayvanlarla savaşıyoruz deme cüretini gösterebiliyor.

        Bu kibri, bu hastalıklı cüreti nereden buluyorlar peki?

        Yüzlerce yıldır kendinden olmayanı, kendi medeniyetinden olmayanı insandan biraz daha aşağı görebilirim diyen o zehirli epistemik gelenekten geliyorlar. Bu cüreti biyolojik ve kültürel ırkçılığı aklayan o sömürgeci felsefe mirasından buluyorlar.

        Ana akım Batı medyasının Gazze'yi sunuş biçimini hepimiz çok iyi biliyoruz. Çok yazdık, çok konuştuk.

        Kurbanlar anonim birer rakam, işgalciler ise meşru müdafaa yapan medeni aktörler olarak çerçevelendi hep. Hakikati kendi çıkarlarına göre eğip büktüler, ürettikleri dezenformasyon ve imajı da gerçekliğin ta kendisiymiş gibi dayattılar.

        Kendi anlattıkları hikayenin mutlak doğru olduğuna o kadar eminler ki, ötekinin yaşama hakkını bile bu hikayenin içindeki bir figüranlık statüsüne indirgiyorlar.

        Peki, bu cendereden, bu boğucu kuşatmadan nasıl çıkacağız?

        Çözüm, kurumların adını değiştirmekle ya da üniversitelerdeki okuma listelerine birkaç Afrikalı veya Asyalı yazar ekleyip dekolonyal-yıkama yapmakla çözülecek kadar basit değil maalesef.

        Bize köklü bir zihinsel uyanış, radikal bir epistemik itaatsizlik lazım.

        Bize dayatılan, ilerleme masallarıyla süslenmiş o sözde evrensel yalanlardan bağlantıyı kesmek ve hayatı kendi kavramlarımızla düşünmeye başlamak zorundayız.

        Küresel çapta dijital ekosistemimizi, kendi medyamızı, kendi bilgi ve düşünce üretim merkezlerimizi kurmak, daha adil, daha insani ve çok merkezli bir dünyayı inşa etmek mecburiyetindeyiz.

        Zira daha önce de yazdığım gibi, kendi hikayesinin sahibi olamayanlar, hakikatin de sahibi olamazlar. Bize dayatılan o sahte gerçeklik imajlarına ve algoritmik manipülasyonlara teslim olmayıp kendi hakikatimizi tüm dünyaya haykırdığımızda, işte o zaman hem sınırlarımızdaki hem de zihinlerimizdeki prangaları da kırmış olacağız.

        Aksi takdirde, varlığımızı başkalarının ekranlarından, onların çizdiği sınırlardan ve onların merhametinden okumaya mahkum kalırız.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın varlığı işte tam da bu noktada hem Türkiye hem de bu kolonyal zihniyete karşı durmaya çalışan insanlar için bir umuttur. Zira bu meseleyi sorunsallaştıran, siyasetiyle, pratiğiyle bu meseleyi merkezi bir duruş haline getiren, neredeyse yaptığı her konuşmada her gün bize dekolonizasyon fikrini aşılayan küresel bir liderin varlığı dünya için önemli bir şanstır. Türk milletinin bu itirazı, bu direnişi, bu mücadeleyi yıllardır desteklemesi bu şansın kıymetini bildiğini de çok açık gösteriyor mu zaten? Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir sözü işte bu yüzden anlamlı değil midir?

        Dünya Dekolonizasyon Forumu bize bu fikirleri yeniden düşünme, üzerine çalışma ve daha fazla gündem yapmak için bir zemin ve bir çerçeve sundu. Çok değerli isimler çok önemli konuşmalar yaptılar bu toplantılarda. Enstitü Sosyal’e ve emeği geçen herkese bu konuyu yeniden düşünme fırsatı verdikleri için teşekkür etmek gerekiyor.