Temmuz 2025'te İsrail Savunma Bakanlığı, sessiz sedasız bir ihaleye çıktı. Belge, dışarıdan bakıldığında sıradan bir eğitim sözleşmesine benziyordu.
Üniversite kökenli akademisyenler, askerî personele bir dizi kurs verecekti. Ama belgenin detayları ortaya çıktığında meselenin tam olarak böyle olmadığı rahatlıkla görülüyordu.
Kursların adı, etki operasyonları ve bilinç mühendisliğiydi. Müfredat hem İsrail içinde hem de dışındaki hedef kitlelerin tutum ve davranışlarını şekillendirmeyi amaçlıyordu.
İhaleye göre program yılda sekiz kurs sunacaktı. Üçü etki operasyonlarına, ikisi etki istihbaratına, üçü ise çevrimiçi aktivist yetiştirmeye ayrılmıştı.
Öğretim elemanı olabilmek için etki, bilinç, terörizm veya kitle iletişimi alanında doktora ya da profesörlük unvanı şart koşulmuştu.
Müfredatın içeriği ise oldukça dikkat çekiciydi. Katılımcılara psikolojik harp, propaganda, dezenformasyon ve meşruiyet teknikleri öğretilecekti. Bunlara ek olarak deepfake (yapay zeka ile sahte videolar üretmek) kullanımı, kültürel kodlar üzerinden hedef kitle analizi ve kampanya planlaması ders programında yer alıyordu.
En çarpıcı modül “Kara Şapka” tekniklerine ayrılmıştı. Bu terim, siber suç, siber savaş veya diğer kötü niyetli faaliyetlerle ilgili Facebook ve Google gibi şirketlerin kurallarını aşan manipülasyon yöntemlerini tanımlamak için kullanılıyor.
Belge bunu açıkça şöyle ifade ediyordu. “Facebook ve Google'ı bypass eden teknolojik araçlar ve çözümler aracılığıyla gayri meşru içeriklerin dağıtımı ve tanıtımı.”
Bu, şu demekti. İsrail ordusu personeline, ticari reklam şirketlerinin bile yasadışı saydığı için yapmaktan kaçındığı teknikleri öğretmeyi planlıyorlardı. Tabii bunu düşman ülkelerle birlikte kendi vatandaşlarına ve uluslararası kamuoyunu hedef alan kampanyalarda kullanmak için istiyorlardı.
Hepimizin tahmin edeceği üzere İsrail bu ihaleden daha önce başlamıştı bu çalışmalara.
Mesela Mayıs 2021’deki Şomer HaHomot yani Surların Bekçisi adlı askeri operasyonda yapılanlar, bunlardan biriydi.
İsrail ordusu o dönem yine Gazze'yi bombaladığında, cephedeki savaşın yanında bir başka savaş daha yürütüyordu. Dijital platformlarda anlatıyı ele geçirme savaşı. Yani tam olarak dezenformasyon ve algı savaşı.
Ordu sözcülüğü bünyesinde bir kampanya müdürü, “Filistin Terör İçeriğini Yok Et” sloganıyla başlattığı harekette İsrail Ordusu Sözcülüğü’nün, dijital propaganda faaliyetlerini daha önce hiç görülmemiş bir ölçekte denediğini aktarıyor.
Bu dönemde sosyal medyada koordineli içerik kampanyaları yürütüldü. Sahte ya da güçlendirilmiş hesap ağları kullanıldı ve siyasetçilerle etkili kamuoyu figürleri sisteme dahil edildi.
Daha sonra 7 Ekim 2023’te başlayan saldırı dalgasıyla birlikte, İsrail Ordusu Sözcülüğü çok daha agresif ve sistematik propaganda tekniklerine odaklandı.
Mesela Ekim'in sonunda WhatsApp'ta gizemli bir grup kuruldu. İngilizce bir tanıtım mesajıyla kendini “Fact Check - Daily Content” olarak tanıtan bu grup, sıradan bir gerçek/doğrulama platformu görünümündeydi. Bizdeki doğru/yalan hesapları gibi düşünebilirsiniz.
Biz bağımsız bir kuruluşuz, diyordu mesaj. “Hamas ile İsrail arasındaki savaşa dair size içerik sağlamak için buradayız.”
Ordu bu yöntemleri kişisel bilgilendirme alanıyla sınırlı tutmuyordu elbette.
Ekim 2023 ile Aralık 2024 arasında, IDF Sözcülük Birimi, İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşıyla ilgili iddiaları gerçeklik kontrolü (Doğru/Yalan) konusunda bu haber kuruluşu kılıfı altında hem İsrail hem de uluslararası kitleleri hedef alan bir psikolojik operasyon yürüttü. Bu iş için yüz milyonlarca dolar harcadı ve harcamaya devam ediyor.
İsrail ordusunun söylemlerini destekleyen yüzlerce video, Filistin’i haksız gösterecek sahte görüntüler, soykırımı gizlemek için hazırlanan sahte fotoğraflar bu ve bunun gibi platformlar üzerinden yayınlandı. İsrail'de ve yurt dışında Influencerlar (etkili kişiler) ise doğrudan ordu tarafından dikte edilen mesajları güçlendirmek için görevlendirildi.
Kasım başında bir YouTube kanalı, ardından bir Instagram hesabı açıldı. Bir yıl boyunca yüzlerce yoğun dezenformasyon içeren gönderi yayımlandı. Yahudi diasporasını hedef alan bu içerikler, yüz binlerce takipçiye ulaştı.
Ama hiçbir şey göründüğü gibi değildi.
Az önce de belirttiğim gibi bu yapıyı kuran, yöneten ve finanse eden İsrail ordusunun ta kendisiydi.
İsrail merkezli bağımsız bir araştırmacı gazetecilik platformu olan Ha-Makom'un soruşturması bu operasyonun içinden çıkan tanıklara ulaştığında, tablo bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.
Bünyesinde görev yapmış askerler anlattıkça, sahte haber ağının anatomisi şekillendi.
Operasyonun mimarı, İsrail ordusu bünyesindeki kampanya müdürüydü. O güne kadar dijital propaganda çalışmalarının merkezinde yer alan bu isim, “Doğrulama/Yalanlama” platformunu yalnızca uluslararası kamuoyuna yönelik değil, aynı zamanda İsrail iç kamuoyunu da şekillendirmek amacıyla kurulduğunu anlatıyordu.
Kursların müfredatında da geçtiği üzere, operasyonun mantığı bir kapalı döngü üzerine kuruluydu. İstihbarat, hedef kitleler hakkında veri topluyor, etki kampanyaları bu verileri kullanarak dezenformasyon üretiyor, ardından istihbarat araçları bu mesajların ne kadar işe yaradığını ölçüyor ve kampanya buna göre güncelleniyordu. Gerçek zamanlı bir zihin ayarlama makinesi diyebiliriz buna.
7 Ekim'in ardından hızla bu yalan üretim mekanizmasına dahil edilen askerler, içerik üretip paylaştıktan sonra görevden el çektirildiler. Yerlerine yenileri geldi. Bağlantılar koparıldı. İzler silindi.
Kasım 2023'te tüm ekip, bir toplantıda materyalleri imha etme kararı aldı. İzleri silen yalnızca bireyler değildi. Kurumsal bir kararla dosyalar yok edildi, hesaplar kapatıldı, görevlendirmeler yeniden düzenlendi.
Savunma Bakanlığı'nın o Temmuz 2025 ihalesi, işte bütün bu tabloya bakıldığında çok daha farklı bir anlam taşıyor.
Algı operasyonları ve dezenformasyon için konvansiyonel ve dijital her alanda, yapay zekayı da kullanarak sistematik ve yoğun çalışan İsrail ordusu.
İsrail 7 Ekim’den önceki süreçte de dezenformasyon ve algı operasyonları silahını çok etkili kullanıyordu elbette.
Ancak sistematik olarak 7 Ekim’den bu yana Gazze’de yaşattıkları soykırımı yalanlarla meşrulaştırmaya çalışarak, kendi lehlerine algı operasyonları yaparak, bunun için dünya genelinde influencerlar kullanarak yoğun bir çaba sarfettiler.
Ama çok şükür ki İsrail’in dezenformasyon için büyük sistemler kurduğu ve her gün yüzlerce yalan görüntü, video ve içerikle dünyaya farklı bir hikaye anlatmaya çalıştığı o günlerde Türkiye olarak bizler de Gazze’deki soykırımı ve tüm gerçekleri anlatmak için mücadele ediyorduk.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin konusundaki güçlü iradesiyle Dezenformasyonla Mücadele Merkezi olarak her gün onlarca İsrail yalanını ifşa ediyor, birçok dilde yayınlıyor ve uluslararası kamuoyuna gerçekleri iletiyorduk. İsrail’in resmi hesapları da dahil olmak üzere etki hesaplarının yaydıkları algı operasyonlarıyla eş zamanlı mücadele ediyorduk. Halen de devam ediyor bu çalışmalar.
Türk medyası da gerek konvansiyonel medya gerekse dijital medya olsun, muhabirlerinden köşe yazarlarına kadar herkes İsrail’in yalanlarıyla bir görev bilinciyle mücadele etti.
Türkiye, hem kamu kurumlarıyla hem medyasıyla hem düşünce kuruluşlarıyla hem sivil toplum kuruluşlarıyla İsrail’in algı operasyonlarına ve dezenformasyonlarına karşı adeta savaştı.
İşte bu yüzden iyi ki Türkiye var, diyoruz. İşte bu yüzden iyi ki Recep Tayyip Erdoğan var.
İsrail, halen devam eden Filistin’deki bu büyük soykırımın hem bugün hem de gelecekte kendi lehine olacak şekilde bilinmesi için yoğun çalışmalar yapsa da hakikati örtmesi, Türkiye var oldukça mümkün değil.