Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar "Kurtuluş": Kâbus gibi film
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde, Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan “Kurtuluş,” yönetmen Emin Alper’in beşinci sinema filmi…

        2009’da Mardin’de Bilge Köyü’nde yaşanan olaylardan esinlenen ve iki Kürt aşiretinin hikâyesini anlatan “Kurtuluş”, farklı katmanlarıyla dikkat çekiyor. Hikâye, bölgede köylerin boşaltılması ve koruculuk sistemi üzerinden şekilleniyor.

        Kurmaca yanı ağır bassa dahi, seyrettikten sonra gerçek olayla ilgili internete girip araştırma yaptığınızda, film bir katman daha kazanıyor. Çünkü filmin çıkış noktasının hayal edilmemiş olması, hayli kritik bir nokta…

        Bitmiş bir operasyonun görüntüleriyle açılıyor “Kurtuluş.” Güvenlik güçleriyle iş birliği yapan Hazeran Aşireti’nin eli silahlı erkekleri, kayıpsız dönüyorlar köylerine. Dönüş ve karşılama anları, köydeki feodal düzeni yansıtan imgelerle dolu. Cep telefonları, lüks arazi araçları ve otomatik silahlar dışında modernizmin uğramadığı bir yerdeyiz. Bunları çıkardığınızda, tarihi 19. Yüzyıl’a, belki daha geriye götürmeniz mümkün. Hatta bir Anadolu westerni olarak dahi adlandırabiliriz “Kurtuluş”u. Çünkü hikâye, birçok Amerikan westerninde olduğu gibi silah zoruyla başkalarının topraklarına el koyma fikri üzerinden gelişiyor. “Kurtuluş”ta kırsal kesimdeki birçok kan davasının temeli olan arazi anlaşmazlığı yok. Tapusu başkalarına kayıtlı arazilerin gasp edilmesi fikri var.

        İki aşireti birbirine düşüren sorunu şu şekilde özetleyebiliriz: Komşu köyde yaşayan Bezari Aşireti, yıllar içinde zenginleşiyor ve bölgedeki toprakların çoğunu yasal yollardan satın alıyor. Ticaretle arası iyi olmayan Hazeran Aşireti’nin birçok mensubu ise topraklarını kaybedip yoksul düşüyor. Terör olayları başladığında devlet her iki aşirete de aynı seçeneği sunuyor. Korucu olmayı kabul edenlerin kalmasını, etmeyenlerin ise köylerini boşaltmasını istiyor. Hazeran Aşireti, daha çok maddi nedenlerden ötürü koruculuk teklifini kabul ederken, Bezari Aşireti topraklarını terk edip şehre gidiyor. Bunun üzerine, Hazeranlar, Bezarilerin boşalan toprakları üzerinde tarım yapmaya ve para kazanmaya başlıyorlar. Uygulanan yeni politikalar gereği Bezariler, yıllar sonra tekrar köylerine döndüğünde, zenginleşmeye başlayan Hazeranlar ele geçirdikleri toprakları geri vermek istemiyorlar.

        Hazeranların, dini kurallara göre yaşayan bir topluluk olduklarını görüyoruz. Aşiretin hiyerarşik düzeninde Şeyh Ferit (Feyyaz Duman) en yukarıda yer alıyor. Dini lider olarak her dediğinin yapılması gerekiyor ama Yılmaz (Berkay Ateş) ve Fatma (Naz Göktan), aşiretteki huzursuzluk ve rahatsızlığı kullanarak, Ferit’in otoritesini sorguluyor; hiyerarşide ikinci sırada yer alan Mesut (Caner Cindoruk) üzerinden iktidar değişimini tetiklemeye çalışıyorlar. Çünkü dini lider Ferit, yasalar gereği toprakların bir an önce gerçek sahiplerine bırakılması gerektiğini düşünüyor. Yılmaz, Fatma ve diğerleri ise silahlı olmanın avantajlarından faydalanmak istiyorlar.

        Köylerin boşaltılması ve koruculuk sistemine getirilen eleştiri bir yana, bu noktada “Kurtuluş”un alt metinlerinden biri daha çıkıyor karşımıza. İlk başta inançlı ve feodal bir toplum gibi görünüyorlar. Ama çoğu için maddi değerler ve paranın birinci öncelik taşıdığı gerçeği, giderek netleşiyor. Yılmaz, Fatma ve diğerleri “El koyduğumuz topraklar giderse eskiden olduğu gibi Bezarilerin marabaları olacağız” diyerek yoksulluğu kabul etmiyorlar. Şehirde dükkânları olan varlıklı Ferit’in onları değil, sadece kendini kurtardığının farkındalar. Ferit’in dini lider olması, gücünü kadim geleneklerden alması, onları bağlamıyor. Yılmaz ve Fatma, din adamlarının oradan oraya yönlendirebileceği saf bir kitleyi değil; kendi maddi çıkarlarını başka her türlü aidiyetin üstünde tutan, kapitalizme uyum sağlamış bir zihniyeti temsil ediyorlar. Olayların akışı fanatizmi öne çıkarıyor olsa da her şeyin ardındaki ekonomik meselenin atlanmaması gerektiğini düşünüyorum.

        Yılmaz ve Fatma’nın aşiret düzenine değil, yasal meşruiyeti savunan Ferit’e isyan etmesi, filmin feodal düzen eleştirisi taşıyan noktalarından biri… Aşiret düzenine ihtiyaçları var ve zayıf yanlarını çok iyi bildikleri Mesut’un alternatif lidere dönüşmesini arzuluyorlar. Çünkü onun kolay manipüle edilebileceğinin farkındalar.

        “Kurtuluş”, Mesut açısından baktığınızda, rüyalarla gerçeklik arasında gidip gelen bir gerilim filmini andırıyor. Mesut’un yaşadığı özgüven, kıskançlık ve erkeklik problemleri, adım adım kolektif bir cinnete dönüşüyor. Senaryoyu da yazan yönetmen Emin Alper, ana karakter Mesut’un bakış açısı ve gerçekliği algılaması üzerinden kuruyor filmin dilini. Ama temelde manipülatif bir sürecin içinde olduğumuzu da fark ettiriyor. Öncelikli olarak Yılmaz’ın uyurgezer oğlunun söyledikleri ve Fatma’nın anlattıkları tetikliyor Mesut’taki değişimi… Bezarileri düşmanlaştırmak, aşiretin kolektif bilinçaltındaki temel korkuları açığa çıkarıyor. Ama hemen belirtelim, Yılmaz ve Fatma, güçlü, akıllı ve her şeyi hesap eden zeki karakterler olarak çizilmiyorlar. Girişecekleri eylemlerde yasal meşruiyeti hiç dert etmemeleri ve yapacakları her şeyin yanlarına kâr kalacağı konusundaki içgüdüleri, öne çıkarıyor onları. Filmin belki de en can alıcı yanı, korucu olmalarının getireceği avantajların diğer aşiret karşısında işe yarayacağından fazlasıyla emin olmaları… Kaldı ki, Ferit’i devirmek istemelerinin asıl nedeni yasalardan ve Bezarilerin sahip olduğu tapulardan söz etmesi… Rasyonel dini lider Ferit’e oranla nerdeyse rüyalar aleminde yaşayan irrasyonel Mesut’un ise yasayla tapuyla uzak yakın ilgisi yok elbette. Çünkü o, Bezarileri her şeyden önce erkekliğine, onuruna ve egosuna karşı tehdit olarak görüyor. Ferit, dini liderliğini; Yılmaz, el koyduğu toprağı, Mesut ise tehdit altında gördüğü erkekliğini koruma güdüsüyle hareket ediyor.

        Tatlı dille ve uzlaşmayla topraklarını geri almak isteyen, devletin karşısında yer almak istemeyen Bezarileri, sondaki kısa bir sahne dışında nerdeyse tümüyle Hazeranların gözünden görmemiz, Alper’in en dikkat çekici tercihlerinden biri. Alper, “Tepenin Ardı” (2012) ve “Abluka”da (2015) da benzer şekilde bakış açımızı karakterlerin algısıyla sınırlayan bir film dili kurmuş; şiddete, deliliğe veya cinnete giden süreçleri psikolojik olarak incelemiş, işin sosyolojik ve politik eleştiri kısmını ise alt metinler üzerinden bize bırakmıştı. “Kurtuluş”ta da aynısını yapıyor. Ama bu kez iki Kürt aşiret arasında yaşanan gerçek bir olayı hikâye etmesi ve köy koruculuğu sistemini konu alması açısından seyirciye bıraktığı alan, çok fazla tartışmayı kaldıracak gibi görünüyor.

        “Kurtuluş”a Anadolu westerni demek belki zorlama olabilir ama ille de janr üzerinden gitmek gerekirse, Alper’in önceki filmleri “Tepenin Ardı”, “Abluka” ve “Kurak Günler”de (2022) olduğu gibi psikolojik gerilimin ağır bastığını düşünüyorum.

        “Tepenin Ardı”nda yayla evindeki erkekler arasındaki ilişkiler öylesine ürkütücü hale geliyordu ki tepenin ardında belirecek silüet olmaktan korkuyorduk. “Abluka”da tanık olduğumuz ikili delilik giderek daha rahatsız edici ve boğucuydu. “Kurak Günler”de her şeyin kötüye gideceğini en baştan hissediyorduk. “Kurtuluş”ta da durum hiç farklı değil. Kötülüğün gücü, yine çok sinir bozucu… Film, giderek daha etkileyici, boğucu ve karanlık bir kâbusa dönüşüyor. Emin Alper grafik olarak göstermiyor ama şiddet varlığını her geçen an daha çok hissettiriyor. Ve anaakım gerilim filmlerinde olduğu gibi rahatlama şansı vermiyor bize.

        Alper’in filmlerinde, biçim ve anlatımı sadece alt metinleri görünür hale getiren bir araç gibi görenler olabilir. Ama 5 filmini bir arada düşündüğümde, Alper’in seyirciye yaşatacağı sinemasal deneyimi en az temalar kadar, hatta daha fazla önemsediğine inanıyorum. Resimler, renkler, ses kuşağı, montaj ve kamera hareketleri üzerinden ilk sahnelerden itibaren öncelikle bir seyir deneyimi inşa etmeye çalışıyor. Onu sadece bir hikâye anlatıcısı olarak değil görsel ve işitsel yapılar kurmayı hedefleyen bir yönetmen olarak görüyorum.

        Filmlerini düşündüğümde hikâyelerinden, karakterlerinden ziyade daha çok biçimle şekillenen temaları geliyor aklıma. “Kurtuluş”u da kolektif cinnet ve şiddetin doğası üzerine bir film olarak hatırlayacağım. Sadece tekil bir olayın değil, benzer birçok olayın nasıl bir yol izleyebileceğini gösteriyor. “Tepenin Ardı”nda olduğu gibi adeta bir model çıkarıyor. İlk baştan itibaren, Mesut diğer aşirete düşman gözüyle bakıyor ve film bu bakışın, silahların ve fanatizmin gücüyle nelere yol açabileceğini iliklerimize kadar hissettiriyor.

        “Kurtuluş” hafızamda özellikle turuncu siyah renklerin baskın olduğu gece ve rüya sahneleriyle kalacak gibi görünüyor. Mesut’un rüyalarındaki paranoya duygusu, ayağına teneke bağlanmış uyurgezer çocukla karşılaştığı sahne, korku filmlerini pek aratmıyor.

        Öte yandan bazı güçlü resimler de var aklımda. Mesela, Mesut’un operasyon dönüşü karşısında onu karşılamak için sıraya dizilen ailesini gördüğümüzde fark ettiğimiz o soğukluk ve mesafe, içimizi ürpertiyor.

        Caner Cindoruk rolünün verdiği olanakları iyi değerlendiriyor ve hikâyenin merkezinde yer alan Mesut’u hem zayıf hem tehlikeli bir karakter haline getirmeyi başarıyor. Hedeflerine odaklı daha düz kişilikleri canlandıran Berkay Ateş, Feyyaz Duman ve Naz Göktan olmak üzere diğer oyuncuların performanslarını da unutmamak gerek.

        “Kurtuluş”un asap bozucu bir film olduğunu inkâr edemem. Gerilim hissi hiç bitmiyor ve kendinizi kötü hissediyorsunuz ama Alper sinemasal olarak yine sağlam iş koyuyor ortaya.

        7/10