Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Hırsız, polis, sigortacı
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “Suç 101” (Crime 101), Don Winslow’un 2020’de yayımlanan novellasından İngiliz yönetmen Bart Layton tarafından sinemaya uyarlanan bir suç filmi…

        Bart Layton’ı BAFTA’da en iyi belgesel ödülünü kazanan “The Imposter” (2012) ve gerçek bir soygunu konu alan “Amerikan Soygunu”ndan (American Animals - 2018) tanıyoruz.

        “Suç 101”, Layton’ın tümüyle kurmaca bir hikâye üzerinden ilerlediği ilk film… Özellikle yalnız ve melankolik ana karakteri Mike (Chris Hemsworth) itibarıyla Michael Mann filmlerini akla getiren bir yanı var. Mann, işlerini çok iyi ve özenli şekilde yapmaya çalışan erkek karakterler üzerine kurar filmlerini. Hangi işi yaparlarsa yapsınlar, profesyonellik onlar için çok önemlidir ve kendilerine göre ahlaki kodları vardır.

        Mike da son derece titiz çalışan bir mücevher hırsızı… Soygunlarını önceden özen ve sabırla planlıyor. Silah kullanıyor ama sadece korkutma amaçlı… Şiddete hiç başvurmamak için tehdit kozunu çok iyi oynamaya çalışıyor. Zaten soygun sırasında öylesine acımasız ve kararlı bir imaj veriyor ki herkes ne derse yapıyor.

        Film, Mike’ın sabahın kör karanlığında kalkıp gerçekleştirdiği bir soygun sahnesiyle başlıyor. Her aşamasını önceden dikkatle düşünüp planladığı belli... Mücevherleri korumakla görevlendirilen kişilerin de onun kararlılığı ve serinkanlılığından etkilendiğini görüyoruz. Geride DNA analizlerinde kullanılabilecek en ufak bir iz bırakmama konusunda da çok hassas. Ama sonuçta öyle bir iş yapıyor ki her detayı kontrol etmesi mümkün değil. Her aşamasına tanık olduğumuz soygununda hesap edemediği bir gelişmeyle karşılaştığında onun kişiliği hakkında önemli bir fikir ediniyoruz. Aslında göründüğü kadar “profesyonel” değil Mike. Silahlar işe girdiğinde bir anda tüm sistemi çöküyor ve maskenin ardındaki endişeleri, kararsızlıkları ortaya çıkıyor.

        Zaten tüm hikâye onun yaptığı hatalar ve sonuçları üzerine kurulu… Filmin ilk yarısında en önemli hatasının mücevherleri elden çıkarmak için Money (Nick Nolte) diye bilinen adamla çalışması olduğunu anlıyor zaten. Money, onun önceden planladığı ama şiddet kullanma riski içermesi nedeniyle vazgeçtiği tehlikeli soygunu başka birine yaptırtıyor. Yetmiyor, Mike’ı takip ettirerek bir sonraki soygun planını da öğrenmeye çalışıyor. Üstelik tüm bu işleri Mike’ın nerdeyse tam zıddı kişiliğe sahip olan Ormon’a (Barry Keoghan) veriyor. Suç dünyasında tanınan babasının altında ezilmek istemeyen, soygunlar sırasında şiddet kullanmaktan, insanları korkutmaktan zevk alan problemli biri Ormon.

        Hikâye sadece Mike – Money / Ormon çatışması üzerinden gelişmiyor. İki önemli karakter daha var filmde. İlki, en az Mike kadar detaycı ve titiz bir polis detektifi olan Lou Lubesnick (Mark Ruffalo)… Özel hayatının kötü gittiği, eşi Angie (Jennifer Jason Leigh) ile ayrıldığı günlerde tanıyoruz onu. Mike’ın 101 numaralı otoyol güzergahında yaptığı soygunlar arasında bir örüntü buluyor. Adını dahi bilmediği, yüzünü görmediği Mike’ın nasıl bir soyguncu olduğuna, metotlarına, hatta şiddet karşıtı kişiliğine dair, bire bir doğru çıkarımlar yapıyor ama fikirlerinin hiçbirine önem vermeyen sinir bozucu bir amirle çalışıyor ne yazık ki. Yine de Mike’ı yakalamak için ısrarlı şekilde çalışmayı sürdürüyor.

        Mike ve Lou’nun dışındaki üçüncü önemli karakter sigorta şirketinde çalışan Sharon Combs (Halle Berry)… Yıllarca emek verdiği ama karşılığını alamadığı sigorta şirketinde yönetimle yaşadığı sorunlar sırasında tanıyoruz onu. Farklı şekillerde yolu Mike ve Lou ile kesişiyor ve bir anda hikâye örgüsünün kritik karakterlerinden biri haline geliyor. Onunla birlikte gelişen ve orta yaşlı beyaz yakalı kadın olmanın dezavantajları üzerine kurulu yan öykü, filme anlamlı bir katman ekliyor.

        “Suç 101” karakterlerine getirdiği derinlikle öne çıkan bir suç gerilimi… “Büyük Hesaplaşma” (Heat – 1995) filmini akla getiren Mike – Lou, yani hırsız – polis ilişkisi gayet iyi işliyor. Lou’nun detaycılığı ve sabrıyla elde ettiği ipucunun, bizi Mike’ın geçmiş öyküsüne götürmesi de hikâyeyi zenginleştiriyor. Paralel kurguyla ikisinin hikâyelerini, özel hayatlarındaki sorunları, işkoliklerinin ilişkilerine verdiği zararları, ayrı ayrı seyrediyoruz. Malum, “Büyük Hesaplaşma”da hırsız ve polisin karşılaşıp sohbet ettiği sahne efsanedir. “Suç 101”de ise karşılaşma sahnesinden ziyade bir araya geldikleri uzun bir final sekansı var ve hikâyedeki yeri itibarıyla hayli farklı koşullarda gerçekleşiyor. Özellikle ilk karşılaşmaları ve otomobilde devam eden diyalogları akılda kalıcı...

        Mike’ın yalnızlığını aşmak için “kaza eseri” tanıştığı Maya (Monica Barbaro) ile yakınlaştığı bir dönemde Lou eşinden ayrılıp tek başına kalıyor. Maya, Mike için bir kurtuluş bileti ama birçok suç filminde karşımıza çıkan o “son ve büyük iş” hayaline kapılıp gidiyor.

        Mike, Lou ve Sharon, iyi yazılmış iyi oynanmış derinlikli karakterler… Açıkçası, filmi onlar ayakta tutuyor; çünkü hikâye örgüsü pek parlak değil. Öykü “son ve büyük iş” dahil birçok tanıdık şablon etrafında dönüyor. Ayrıca, Mike’ın arkasından iş çeviren iki antagonist Money ve Ormon, çok düz ve sığ karakterler. Filmdeki tek işlevleri Mike’ın köşeye sıkışmasına neden olan kötü şeyler yapmak… Filmin son bölümünün iyi yazıldığını söylemek de zor.

        Öte yandan, içerdiği aksiyon ve gerilim unsurlarıyla süresini hissettirmeyen, akıcı ve sürükleyici bir film “Suç 101”. Bart Layton’ın önceki iki filmi kadar iyi değil açıkçası ama belirli bir seviyenin üstünde olduğunu düşünüyorum. Erik Wilson’ın görüntü yönetimini de sevdim. Los Angeles otobanlarındaki ters gece çekimiyle başlayan “Suç 101”, üç karakterinin yalnızlığına vurgu yapan melankolik bir film... Açılış sahnesinde üçünün de güne nasıl başladığını görmemiz, hayatlarındaki sorunlar ve onları aşmak için gösterdikleri çabalar, filmin asıl dramatik malzemesini oluşturuyor. Hayat onları önce çatışma konumlarında karşı karşıya getiriyor. Zaman içinde üçü de çok fazla sözlü iletişim kurmadan birbirlerini anlıyor, aralarında bağ kuruyorlar. Sözgelimi, Mike Sharon’ı uzaktan da olsa çok iyi tanıyor. Aynı şekilde, karşılaşmalarından çok önce Lou, Mike’ın nasıl bir insan olduğunu biliyor. Sharon’ın çok fazla tanımadığı halde Lou’ya güvenmesini de unutmayalım. Hikâye, temelinde üç karakter arasındaki bu güçlü empati ve sözlerin ötesine geçen iletişim üzerine kurulu… Bart Layton da filmi kalbi kırık ve yalnız insanların dayanışma duygusu üzerine kuruyor. O yüzden, Los Angeles onları bir araya getiren şehir olarak filmde belirli bir role sahip. Son olarak, Blanck Mass’in müziklerinin de filme önemli bir katkı yaptığını belirtelim.

        6.5/10