Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Punk gelinin serüvenleri
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “Gelin” (The Bride), 1935 yapımı “Frankenstein’ın Gelini” (The Bride of Frankenstein) filminin yeniden çevrimi...

        “Frankenstein’ın Gelini”nin, geçip giden yıllar içinde sinema tarihçileri ve eleştirmenler tarafından en az 1931 yapımı ilk “Frankenstein” kadar önemsenen bir yapıt haline geldiğini söyleyelim önce. Sonra da Maggie Gyllenhaal için “Frankenstein’ın Gelini”nin sadece bir çıkış noktası olduğunu… Çünkü birkaç fikir, tema ve motifi kullanarak yepyeni bir senaryoyla geliyor karşımıza.

        1818’de yayımlanan ve tam adı “Frankenstein; or, The Modern Prometheus” olan romanın yazarı Mary Shelley’nin (Jessie Buckley) öbür dünyadan gelen sesiyle başlıyor “Gelin”… Daha anlatacak şeyleri olduğunu söyleyerek, “şeytan çıkarma” filmlerini hatırlatan şekilde Chicagolu Mia’nın (Jessie Buckley) bedenini ele geçiriyor ve kısa sürede hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olayları tetikliyor.

        Aklımızdan çıkarmamamız gereken nokta, filmin ilk anlarından itibaren, kurmaca karakter Mary Shelley’nin öbür dünyadan planladığı, tasarladığı veya hayal ettiği bir anlatının içinde olmamız... Shelley, Ida’yı, Doktor Frankenstein’ın canavarı Frank’in (Christian Bale) partneri olarak seçiyor, hikâyesini kuruyor ve aradan çekiliyor.

        1936 yılında geçen anlatıya göre, Chicago mafyasının kontrolünden çıkan Ida’nın öldürülmesi ve Dr. Cornelia Euphronious’un (Annette Bening) laboratuvarında Frank’in müstakbel eşi olarak yeniden hayat bulması gerekiyor. Bedeni elektrik marifetiyle yeniden canlandığında hem fiziksel hem ruhsal anlamda artık Ida gibi görünmüyor. Hafızası nerdeyse boş defter gibi ve adım adım yeni bir kimlik oluşturuyor. Film biraz da bu yeni kimliğin oluşması üzerine… Önce sadece Gelin, sonra Penelope Rogers oluyor. Frank’in partneri ve eşi olmayı kabullenmiyor zaten. Süreç içinde yakınlaşarak birbirlerini seviyorlar. Bu yanıyla, bir aşk öyküsü seyrediyoruz.

        Frankenstein’ın canavarı Frank, mezarlıktan toplanmış birçok cesedin parçalarının birleştirilmesiyle ortaya çıkar. Geçmişi ve belleği yoktur. Frankenstein’ın Gelini olma niyetiyle hayata döndürülen Ida’nın durumu ise farklı gelişiyor. Olaylar geliştikçe anıları canlanıyor. Hatta Ida’nın yarım kalan hikâyesini sürdürüyor, onun hedeflerinin peşine düşüyor. Böylece, Shelley’nin neden başkasını değil Mia’yı seçtiğinin yanıtı ikinci yarıda netleşiyor. Ama ondan önce bir tanışma, yakınlaşma öyküsüne tanık oluyoruz. Sonra ise iki kanun kaçağının yollara düştüğü, özgürlüğü ve aşkı aradığı bir film seyrediyoruz.

        Gelin’in Chicago’daki gangsterler ve Amerikan polislerinin hedefi olması, eril iktidarın feminizme karşı duyduğu korkunun yansıması… Gelin’in en başından itibaren şiddet kullanmaktan pek hoşlanmadığının altını çizmek gerek. İnsanların canını almak, onu rahatsız ediyor. Öfkesine hâkim olamayan, orantısız şiddet gösteren Frank’ten daha farklı biri… Frank, canavarlıktan kurtulmanın peşinde, insan olmak istiyor. Müzikali ve step dansını seviyor. Anaakım Hollywood romantizmine tutkun… Gelin / Penelope ise canavar gibi görünmekten veya öyle anılmaktan rahatsız değil. Çünkü canavarlığı özgürlük, anti – konformizm ve isyan olarak görüyor. Film ilerledikçe, 1930’lu yıllarda ortaya çıkan bir karşı kültür figürüne dönüşüyor. Gylenhaal onu sistem karşıtı bir punk gibi hayal ediyor. Punk Gelin, Frank’i de değiştiriyor. Hayran olduğu sinema yıldızının kafasına silah tuttuğu sahne, bu açıdan daha çok anlam kazanıyor. Gelin, Frank’in içindeki karşı kültür kimliğini ortaya çıkarıyor. Ama aşkları, her ikisini de 1930’lu yıllardaki Amerikan toplumunun uçlarına itiyor.

        Açılışın aksine Mary Shelley anlatıcı olarak varlığını nadiren hissettiriyor. Ama bir Mary Shelley / Maggie Gyllenhaal anlatısı içinde olduğumuzu pek unutamıyoruz. Çünkü en başından itibaren her şey fazlasıyla sinemasal gelişiyor. Bir film seyrettiğimiz hissinden pek çıkamıyoruz. Kaldı ki, Frank’in Hollywood yıldızı Ronnie Reed (Jake Gyllenhaal) hayranlığı dahil “Gelin”de birçok sinema göndermesi var. Gelin ile Frank’in işledikleri cinayetlerden sonra kaçmaları ve medya yıldızlarına dönüşmeleri, “Bonnie ve Clyde” göndermeleriyle dolu bir olay örgüsüne vesile oluyor. Gelin ile anti kahraman Joker arasında da kuşkusuz paralellik var. Yeniden hayata döndürülen Ida’nın ağzının kenarındaki siyah leke, Joker’in yüzündeki makyajlı gülümsemeyi akla getiriyor. Gelin’in 1930’lu yıllarda feminist bir öfkeye sahip takipçileri ise direkt olarak Todd Phillips’in yazıp yönettiği “Joker”i (2019) anımsatıyor. Dedektif Jake Wiles (Peter Sarsgaard) ve yardımcısı Myrna Maloy’un (Penélope Cruz) Gelin ile Frank’i Ronnie Reed filmlerinin gösterildiği sinema salonları üzerinden takip etmeleri de hikâye örgüsünün kritik noktalarından biri…

        Maggie Gyllenhaal’un film boyunca yaptığı sinema göndermelerinin tam listesini çıkarmak kolay değil. Kendi çağında tür filmleri çeken nadir kadın yönetmenlerden biri olan Ida Lupino ve 1930’ların yıldız oyuncusu Myrna Loy’a karakter isimleriyle yapılan göndermeler mesela… Kuşkusuz başka bazı göndermeler olduğu kesin. Tüm bunlar Gyllenhaal’un filmini, bir meta kurmaca olarak inşa ettiğine dair ipuçları aslında.

        Filmin janr künyesini çıkarmak için art arda birçok madde sıralamamız gerekiyor: Canavar filmi, anti kahraman anlatısı, bilimkurgu, beden korkusu (body horror), dönem filmi, polisiye, suç, müzikal, aşk, yol filmi ve kara komedi… Bunların hepsinin harmanlandığını veya füzyona uğradığını söylemek zor. Çünkü Gyllenhaal, hikâye anlatmaktan ziyade postmodern bir yapı kuruyor. Postmodernist bir Frankenstein filmi ile 21. Yüzyıl’ın MeToo Çağı’nın yan yana geldiği feminist bir yaklaşım sunuyor bize. Her şeyin ardında bir çeşit matematik var. Ama film bana duygusal ve düşünsel anlamda hiç dokunamadı.

        Yanlış anlaşılmasın, kes – yapıştır filmi değil. “Gelin”de özgün olan bazı şeyler olduğunu inkâr edemem. Ama hepsi biraz zorlama sanki. İlk yarım saat mesela… Shelley’nin öbür dünyadan konuşması, Ida’yı ele geçirmesi, Frank ile Ida’nın cansız bedeninin Dr. Cornelia Euphronious’un laboratuvarında buluşması… Son derece öngörülebilir bir güzergahta ilerliyor film.

        Laboratuvarda hayat verilen kadınla erkeğin hikâyesini konu alan bir filmi seyrederken inandırıcılık kriteri üzerinden gitmenin çok doğru olmadığının farkındayım ama en fantastik uçuk hikâyeyi seyrederken bile yazarın / yönetmenin kurduğu dünyaya ikna olmayı gönülden isterim. Burada ise daha en baştan biçimin ve alt metinlerin her şeyin önüne geçtiği bir yapının içinde olduğumu düşündüm. Karakterleri ciddiye alamadım. Hikâye örgüsünün türler arasında bir seyahat gibi ilerlemesini de nedense hiç sevemedim.

        Her şey bir yana, Maggie Gyllenhaal’dan çok daha iyisini bekliyordum. Malum, beklentiler ne kadar yüksek olursa, hayal kırıklığınız o kadar büyük, hoşgörünüz ise sınırlı olur.

        Gyllenhaal’un düşük bütçeli “Karanlık Kız”ı (The Lost Daughter – 2021) sadece şahane bir karakter incelemesi değil, yönetmenlik olarak da kayda değer bir filmdi. Gyllenhaal karakterin bakış açısına sadık kalmanın sonuçları üzerine kuruyordu filmini ve anaakım seyirci beklentilerine ters düşmekten korkmuyordu.

        “Gelin” de bazı açılardan anaakımın sınırlarını zorlayacak kadar karanlık, sert, kanlı bir film… Ama bana kıvamı tutturulamayan bir Hollywood seyirliği gibi geldi. Aynı duyguyu “Suicide Squad” (2016) ve “Birds of Prey” (2020) gibi anti kahramanların yan yana geldiği resimli roman uyarlamalarında da yaşamıştım.

        Sorunumun oyuncularla olmadığını söylemem gerek. Zaten oyunculara ne itirazım olabilir ki? Bale’in derinden gelen sesini, Jessie Buckley’nin fazla fazla oynarken dahi ölçüyü çok iyi tutturmasını beğenmemek zor.

        Kaldı ki, Lawrence Sher’in görüntü yönetimi, Karen Murphy’nin prodüksiyon tasarımı ve Hildur Guðnadóttir’in müzikleri itibarıyla gerçekten nitelikli bir iş var ortada. IMAX formatında seyretmek de keyifli açıkçası. Gyllenhaal’un son tahlilde yönetmen olarak kötü iş çıkarmadığı belli ama sonuçta kendi yazdığı senaryosunun kurbanı oluyor.

        6/10