Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Ann Lee: Sofu feminist
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “Ann Lee Efsanesi” (The Testament of Ann Lee), 1736 – 1784 yılları arasında yaşayan ve Shakers adıyla bilinen Hıristiyan mezhebinin kurucusu Ann Lee’nin yaşam öyküsünü anlatan bir film…

        Yönetmen Mona Fastvold’un Brady Corbet ile birlikte yazdığı senaryo, “tarafsızlık” olarak adlandırabileceğim bir yaklaşıma sahip. Nesnellik demem zor çünkü Fastvold filmini, son tahlilde öznel bir yorum üzerine kuruyor. Bana sorarsanız, nesnellik, biyografik belgeseller için bile her koşulda iddialı bir hedef... Hele ki 18.Yüzyıl’ın ortalarında geçen bir dönem filmi söz konusu olduğunda…

        Fastvold’un, Ann Lee’yi yargılamak istemediği, onun hikâyesi aracılığıyla herhangi bir tez geliştirmeye çalışmadığı belli. Dinsel aşırılık veya fanatizm eleştirisi hedeflemiyor mesela. Ann Lee’nin kişiliğine, liderliğine ve fikirlerine saygı duyarak anlatıyor hikâyeyi. Buna karşılık, inançlı Hıristiyanların huşu içinde seyredeceği dini bir film çektiği de söylenemez. Öyle bir çizgi tutturuyor ki, “Fanatizm hikâyesi anlatmış” diyen de çıkabilir, “Ann Lee bir ermiş” düşüncesiyle filmi bitiren de… Fastvold, Ann Lee hakkındaki son kararı seyirciye bırakıyor; inananlara ve inanmayanlara aynı mesafede durmaya gayret ediyor.

        Öte yandan, Avrupa sanat sineması tarzında soğuk, mesafeli bir anlatım benimsemiyor. Tam aksine, bizi ana karakterle duygu birliğine yönlendiren “sıcak” bir anlatım tercih ediyor. Kaldı ki, filmin anlatıcısı, Ann Lee’nin (Amanda Seyfried) en yakın yoldaşı Mary Partington (Thomasin McKenzie)… Açılış sahnesinde bir gözünü kaybetmiş olarak görüyoruz onu. Daha en baştan herkesin ağır bedeller ödediği duygusal bir yaşam öyküsü anlatacağı belli oluyor. Mary’nin, Ann Lee’yi ermiş veya kutsal kişi olarak gördüğü açık. O yüzden, hikâyeye destan olarak bakıyor. Fastvold da anlatımın yapısını epik film gibi kuruyor.

        Kitap sayfalarını andıran grafik tasarımlara sahip bölüm başlıkları bir yana, epik anlatıyı güçlendiren en önemli unsur, filmin müziği… Özellikle de filmi bölümlere ayıran ilahiler… Dans ve şarkının Shakers mezhebi için önemini düşündüğümüzde, müzik filmde kritik önem taşıyor. Filmin müziklerine imza atan Daniel Blumberg’in, mezhebin orijinal ilahilerini kullandığını, 3 ilahiyi ise bizzat bestelediğini not edelim.

        Ruhani ve dini hava taşıyan bu şarkıların müzikalitesini sevmeyen biri, filmle duygusal bağ kuramayabilir. Şarkıları sevenler ise tam aksine, filme kendini daha yakın hisseder. Birçok seyircinin filmi ileride bu ilahilerin verdiği duyguyla hatırlayacağını tahmin etmek zor değil.

        İşte bu yüzden, “Ann Lee Efsanesi” çağdaş müzikal türünün ilgiye değer örneklerinden biri… Başta Amanda Seyfried olmak üzere oyuncuların müzikal performansını not etmek gerek. Prodüksiyon tasarımı ve görüntüleriyle dönem filmi olarak başarılı bir iş var ortada. Yönetmenlik de baştan sona sağlam işliyor. Fastvold, geniş perde formatını çok iyi kullanıyor; etkili resimler yakalıyor. Ama asıl olarak, senaryonun öne çıktığı bir film seyrediyoruz. Çünkü her şey hikâyenin nasıl ele alındığı ve bizim Ann Lee’nin hayatında olup bitenleri nasıl yorumladığımızla ilgili…

        “The Brutalist”in senaryosunu da birlikte yazan Fastvold – Corbet ikilisi, Ann Lee’nin çocukluk yıllarına gelecekteki kişiliğini şekillendiren bir dönem olarak bakıyorlar. Manchester’da yaşayan sekiz çocuklu yoksul bir ailenin kızı Ann Lee… Okula gönderilmiyor. Bunun yerine, çocuk denebilecek bir yaşta erkek kardeşiyle birlikte pamuk fabrikasında çalışmaya başlıyor. Evlilik içi tacizin nasıl bir şey olduğunu görüyor ve bedelini göze alarak babasını açıkça eleştirebiliyor. Ann Lee için her şey erkek şiddetine karşı gelmesiyle başlıyor aslında. Üstelik onu koruyabilecek güçlü bir annesi yok ama yaşına rağmen güçlü olması gerektiğini biliyor. Erkek kardeşine abla olarak sahip çıkması da önemli bir gösterge… Çocuk yaşta gelen bu cesaret, onun sadece şiddet karşısında boyun eğmeyeceğinin kanıtı değil. Aynı zamanda, doğru ve ideal olana bağlılığını da gösteriyor.

        Bu arada, 18. Yüzyıl’da, Sanayi Devrimi’ne doğru ilerleyen yıllarda olduğumuzu akılda tutmak gerekiyor. Ann Lee’nin çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Manchester, Sanayi Devrimi’nin doğduğu şehir aynı zamanda… Sosyal haklardan mahrum işçi sınıfı, Ann Lee ve kardeşi gibi emek yoğun işlerde çalışıyor. Yeni vaizlerin ortaya çıktığı, Hıristiyanlıkta yeni arayışların kendini gösterdiği bu dönemde işçi sınıfı, aidiyet arayışı içinde. Tıpkı, Ann Lee gibi…

        Genç bir kız olarak erkek kardeşi William (Lewis Pullman) birlikte Quakers mezhebinden Jane (Stacy Martin) ve James Wardley’nin (Scott Handy) evindeki toplantıya gittiğinde, kuşkusuz onu en çok etkileyen nokta, İsa’nın dünyaya bir kadın olarak yeniden geleceğine duyulan inanç... Tanrı’nın gözündeki erkek kadın eşitliğinin bu şekilde dile getirilişi, belli ki onu derinden etkiliyor ve tüm hayatını değiştiriyor. O an belki de çocukluğundan beri hep bu fikre inandığını hissediyor.

        Fastvold yeterince iyi anlatamasa da Ann Lee, sadece inancının saflığı ve yakın çevresinde uyandırdığı saygıyla dini bir lidere dönüşüyor. Tam da burada, Ann Lee’nin çocukluğundan itibaren fikirlerini şekillendiren bir akıl hocası olmadığını, okuma yazma dahi bilmediğini belirtmek gerek. Öte yandan, kadın bir dini lider olarak erkek egemen toplumun tepkisini çekiyor. Buna rağmen geri adım atmıyor, takipçilerinin sayısını artırmak için çaba göstermeye devam ediyor.

        Film onu iktidar hırsına sahip, din istismarıyla çıkar sağlayan bir lider olarak çizmiyor kesinlikle. Ama fikirlerini yaymak ve daha geniş bir kitleye ulaşmak istemesi, hayatının tüm akışını değiştiriyor. İngiltere’deki baskılardan bunaldığında, ABD’ye gidip orada kendi cemaatini yani kendi ütopyasını kurmak istiyor. Ama orada onu “Amerikan ruhu” diyebileceğim çok daha sert bir politik iklim bekliyor. Film detaylarına pek girmiyor ama ağırlıklı olarak beyaz erkek Protestanların yönettiği bir kıtada, yerleşik otoritelerin Ann Lee’nin mezhebinin gelişmesine izin vermeyeceği ortada… Müesses nizamla anlaşamadığı o kadar çok nokta var ki… ABD’ye adım attığı andan itibaren köleliğe karşı çıkması bir yana müritlerine militarist vaazlar vermeyen biri… Mezhebin dış ilişkilerini yöneten erkek kardeşinin uyarıları olmasa çok daha savaş karşıtı ve barışçı bir çizgide olacağı aşikâr. Kıtanın gerçek sahibi yerlileri öldüren, Afrikalıları köleleştiren, beyaz Hıristiyanlar dışında herkesi ötekileştiren ve kadınları hayatın dışında tutmaya çalışan “Amerikan ruhu”yla uzlaşamıyor Ann Lee…

        Yine de Protestanlar arasında artan bir ilgi görüyor. Geniş kitleye ulaşmasının önündeki en büyük engel ise takipçilerinin cinsel ilişkilerden uzak durmasını istemesi aslında… Doğurduğu 4 bebeğini de kaybeden Ann Lee, hayatının ilerleyen dönemlerinde cinsel hazza karşı çıktığında, sadece eşi Abraham (Christopher Abbott) ile yaşadıkları değil, çocukluk çağında babası ile annesi arasındaki ilişki de geliyor aklımıza. Cinsel arzu ile toksik erkeklik arasında kurduğu bağ, feminizmin erken yansımalarından biri belki de. Kendi deneyimleri üzerinden giderek kadının erkeğin gözünde cinsel haz nesnesine dönmesini istemediği o kadar açık ki… 21. Yüzyıl’ın bakış açısıyla onu sofu bir feminist olarak tanımlamak mümkün aslında.

        Kurduğu mezhebin en karakteristik taraflarından biri hareket, dans ve şarkıyı ibadet biçimi olarak görmesi… O yüzden Shakers diye anılıyorlar zaten. Manchester’da Wardley’lerin toplantısına gittiğinde günahlardan arınmanın çok farklı bir ritüel olduğunu görüyor Ann Lee. Bir çeşit toplu terapi seansı yaşanıyor ve kişi kendinden geçerek, bir çeşit vecd haline girerek günahlarından arınıyor. Bu ritüel öyle bir noktaya geliyor ki toplu vecd sırasında gürültüler çevreyi rahatsız ediyor.

        Ann Lee süreç içinde toplu dans ve şarkıları daha çok ekliyor bu arınma sürecine… ABD’de grubun tek manevi lideri olduğu dönemde, Katoliklerin gösterişini reddeden bir sadelik hedefleyen Protestan mezhebi içinde dahi uç noktaya giden bir minimalizme yöneliyor Ann Lee. Liderliğini sembolize eden şeylerden kaçınıyor. Fazlalıklardan arınmış bir Tanrı sevgisini her şeyin önüne koyuyor. Buna karşın, şarkılı ve danslı ibadet etme gelenekleri, onları Protestanlar içinde marjinal bir noktaya taşıyor.

        William Rexer’in 35mm formatında çektiği görüntüler, “Ann Lee Efsanesi”nin benim için artı yanlarından biri… Filmin ABD’deki bazı sinemalarda 70mm olarak gösterime girdiğini belirtelim. Sinemasal olarak gerçekten etkili bir deneyim yaşatıyor yönetmen Mona Fastvold. En önemlisi, geçtiği dönemin ruhunu yakalamayı başarıyor. Manchester’ı ve göç ettikleri ABD’yi filme etkili şekilde dahil ediyor. Amanda Seyfried’in mükemmel yorumuyla unutulmaz bir Ann Lee portresi çıkarıyor. Seyfried’in böylesi bir performansla başta Oscar olmak üzere birçok ödüle neden aday gösterilmediğini pek anlayamadığımı belirtmek isterim.

        “Ann Lee Efsanesi”ni kendimi fazla kaptırmadan belirli bir mesafeyle seyrettim. Belki de o yüzden, Ann Lee’nin Ann Lee Ana’ya (Mother Ann Lee) dönüşme süreci, neden / sonuç ilişkileri açısından aklımda bir türlü tam olarak yerine oturmadı. Wardley’lerin evine sıradan bir işçi kız olarak girip dini cemaat lideri olarak çıkmasının en önemli nedeni, çevresindeki insanlar üzerinde uyandırdığı etki hiç kuşkusuz. Bunu anlıyoruz ama film bu etkiyi tahlil etmek için bence çok çaba göstermiyor. Kolaycı şekilde, onu daha en baştan “doğal lider” olarak sunuyor bize. Asıl sorun, eşi Abraham hariç çevresindeki yan karakterlerin duygu ve düşüncelerinin, yeterince iyi anlatılmaması sanki. Ama yine de ilgiye değer ve iyi bir film olduğunu inkâr edemem.

        7/10