Türkiye’de bu hafta gösterime giren “Nasıl Katil Olunur”a (How to Make a Killing), 1949 İngiltere yapımı “Yumuşak Kalpler”in (Kind Hearts and Coronets) yeniden çevrimi veya yeni yorumu olarak bakmak mümkün. Öte yandan, her iki filmin de kökeninde Roy Horniman’ın 1907’de yayımlanan “Israel Rank: The Autobiography of a Criminal” adlı romanının olduğunu baştan söylemek gerek. “Nasıl Katil Olunur”un romanı değil, sadece filmi temel aldığını da…
İngiliz sinemasında yıllar boyunca komedi ekolü olarak kabul edilen Ealing Stüdyoları’nda yapılan “Yumuşak Kalpler”, kendi döneminin ötesine geçen, yıllar boyunca eskimeyen bir klasik. Ama ellerinin altında “bir film ve dizi okyanusuyla” doğan günümüzün genç seyircilerinin radarına girmesi kuşkusuz çok kolay değil. O yüzden, “yeniden çevrim” anlamında doğru bir seçim olduğu söylenebilir.
Independent Spirit Ödülleri’nde En İyi İlk Senaryo ödülünü kazanan, Aubrey Plaza’nın performansıyla da konuşulan “Emily the Criminal” (2022) filmiyle tanıdığımız yönetmen John Patton Ford’un hikâyeyi günümüze uyarlaması, aristokrasi yerine zengin bir aileyi tercih etmesi kuşkusuz isabetli seçimler… Peki, sonuç? Orası biraz karışık.
Önce hikâyeden girelim: Film, idam mahkûmu Becket Redfellow’un (Glen Powell) infazdan önce kendisini ziyarete gelen rahip Morris’e (Adrian Lukis) hikâyesini anlatmasıyla başlıyor. Varlıklı ve güçlü aileden gelen annesi Mary (Nell Williams) genç yaşta âşık olup hamile kalınca çocuğunu doğurmak istiyor. Babası Whitelaw Redfellow (Ed Harris) ise bunu yapması durumunda evi terk etmesi gerektiğini söylüyor. Mary kararından vazgeçmiyor, Becket’ı doğuruyor. Becket’ın müzisyen babasının doğum sırasında ölmesinin ardından yalnız anne olarak hayat mücadelesine tek başına devam ediyor Mary. Tüm bu süreçte dedesi Whitelaw Redfellow dahil ailesinden en ufak maddi destek görmüyor. Kansere yakalandığında dahi kimse yardımına gelmiyor. Annesinin ölümünden sonra Redfellow malikanesine giden küçük yetim Becket da farklı muamele görmüyor. Dış kapıdan içeri adım dahi atamadan kibarca kovuluyor.
Çocukluğu ve ilk gençliği bakıcı ailelerin yanında geçen Becket, yetişkin olduğunda kendi kendine yeten bir hayat kurmak için elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret ediyor. Ama nepotizm nedeniyle çalıştığı mağazadaki mütevazı işinden olunca ve şehir dışındaki depoya gönderilmek istenince, bu kez yeni bir plana yöneliyor. Başka bir aile nedeniyle işinden olup hıncını kendi ailesinden çıkarmak istemesi kuşkusuz ironik…
Kendi kanlarından iki kişiyi dışlayan, küçük bir yetime dahi acımayan Redfellow ailesine öfkelenmesi, intikam almak istemesi, çok doğal geliyor bize. Böylesi bir hikâyeden, yıllar sürecek bir açık kanal televizyon dizisi bile çıkar diyoruz içimizden. Ama Becket Redfellow’un yaptığı intikam planı, komedi türüne götürüyor bizi: Ailesindeki miras sıralamasında birinci sıraya gelebilmek için kendisinden önceki altı kişiyi ortadan kaldırmaya karar veriyor.
İşte tam da bu akıl dışı plan yüzünden “Nasıl Katil Olunur”un sahici veya gerçekçi bir film olması daha en baştan pek mümkün görünmüyor. Olay yeri incelemeleri, detaylı otopsiler dahil, adli bilimlerin yapay zekâ desteğinde her geçen gün geliştiği bir çağda aynı aileden 6 kişiyi peş peşe öldürerek ve eceliyle ölmüş gibi göstererek tüm mirasa konmak; mükemmel suç işlemenin giderek hayal olduğu bir çağda kuşkusuz kulağa pek mantıklı gelmiyor. Hem de seyircilerin bu kadar çok “polis prosedürü dizisi” seyrettiği günlerde…
Filmde cinayetleri soruşturan iki FBI ajanı var aslında ama bırakın kanıtı, ipucu dahi bulmaktan acizler. Öyle ki Becket üzerinde yeterince caydırıcı olmayı bile sağlayamıyorlar. Üstelik filmin hiçbir yerinde bu ajanların beceriksiz veya başarısız olduklarına dair vurgu yapılmıyor. Becket’in saniyeler içinde anlattığı planların çok mükemmel olduğuna inanmamız isteniyor hep.
Diyeceksiniz ki, “Komedi değil mi? İdare ederiz.” Haklısınız, komedi ama John Patton Ford, ciddiye almayacağınız, kaba, uçuk ve zıpır bir güldürüye yönelmiyor ki… Becket dahil karakterlerine derinlik katmayı, hepsini sahici kılmayı, duyguları inandırıcı hale getirmeyi hedefliyor. Üstelik film boyunca alttan alta ahlaki bir tartışma sürdürüyor; zenginliğin mutluluk getirip getirmeyeceği sorusuna odaklanıyor. Ki ilk bölümde Becket, rahiple konuşurken aksini düşünenlerle dalga geçercesine “Para elbette mutluluk getirir” diye yanıtlıyor. Dolayısıyla, tüm film, final dahil Becket’ın bu soruya verdiği yanıtın sorgulanması üzerine aslında… Ayrıca kara komedi dediğimiz; yani, ölüm ve cinayet gibi olaylara gülebildiğimiz alt türün, ne kadar sahici olursa o kadar başarılı olacağını da unutmamak gerek.
“Nasıl Katil Olunur”da ise olay örgüsü inandırıcılığa pek yaklaşamıyor. Her şeyin “film icabı” olduğu çok açık. O yüzden, John Patton Ford ne yazık ki istikrarlı bir komedi ve dram tonu tutturamıyor. Bazı sahnelerde komedi, başta Redfellow malikanesindeki çılgın çatışma sahnesi olmak üzere abartılı bir slapstick’e dönebiliyor zaten. O noktalarda “Nasıl Katil Olunur” kendi havasını buluyor; süre ilerledikçe, ilk filmden gelen aşırılıklar, sürprizler olay örgüsüne ağırlığını koyuyor ve “Nasıl Katil Olunur” özellikle finale doğru belirli ölçülerde kendi tonunu buluyor.
Yeri gelmişken, orijinal film “Yumuşak Kalpler”in asla böyle bir ton sorununun olmadığını söyleyelim. Çünkü orada, efsane İngiliz aktör Alec Guinness’in sekiz karakteri birden oynaması, filmi nerdeyse bir dram parodisi haline getiriyor. Aristokrat ailenin Guinness tarafından canlandırılan renkli mensupları karşımıza çıktıkça dram, doğal şekilde güldürüye dönüşüyor.
Burada ise yönetmen John Patton Ford ve oyuncu Glen Powell, öyle bir ana karakter çıkarıyorlar ki karşımıza, Becket’ın vicdani meseleleri hiç dert etmeden, serin kanlılıkla planlar yapıp cinayetler işlemesi, bize çok mantıklı gelmiyor.
Aslına bakarsanız, Ford ve Powell’ın, Becket Redfellow’u içindeki karanlığa teslim olan komik bir anti kahraman haline getirmek istemediği belli… Zaten son bölümde artık başka bir Becket var karşımızda. Belli ki Ford bir karakter değişimi olarak kurmak istiyor Becket’in hikâyesini. Ama çok iyi yazılmış bir karakter değişiminden söz etmek zor.
Sözgelimi, iyi kalpli, âlicenap dayısı Warren Redfellow’u (Bill Camp) ve peşinden Ruth’u (Jessica Henwick) tanıyıp âşık olmasından sonra planına devam edebilmesi, pek mantıklı gelmiyor bize. Ki hücresinde onu dinleyen rahip de bizim yerimize bu soruyu soruyor. “İşin var, paran var, sevdiğin biriyle tanıştın. Daha ne istiyorsun?” diye. Becket’ın verdiği yanıt hiç kuşkusuz hırs ve açgözlülükle ilgili… Zaten o da en başından rahibi ve bizi “Bu bir trajedi” diye uyarıyor. Ama Becket, en başından itibaren hiçbir zaman karanlık ve marazi bir karakter olarak çizilmiyor.
Becket’ın çocukluk aşkı materyalist Julia Steinway (Margaret Qualley), bir “femme fatale” veya uğursuz kadın olarak giriyor hikâyeye. Belirli bir noktadan sonra, Becket’ın eylemlerinin ardında onun zorlaması olduğunu görüyoruz. Zaten o yüzden, filmin son bölümü biraz daha makul ilerliyor.
“Nasıl Katil Olunur” şöyle ya da böyle ilgiyi son karesine kadar ayakta tutmasını bilen bir film… Becket dışındaki karakterler öyle uç noktalara gidiyorlar ki olayların gelişimini tahmin etmek giderek zorlaşıyor. Ayrıca kara komedilere yakışan şaşırtıcı bir finali de var. “Zenginlik mutluluk getirir mi, getirmez mi?” sorusuna yanıt vermeyi size bırakıyor. Ama Becket’ın neler kaybettiği ve karşılığında ne elde ettiği çok açık… Bize sadece gelecekte nasıl bir hayatı olacak, diye düşünmek kalıyor. Böylelikle, farklı finaliyle orijinal filmden ayrışmayı başarıyor.
Glen Powell, ana karakter olmanın ve kara komedinin tadını çıkarıyor. Ama senaryodan kaynaklanan problemler nedeniyle, çok da inandırıcı durmayan bir karakter canlandırmasının dezavantajlarını bence tam anlamıyla yok edemiyor. Margaret Qualley, Jessica Henwick ve Bill Camp ise üstlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlar.
Sonuçta, orta halli ama eğlenceli bir kara komedi.