Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Michael Jackson’ın yaşam öyküsü üzerine kurulu “Michael” filminin hazırlıkları 2019’da başladı. “Bohemian Rhapsody”nin 2018’de kazandığı büyük gişe başarısının ardından planlanan birçok müzisyen biyografisinden sadece bir tanesiydi. Ama hiç kuşkusuz en önemlileri arasındaydı. Yapımcı Graham King, senaryo yazarı John Logan’dı. Yönetmen Antoine Fuqua’nın ekibe dahil olması, 2023’ü buldu. En başından itibaren herkesin merak ettiği sorunun yanıtı, aynı yıl belli oldu. Michael Jackson’ı, yeğeni Jaafar Jackson’ın canlandırmasına karar verildi.

        Film 1966’da The Jackson 5 grubunun Gary, Indiana’daki ev provalarından başlayıp, hikâyeyi Michael Jackson’ın solo kariyerinin dönüm noktalarından birine kadar getiriyor. Çocuklukta gelen şöhret, gençlik yılları, ilk solo albüm, The Jackson 5 üyesi olarak devam ettiği dönem ve süper starlık yolunda attığı adımlar… Özetle, müzikal kariyeri açısından zirveye çıkış süreci üzerine bir film var karşımızda.

        #resim#1362386#

        Biyografileri, filme dahil edilmeyen olaylar yüzünden eleştirmek her seyircinin hakkı... Filmi yapanların en baştan göze aldığı bir risk bu. Öte yandan, süresi kısıtlı bir filmin her şeyi içermesi mümkün değil. Zaten öyle bir yerde bitiyor ki Michael Jackson deyince hemen aklımıza gelen sansasyonel olayların nerdeyse hiçbirine yer verilmiyor.

        “Michael”, Jackson ailesinin desteği ve onayıyla gerçekleştirilen “resmi” bir biyografi… Michael Jackson’ın babası Joseph Jackson (Colman Domingo) ile sorunlarla dolu ilişkisi, filmin iki önemli izleğinden biri… Diğeri, tüm dünyada tanınmasına kadar uzanan müzikal serüveni…

        Kalabalık Jackson ailesini tanır tanımaz ilk fark ettiğimiz, küçük Michael’ın (Juliano Krue Valdi) dışarda kar topu oynayanlara özlemle bakması… Yitirilmiş çocukluğun hüznü ve onun beraberinde getirdiği psikolojik sorunlar, filmin en önemli temalarından biri… Michael’ın gençlik yıllarında dört abisinden kopup odasına kapanması, eski usul kutu oyunlarına ve oyuncaklara olan ilgisini yetişkinlik yıllarında dahi kaybetmemesi, yaşanmamış çocukluğuna duyduğu özlemin açık bir yansıması. Beslediği evcil veya vahşi hayvanların sayısının giderek artmasını, ev ve çevresinin adeta küçük bir hayvanat bahçesine dönmesini, hayvan sevgisi kadar yaşanmamış çocukluğuna ve yalnızlığı aşma çabasına bağlamak olası… Hayvanlar için “Onlar benim arkadaşım” demesi, abileri dışarda basket oynarken odasında şempanzeyle vakit geçirmesi, hemen aklıma gelen detaylar. Film boyunca sık sık karşımıza çıkan “Peter Pan” resimli romanı, çocukluk hayallerinin, çocuk kalma arzusunun simgesi… Babasını da kötü adam Kaptan Kanca’nın yerine koyuyor zaten.

        Sosyal hayatta utangaç ve içe dönük; evde çocuk ruhlu bir yetişkin olarak çiziliyor genç Michael Jackson’ın portresi... Sahnede ise klişe deyimle devleşiyor. Ailesinden en çok annesi Katherine Scruse-Jackson (Nia Long) ile anlaşıyor. İkisini sık sık ellerinde patlamış mısır kovasıyla kanepeye oturmuş neşe ve mutluluk içinde televizyonda film seyrederken görüyoruz.

        Filmin hikâyesi, ağırlıklı olarak baba baskısı üzerine kurulu… Şiddete kadar varan, annenin engel olamadığı marazi bir süreç bu… Joe Jackson, çocukluk yıllarında kurduğu mükemmel olma baskısını, yetişkinlik çağında “Ne olursa olsun, bu ailede benim sözüm geçer” mantığıyla devam ettiriyor. Bu duruma çok uzun bir süre “Michael’ın babasıyla olan çatışması” demek bile mümkün değil. Çünkü Michael, dünya çapında star olduğu yıllarda dahi babasıyla yüzleşmekten, açık şekilde çatışmaya girmekten ısrarla kaçınıyor.

        Tam da burada “Neden?” diye sormak çok anlamlı gelmiyor bana. Aile içinde korumasız kaldığı öylesi bir psikolojik ve fizyolojik şiddetten hiç kimsenin hasarsız çıkması olası değil çünkü… Sözgelimi, Michael’ın ilk sahneye çıktığı dönemde yaşadığı olay bile tek başına aşılması zor bir travma: 8 yaşındaki Michael, barda verdikleri konserde çok güzel tepkiler alıyor. Herkes bayılıyor ona. O gece tek istediği, bedelini kayıp çocukluğuyla ödediği başarının tadını biraz olsun çıkarmak… Ama babasının o gece eve döndüklerinde ne yaptığını filmde görecek ve inanmakta zorluk çekeceksiniz. Tam da o sahnede, Michael Jackson’la ilgili bilmecenin bir parçası belki yerine oturacak. Ailenin izin verdiği filmde böyle bir sahne kullanılıyorsa, o evin içinde başka neler yaşandı, diye düşünmemek elde değil.

        Michael’ın yetişkinlik yıllarında baba baskısına yıllarca boyun eğmesinin en önemli nedenlerinden biri yalnızlık korkusu olarak gösteriliyor filmde. 20’li yaşlarında sahip olduğu maddi olanaklara karşın evden ayrılmayı düşünmüyor bile. Babası da bunu çok iyi bildiği için istemediği her şeyi yaptırabiliyor ona.

        Annenin Michael’ın koruyuculuğuna çok geç başlamasının nedenlerini tahmin etmek zor değil. Filmde hiç yürümeyen ve boşta kalan nokta ise daha çok kardeşleriyle olan ilişkisi…

        Kardeşlerinin olduğu sahneler mutluluk anlarında reklam filmlerini, kriz ve sıkıntı anlarında ise kamu spotlarını akla getiriyor açıkçası. İşin perde arkasında neler var bilmiyorum ama filmin anlatı dünyası içinde kardeşler, aile resminin görsel parçası olmaktan ileri gidemiyorlar. Hiçbiri, bağımsız karaktere dönüşemiyor. Küçük Michael’ın sahneye çıkar çıkmaz yıldız gibi sivrilmesi ve sesiyle işin profesyonellerini büyülemesinin kardeşler üzerindeki etkisine dair nedense hiçbir şey yok filmde. Asıl önemlisi, süper star olduğu yıllarda Michael’ın baba baskısıyla katıldığı The Jacksons konserleri ve turnelerine kardeşlerinin nasıl tepkiler verdiğini öğrenemiyoruz. Michael olmadan The Jacksons grubunun ayakta kalması mümkün değil çünkü… Çocukken hepsinin sinmesi, kuşkusuz normal ama yetişkinlik yıllarında, abilerinin Michael’a baba baskısından kurtulma konusunda yardımcı olup olmadığı konusuna filmde hiç girilmiyor. Turne konusunda babaya destek olup Michael’a psikolojik baskı yapıp yapmadıkları da belirsiz kalıyor.

        Filmin anlattığı hikâye içinde tüm bunlar büyük bir dramatik boşluk oluşturuyor. Çatışma baba, Michael ve anne arasında geçiyor. İlk anlardan itibaren diğer dört Jackson, “aile dekorunun” parçası gibiler. Filmden çıktıktan sonra onları kişilik olarak birbirlerinden ayrıştırmak bile zor. Abla La Toya Jackson için de durum farklı değil. Başta Janet Jackson olmak üzere herhalde “gereksiz kalabalık” yapmasınlar diye filme hiç dahil edilmeyen diğer kardeşler ise konumuz bile değil zaten.

        Aile destekli biyografi olmasının getirdiği başka dezavantajlar da var filmde. Gerçek hayatta boşanmayan ama ayrı yaşamaya başlayan anne ve baba, filmde aynı evde birlikte yaşayan bir çift olarak çiziliyor. Filmi uzatacak bir yan öyküden kaçma çabasını anlamak mümkün belki ama her ikisinin de önemli karakterler olduğunu düşündüğümüzde kabullenmek zor.

        Filmin ikinci izleği olan müzikal serüven konusunda da aklıma yatmayan şeyler var. Michael, yetişkin olarak karşımıza geldiği ilk sahneden itibaren müzikte ne istediğini ne yaptığını çok iyi bilen, tarzını bulan bir müzisyen olarak çiziliyor. Gerçek hayatta da böyle olduğunu zaten biliyoruz. Ama film, harika çocuğun profesyonel anlamda çok başarılı bir müzisyene dönüşme sürecini pas geçiyor; “Beat It” gibi hitleri yazan Michael Jackson’ın müzisyen yanını hakkıyla anlatamıyor.

        Filmdeki Michael, babasına karşı koyamayan, akşam sokaklarda lamasını gezdiren, hayvanlarıyla oynayan saf ve naif bir çocuk gibi… Çalışan, üreten, sahnede herkesi büyüleyen Michael ise açıkçası başka biri ve film bu uçurumun arasını dolduramıyor.

        Baba, Michael’ın başarısının nedenini tabi ki kendisine ve ona aşıladığı disipline bağlıyor. Michael’ın bu konuda ne düşündüğünü ise öğrenemiyoruz. Çocukken sahnede çok iyi ama evde çalışırken mutlu olmadığı belli… Aslına bakarsanız, çocukken müzikle nasıl bir ilişki kurduğunu anlatmıyor film. Müziğin onun için hangi noktada babasının zoruyla yaptığı bir şey olmaktan çıkıp bir tutkuya dönüştüğünü pek anlayamıyoruz.

        Tek bildiğimiz, 10 yaşında stüdyoya girdiğinde Motown plak şirketinin kurucusu Berry Gordy’nin (Larenz Tate), babasının uyguladığının tam tersi yöntemle Michael’dan çok daha iyi bir performans alması... O noktadan sonra, Michael müzikal anlamda babasından temelli kopuyor. İleriki yıllarda da Quincy Jones’un (Kendrick Sampson) yapımcılığında kendi yolunu buluyor. Ama film müzikal serüvenine detaylı girmiyor. Kendi evinde dahi yaşamayan bir gencin öylesi bir müzikal kariyere nasıl imza atabildiği sorusuna verilen tek yanıt, çalışırken harikalar yaratması…

        “Michael”, Michael Jackson’ın müzikal kişiliğinin oluşma sürecini sözgelimi “Bob Dylan: Tam Bir Bilinmez”de (A Complete Unknown – 2024) olduğu gibi daha detaylı anlatabilseydi, onu çalışırken, prova yaparken, müzik üzerine konuşurken daha çok gösterseydi, bence daha iyi bir film olabilirdi.

        Filmin en etkili sahnelerinden birinin, yapımını bizzat üstlenip finanse ettiği ve konseptini belirlediği “Beat It”in video çekimleri olması tesadüf değil… Çünkü orada onu çalışırken görüyoruz. Bir anda o utangaç insan gidiyor ve sokak çetesine mensup gençleri rahatlıkla yöneten bir profesyonel geliyor.

        2009 yapımı “This is It” adlı belgeselde onu çalışırken, ekip arkadaşlarını yönetirken ve müziğe olan hakimiyetini gördüğümüzde, Michael Jackson’ın çalışırken örnek alınacak, işini tutkuyla yapan mükemmel bir profesyonel olduğunu kabul ederiz. İşte o Michael’ın gençlik hali bu filmde pek yok.

        Filmde çizilen Michael Jackson portresinin, “Thriller” albümünü çıkaran sanatçının zengin müzik kültürüne ve iç dünyasına dair çok fazla bir şey söylediğini düşünmüyorum. Biliyoruz ki, annesiyle seyrettiği korku filmlerinden aldığı ilhamdan ibaret değil o albüm. Ardında çok daha başka bir birikim var ve film o birikimi anlatma konusunda yetersiz.

        Yönetmen Antoine Fuqua daha kolay yolu seçiyor. Ailenin ve avukatların onayladığı senaryo üzerinden giderek birbirinden iyi Michael Jackson hitlerini dinlediğimiz, o meşhur dans figürlerine ve mükemmel performansına tanık olduğumuz, görsel ve işitsel bir deneyim sunmayı tercih ediyor. Tıpkı “Bohemian Rhapsody” veya “Rocketman”de (2019) gördüğümüz gibi, “Michael” da hit şarkılar üzerine kurulan yeni usul müzikal bir film…

        “Michael”ın doğru dürüst bir finali yok. Yanılmıyorsam, “Hikâye devam ediyor” diye bitiyor. İnternetteki bazı kaynaklarda filmin asıl uzunluğunun 4 saat 20 dakikayı bulduğu ve ikinci bir filmle hikâyenin sürdürüleceği yönünde yorumlar dolaşıyor. Filmin seriye dönüşeceğini düşünenler de var.

        Bu filme alınmayan çocuk tacizi suçlamalarına ikinci filmde yer verileceğini öne sürmek ne kadar doğru olur, emin değilim. Eldeki bilgilere göre, ilk plan Jordan Chandler’ın 1993’teki suçlamalarını hikâyeye dahil etmek ve filmin son bölümünü bunun üzerine kurmaktı. Ama yasal nedenlerden ötürü çekimi gerçekleşen birçok sahne kullanılamadığı gibi 15 milyon dolar ek bütçeyle yeni çekimler yapıldı.

        Kesin olan, Michael Jackson’ın hayatında daha anlatılacak çok şey olduğu… Ama aile destekli biyografik film mantığıyla, ne anlatılırsa anlatılsın çok fazla derine inilemeyeceği açık. “Michael” her şeyiyle bir hayran filmi gibi tasarlanmış. Babanın kötü adam olması dışında daha en baştan “sterilize” edildiği belli.

        Filmde yaptırdığı ilk burun estetiğini görüyoruz ama sonraki operasyonlara yer verilmiyor mesela. Çok fazla tepki toplayan cilt rengini beyazlaştırma işlemleri ise şaşırtıcı olmayan şekilde vitiligo hastalığına bağlanıyor.

        Michael Jackson filmde, hayattayken hep eleştirildiği gibi beyaz olmak isteyen bir Afrika kökenli olarak değil, kendi ırkının ve kültürel kimliğinin farkında bir sanatçı olarak gösteriliyor. Tam da burada Michael’ın CBS Records’un başkanı Walter Yetnikoff’la (Mike Myers) olan sahnesi geliyor aklıma. Yetnikoff’un yayın hayatının ilk dönemlerinde ırkçı bir medya kuruluşu olan MTV’nin yöneticisine çektiği rest, filmin unutulmaz detaylarından biri. İnsan bir biyografiden böyle şeyler bekliyor aslında. “Michael” da bu açıdan boş değil. Filmde birçok hoş detay ve sahne var. Mesela, 1981’de babasını kovacak avukatı, yani John Branca’yı (Miles Teller) bulduğu sahne…

        Sizi Michael Jackson güzellemesi niteliği taşıyan bir hayran filmi beklediğini bilirseniz, bence hayal kırıklığına uğramaz; aksine memnun kalabilirsiniz. Jaafar Jackson da ilk filminde hiç fena iş çıkarmıyor.

        6/10