Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar İkonik filmin devamı
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        20 yıl önceki ilk filmde, gazeteci olma hayaliyle yaşayan Andrea “Andy” Sachs (Anne Hathaway), kendini moda dünyasına yön veren Runway dergisinde, genel yayın yönetmeni Miranda Priestley’in (Meryl Streep) ikinci asistanı olarak bulduğunda, kimse ona çok şans tanımaz. Çünkü ne modayla ne moda dergileriyle ilgisi vardır. Öyle ki, Miranda’nın efsane olduğunu dahi bilmez. Peki, binlerce kızın delice istediği işi nasıl alır? Özgeçmişi nedeniyle İnsan Kaynakları’nın Miranda’ya yönlendirdiği biridir sadece. Zaten asıl soru, Miranda’nın onu neden kabul ettiğidir. Bir kez olsun “zeki, şişman kıza” şans vermek istedim, diye açıklar kararını ilerleyen günlerde. Belli ki Andy’nin iddialı ve idealist gazeteci adayı olması dikkatini çekmiş; hep aynı asistan profiliyle çalışmak yerine “başka mahalleden” gelen kızı işe almak istemiştir.

        Runway dışında hiç kimsenin şişman diyemeyeceği Andy’nin, ince, şık ve topuklu kadınların arasında Miranda’nın gözüne girmek için neden o kadar ısrar ettiği sorusunun yanıtını bulmak kolay değildir ve bence ilk filmin en ilgi çekici yanıdır. Erkek arkadaşının, ailesinin ve yakın çevresinin çok önem vermediği bir dergide başarılı olmak için gösterdiği çaba, kişiliğinin farklı yönlerinin açığa çıkması ve ortaya koyduğu iddiayla bağıntılıdır temelde.

        Miranda’nın yönettiği Runway’de herkes kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Demir Kraliçe Miranda’nın topraklarında kimse kibar ve iyi olmak mecburiyetinde değildir. Önemli olan tek şey, iyi dergi çıkarmak ve moda dünyasına hükmetmektir. Rekabeti ve acımasızlığıyla neoliberalizmin çalışma hayatındaki modeli gibidir Runway. Andy, nerdeyse sporcu gibi hedefine odaklanır. İş dünyasının en zorlu koşullarına hazır olduğunu öncelikle kendine kanıtlamak ister. Ama Andy için önemli olan, sadece özgüven değildir. Günler geçtikçe iyi giyinmeyi daha çok sever. İlk geldiğinde burun kıvırıp küçümsediği moda dünyası, yavaş yavaş onu da eline geçirir. Artık her giydiğini üstüne yakıştıran güvenli bir kadındır. Modayla barışmış, içinden yeni bir kadın çıkarmıştır. Finalde tam da hayal ettiği gibi bir gazetecilik işi bulduğunda, Runway tecrübesinin kendisine çok şey kattığının farkındadır.

        “Şeytan Marka Giyer 2”de (The Devil Wears Prada 2) Runway’in Konular Editörü olarak Miranda’nın odasına kendine güvenli, mutlu bir ifadeyle girdiğinde, tecrübeli ve tanınmış bir gazetecidir Andy. Ama işinin en az 20 yıl önceki kadar zor olduğunu anlamakta gecikmez. Her şeyden önce Miranda değil, patron tarafından işe alınmıştır ve beklentiler yüksektir. Sadece iyi konular bulması, iyi yazılar yazması değildir mesele. Çok daha zorunu başarması gerekir.

        “Şeytan Marka Giyer 2”nin öne çıkan temalarından biri, gazeteciliğin ve dergiciliğin günümüzde yaşadığı kriz... Medya kuruluşlarının sürekli küçülmeye gitmesi, düşen dergi satışları ve patronların finans odaklı yönetim danışmanlarının her sözünü dinlemesi, hikâyeyi şekillendiren kritik noktalar… Andy de tüm bunlara karşı direnmeye, elinden geleni yapmaya çalışıyor. Kuşkusuz, Runway dergi olarak hâlâ güçlü ve dirençli bir marka… Andy, önceki işine göre iki katı maaş alıyor mesela ama gelir gelmez, hiçbir şeyin 20 yıl önceki gibi olmadığını da anlıyor.

        Öte yandan, Miranda yine bildiğimiz Miranda… Çalışanlarına karşı soğuk, mesafeli, kibirli... Gerçi İnsan Kaynakları Departmanı’na giden şikayetler sonrasında yıllar içinde zoraki olarak bazı alışkanlıklarından vazgeçtiği belli oluyor. Dahası, özellikle haber toplantılarında asistanı Amari’nin (Simone Ashley) uyarılarını dikkate alıyor, olumsuz tepkilerinde daha ölçülü olmaya çalışıyor. Nigel’ın (Stanley Tucci) ise nerdeyse hiç değişmeden kaldığını görüyoruz.

        Miranda’nın dayatmasıyla “ürün tarafına” geçen ve orada kendine başarılı bir kariyer yapan Emily (Emily Blunt) başta olmak üzere karakterlerin 20 yıl sonraki halleri, inandırıcı açıkçası. Sözgelimi, Emily’nin geldiği noktada Miranda’nın yanında öğrendiklerinin etkisini hissediyorsunuz. Sadece güçlü olmaya inandığı belli. Rekabetçi, acımasız ve soğuk… İş dünyasında arkadaş edinmek, hâlâ yabancı olduğu bir fikir… Özetle Emily, bir kez daha “Küçük Miranda” gibi…

        “Şeytan Marka Giyer 2” (The Devil Wears Prada) seyri keyifli, hoş ve eğlenceli bir film ama en zayıf tarafı, hikâyenin -Emily dışında- ikonik hale gelen ilk filmin formülünü tekrar etmesi…

        Andy’nin işinde yaşadığı ilk sorunlar, hemen takdir bekleyen halleri, Miranda’nın katılığı karşısında Nigel’ın gönülsüzce sunduğu şefkate sığınması ve kendini kanıtlamak için gösterdiği çabalar, bizi direkt olarak ilk filmin anlatı güzergâhına bağlıyor. İkinci yarıdaki gelişmeler de nerdeyse ilk filmin kopyası gibi… Dergi grubunun üst kademesinde yaşanan gelişmeler, Miranda’nın beklediği terfi, seyirciden saklanan sürpriz gelişmeler, Andy’nin işgüzar ve naif çabaları, “déjà-vu” duygusunu hiç kaybettirmeyen bir olay örgüsü sunuyor. İlk filmde Paris’e gitmeden önce sevgilisiyle yaşadığı krizin benzerini bu kez Milano öncesi yaşaması, benzerliğin suyunun çıktığı noktalardan biri… Star Wars, Mission: Impossible gibi markalaşmış aksiyon serilerinde yapımcıların hep aynı formülde ısrar etmesi pek şaşırtıcı değildir. Bütçe büyüdükçe riskten kaçınmak isterler. Ama bir “iş yeri dramasında” hikâyeyi aynı şablon üzerine kurmak açıkçası bana pek anlamlı gelmiyor.

        Ayrıca, seyircilerin filme aynı hikâye şablonunu seyretmek için geldiklerinden bu kadar emin olunması da tuhaf açıkçası… Bana sorarsanız, seyirci daha çok karakterlerin yaşayacağı farklı deneyimler için gelir böyle bir filme. Oysa Emily dışında diğer üç karakter yeni ama özünde çok farklı olmayan deneyimler yaşıyorlar.

        “Şeytan Marka Giyer” temelde yayıncılık ile moda dünyasının kesiştiği özel alanı keşfetmeye çalışan karakter ağırlıklı bir filmdir. Hikâyenin en hoş yanlarından biri, moda dünyasının “zeki, şişman kız” için bir harikalar diyarı olmasıdır. İkinci film, bu dünyaya bir geri dönüş bileti aslında. O yüzden yayıncılık kadar moda dünyasının başka yanlarına odaklanan farklı bir hikâyeye neden yönelinmediğini anlamak zor…

        Ayrıca, karakter derinliği, ikinci filmde pek bulamadığımız bir şey… Yazının girişinde söz ettiklerimden ayrı olarak Andy, yaşadığı çelişkiler, tutarsızlıklar, içine düştüğü ikilemler, erkek arkadaşı ve yakın çevresiyle yaşadığı çatışmalar açısından ilk filmde derinlikli bir ana karakterdir. Kafasının karışıklığı, filmin lehine işler. Paris Moda Haftası’nda yaşadığı olayların ardından kendini ahlaki açıdan sorgulaması ve her şeyden vazgeçme özgürlüğünü kullanması, filmi bambaşka bir noktaya taşır. Finalde gerçek benliğini bulması, aslında ne istediğini anlaması ve çatışma yaşadığı karakterlerin saygısını kazanması, hikâyeyi güçlendirir.

        Devam filminde ise Andy, daha gelir gelmez nedense Runway’in kurtarıcısı olarak görüyor kendini. Sadece gazeteciliği, dergiciliği, çalışma arkadaşlarını, Runway’i ve Nigel’ı değil Miranda ile Emily’nin ruhlarını da kurtarmak istiyor sanki. Aradan geçen 20 yılda olgunlaşmasına itirazım yok ama ilk filmdeki kafası karışık kızın kahraman ruhlu birine dönüşmesi hikâyeyi tek katmana indirgiyor.

        “Miranda’nın çağının geçip geçmediği sorusu” üzerine kurulacak bir film çok daha ilginç olmaz mıydı, diye düşünmeden edemiyorum. Ucundan köşesinden girilen bir konu bu ama çok ileri gidilmiyor. Öte yandan, Andy’nin Miranda’dan ziyade aslında kendi için çaba gösterdiği de iddia edilebilir. Kaldı ki yönetmen David Frankel de filmin son çekiminde Andy’nin en başından itibaren “bir çeşit sıcak yuva” arayışında olduğunu düşünmemizi istiyor. Evde tek başına çalışan yazar olmak istemediği belli. Açılış sahnesinde işsiz kalan gazeteciler masasındaki halini düşündüğümüzde tüm film boyunca kendini kurtarmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

        2006 yapımı “Şeytan Marka Giyer”, yapım hikâyesi ve yıllar içinde popüler kültürde bıraktığı derin izlerle çok konuşulan bir filmdir. Aline Brosh McKenna tarafından filme uyarlanan, Lauren Weisberger imzalı romandaki Miranda Priestley karakterinin esin kaynağı Vogue dergisinin genel yayın yönetmeni Anna Wintour, ayrı bir konudur. “Anna Wintour kızar” korkusuyla birçok ünlü markanın filmi desteklemediği, ünlü isimlerin konuk oyuncu olmayı reddettiği bilinir. Gala sırasında yanındaki kızına dönüp “Bu, direkt DVD’ye gider” diyen Wintour, “Şeytan Marka Giyer”i sevdiğini ancak yıllar sonra, ikonik bir moda filmi haline geldikten sonra söyler.

        İlk filmi iyi bilenlerin veya gitmeden önce bir daha seyredenlerin daha çok keyif alacağını eklemek isterim. Özellikle finalde Andy’nin ofiste gök mavisi süveterle dolaştığı sahneden... O süveter, Andy’nin 20 yıl önceki Andy’ye, Miranda ve Nigel’a gönderdiği anlamlı bir selam aslında. Aynı zamanda içindeki “modadan habersiz zeki şişman kızı” hâlâ sevdiğinin bir kanıtı… Malum, Miranda’nın ilk filmde üstündeki kazağın rengiyle ilgili olarak Andy’ye anlattıkları, bir kırılma noktasıdır. O sahnede, Andy ile birlikte, Miranda’ya ve temsil ettiği moda dünyasına neden saygı duymamız gerektiğini anlarız.

        İkinci filmde o kadar iyi bir sahne olup olmadığından emin değilim.Yine de “Şeytan Marka Giyer 2”, ilkinin ikonik çekiciliğinden fazlasıyla nasipleniyor ve moda dünyası üzerine kurulu bir film olarak hedef kitlesini mutlu etmeye hazır şekilde sizi bekliyor. Benim bu yazıda hakkını veremeyeceğim giysiler, aksesuarlar, defileler, sadece meraklısına hitap eden birçok detay ve sürpriz ünlü…

        İlkinde başarılı bir iş çıkaran yönetmen David Frankel, Florian Ballhaus’un görüntüleri ve Andrew Marcus’un akıcı montajıyla “Şeytan Marka Giyer 2”yi seyretmekten keyif alacağınız, şık ve sıcak bir film hale getiriyor. Özellikle, ilkini sevenler kaçırmasın.

        6/10