Turizmde yine algı sorunu var!
Bayramda İstanbul’da kalmak ayrıcalık oldu bana göre. Memleket dört tekerli ağlarla örülmüş durumda. Herkes bir yerlere gitme telaşında. Mesele en çok da nefes almak rotasına dönüşmüş…
Modern zamanlarda bayramı tatile döndürmeyi başardık. Ruhani telaşlar yerini dünyevi telaşlara bıraktı. Hayatın acımasızlığına parmak kaldırmak gibi görüyorum bunu. Kim haklı, kim haksız karışmadan tabi…
Gelelim tatil ile turizm ilişkisine. Dün Habertürk ekranında Yunan adalarına akın eden Türkleri görünce, salgından sonra zembereğinden boşalan pahalılık algısını kıramadığımızı anladım…
Mikrofon uzatılan hemen herkes “Yunan adalarındaki tatilin yerli tesislere oranla daha erişilebilir olduğunu” söylüyor…
Öyle mi gerçekten? Vize parası, kent vergisi, yol ücretleri, konaklama ve yiyecek- içecek giderleri derken “gitmek mi zor kalmak mı?” sorusuna efektif bir yanıt bulmak için valizde hesap makinesi bulundurmak gerekiyor…
Ama ilk şık için, dört günlük tatil bazında Türkiye, geçtiğimiz yıllara oranla bir miktar daha çekim alanının içinde duruyor…
Buna rağmen bizim medya başta olmak üzere, kulaktan kulağa fısıldayan “pahalılık algısı” Damokles kılıcı gibi sallanıyor turizm esnafının başının üstünde…
O yüzden bir şey yapmalı. Turizm platformları sivil toplum kuruluşlarını devreye sokarak halkı yine kendi ülkesinde yaşanacak bir tatile ikna etmeli…
Bunu yaparken de samimi mesajlar verilmekle kalmayıp, hayat pratiğinde de rüştünü ispat etmeli Türk turizmi…
Şu anda ekonomiyi çeviren en önemli enstrümanımız turizm. Ve şu bir gerçek ki yanlış notalara tahammülü kalmadı kimsenin bu enstrümanda!
Bayram öncesi gündeminde trafik cezaları hiç olmadığı kadar manşete çıkarmıştı kendini. Kimi çok fahiş buldu yeni rakamları kimi ise “tuzak” filan dedi…
Ne olursa olsun, tüm bu caydırıcı fotoğrafa ve hatta bizzat bakanlığın “Türkiye Sabit Radar Haritası” yayınlamasına rağmen kesilen cezalar uçtu, gerçekleşen kazalar da rekor kırdı…
Teslim edelim ki trafik sorunu sadece cezalandırmakla altından kalkılabilecek bir mesele değil. Çok ciddi bir mühendislik ayrıca bir de “toplum mühendisliği” gerektiriyor…
Trafikte kimseyi takmayan ağır bir kalabalık var. Cinayete varan saçmalıklar otobanı yaratıyorlar masum insanlar için. Bunları öyle kamu spotu filan yayınlayarak ehlileştirmek mümkün değil…
Sadece İstanbullu yılının 4 tam gününü trafik sıkışıklığında boğup giderken meseleyi ceza makbuzu öznesine indirmemek gerek…
Belki fazla romantik ama bizim gibi toplumlarda işi ciddiye bindirecek kamu kuruluşu yaptırımlarına ihtiyaç var. Tabandan tavana kimseye aman ve ayrıcalık vermeden ehlileştirme, ehliyet sahibi yapma ve trafik sorununu kökünden halletme meselesini üstlenecek bir müsteşarlık en azından…
Geri kafalı bir bakış açısı gibi gelse de ileriye gidebilmek için genlerimizin ayarına ihtiyacımız var. Öğrenilmiş çaresizliği, öğrenilen çarelere başka türlü çeviremeyeceğimiz ortada işte…
En başta söyleyeceğimi en sonda söyleyerek noktalayayım. Trafik cezalarını hazinenin yeni girdi kapısı olarak görülmesinin önüne geçmemiz lazım. Bu da ancak halkı ikna ederek olur. Hadi bakalım buyurun samimiyet testine!
Tan Sağtürk kısa sürede bürokraside uzun yol yapabilen ilk sanatçı oldu. Türk balesinin bu yıldız isminin içinden sapla samanı ustalıkla ayırt edecek bir bürokrat çıkması en çok beni sevindirdi…
Çünkü Tan’ın uzun yıllardır eğitime verdiği mesaisi, her türlü krizi fırsata çevirebilecek bir refleks kazandırmış olmalıydı. Deriz ya, eğitim önemli…
Öyle de oldu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne geldikten sonra opera ve bale gibi sanatlarla mesafesi açık olan toplumu bir süre sonra sahne sanatlarına bağımlı hale getirdi…
Müdürlüğün tüm festivalleri rağbet görüyor. Çoğu temsil kapalı gişeye düşmüş durumda. İki önemli festivalle halkla kucaklaşacak olan opera ve bale, yazı itibarını biraz daha yükseltmiş olarak bitirecek gibi…
Eskiler “iş bilenin” derken boşa dememişler. Siyasette ümidim yok ama en azından bürokrasi ve teknokraside bilgelere verilen sorumluluklar, fidelikten ormana doğru yürümede çok hızlı yol alırlar…
Yaşadık gördük; daha çok yaşayıp daha iyisini görmek dileğiyle!
Dün akşam saatlerinde Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek, evinde yaptığı bir tamirat sırasında elektrik akımına kapılarak ağır yaralandı…
Başkana acil şifa dilerim ama bu durum bizim sessizlik yemini ettiğimiz bir gerçeği de suratımıza tokat gibi çaktı…
Tesisat kazaları derseniz, birçoğu amatörlükten kaynaklı da olsa seri katil zanlısı olarak karşımızda sırıtıp duruyor…
Merdivenden düşmeleri, eşyaların altında kalmaları, soba facialarını, ocak afetciklerini filan saymıyorum bile…
Beynimizin hücrelerini kıyasıya öldüren hayat, günün sonunda kendini Azrail’e teslim etmek konusunda çok istekli…
Biz ise hala avcı toplayıcı zamanlardan kalma refleksimizle kıyısından dönebiliyoruz ölümün. Bu gidiş o refleksleri de elimizden alırsa toplumun katili bizzat kendisi olacak. Bilmem anlatabildim mi?
- Bazen tarih kendini kaleme alır!1 ay önce
- Trump için erken bir mola fırsatı!1 ay önce
- Deprem Çalıştayı hemen şimdi!4 hafta önce
- İnsan insan derler idi...1 ay önce
- Pusulanın aklındaki Ortadoğu...1 ay önce
- Bir diplomat olarak simit!2 ay önce
- Korsan gemileri batarken...1 ay önce
- Nafakayı da hesaplasın bari!2 ay önce
- Bu fikri menüden çıkarın!3 ay önce
- Tur otobüsü olamaz değil mi?3 ay önce