Daha çok Türkiye’den gelen malların satıldığı, müşterisi buradaki yabancılardan oluşan, baklavadan ete, bulgurdan zeytinyağına, baharattan karpuza (karpuzlar Fas’tan geliyor, ben böyle karpuz yemedim) her türlü gıda ürününün satıldığı marketten içeri girdiğimde; kafamda dünya savaşın eşiğindeyse, bir şekilde yurdundan kopmuş muhacirlere doğuda da batıda da insan değil pislik muamelesi yapılıyorsa, merhametin yerini kin ve nefret almışsa, zulüm gıdım azalmamışsa dünyanın her yerinde, herkes ötekinin sesini bastırmak için var gücüyle bağırıyorsa, “böyle bir dünyada sanat ne işe yarar?” sorusu vardı nedense.
Rafların arasında dolaştım, alacaklarımı aldım, ayrı bir bölümde, özel bir kapıdan girilen, belirli bir dereceye kadar soğutulmuş sebze ve meyve odası var, sıra oraya geldi. Kasaların içinde naylonla örtülü, her şeyin muntazam bir şekilde naylon poşetlerde tutulduğu yeşilliklerin içinde aniden gözüme taze asma yaprakları ilişti.
Sanatı falan unuttum. Sanki annem duruyordu karşımda, ben onun eteğine tutunmuştum. Olgunlaşmalarını ne zamandan beri bekliyorduk. Filiz verdiği günden beri arada bir gidip bakıyordum. Şarkı söyleye söyleye akan ırmağın kenarında bahçemiz, evin uzantısı gibi. Her türlü meyve ağacı var bahçede.
(Yazının tam burasında Refik Halit’in meşhur “Şeftali Bahçeleri” hikayesine gitti aklım, hikaye şöyle başlıyordu:
“Irmağa giden yol, kasabadan kurtulunca, göz alabildiğine uzanan sayısız şeftali bahçeleri arasından geçerdi. Haziran içinde bile taşkın dere ayaklarının çamurlu, ıslak tuttuğu bu gölgeli yerlerde otlar bütün bir yaz mevsimi yeniden yeniye sürer, kızgın güneş, ağaçların tepelerinde meyveleri pişirirken, rutubetli toprakta birbiri arkasına yoncalar fışkırır, çayırlar kabarırdı. Suların serinliği, taze ot kokusu, gölgelik ve bereket içinde bahar, bu bahçelerde ta kışa kadar uzanıp giderdi.
Her tarafa taşkın bir şeftali kokusunun dolup sindiği durgun sıcak günlerde işsizler takım takım kasabadan inerler, ırmakta yıkandıktan sonra gelip gölgeli çimenlerde yatarlardı. Yüksek dallardaki fazla olgun, ballı şeftaliler saplarından kurtularak dolgun, yumuşak bir sesle yerlere, çimenler içine, yatanların üzerine durmamacasına yavaş yavaş dökülürdü. Toplamakla biter tükenir şey değildi; ürünün yarısı ağaçlarda kalır, böyle, pişip oldukça teker teker, ağır ağır toprağa düşer, karışır, kaybolurdu.”)
*
Git başımdan usta, ben yaprakları anlatacağım bugün. Evet çocukluğumdaki köy evimizle bitişik bahçeden bahsediyordum. Bahçede önce erikler çiçek açar, sonra ona badem eşlik eder, şeftali derken kavak ağacına sarılmış asmanın pek acelesi olmazdı sanki. Oysa önce o yetişmeliydi; ilk taze sebze olarak yaprak sarması olup sofraya gelecekti. Kış bir ömür kadar sürmüştü sanki, asma yaprağından sarma yapıldığı gün, biliyorduk ki arkasından diğer sebze ve meyveler gelecek.
Aniden patlar asma tomurcuğu. Kısa süre içinde avuç içi kadar büyür. Annem kopartacağı zamanı çok iyi biliyor. Kopartırken ben de yanındayım. Özenle üst üste koyar, işini yaparken de bana tarifini verirdi pişireceği “îpirax”ın.
Her türlü sarmaya biz “îpirax” diyorduk, sanırım kelime Türkçedeki “yaprak”tan geliyor olsa gerek. Nişanyan Sözlüğünde yaprağın etimolojisini; “Eski Türkçe aynı anlama gelen ‘yapırgak” kelimesinden evrilmiş, ‘rüzgarda titreşmek’ fiilinden türetilmiş” diye açıklar. Türkçeden Kürtçeye geçmiş ender kelimelerden birisi olsa gerek…
*
Asma yaprağı sarma yapılacak kıvama geldiğinde kış başı kurutulmuş etin de bitmeye yüz tuttuğu zamandır. Tuzlanarak kurutulmuş, “qedîd” adı verilen etin döş kısmını annem bir gün önceden suya koyar, tuzunu alır, et yumuşar, bahçeden getirdiğimiz yaprakları sıcak suda bir süre tutup renginin yeşilden altın sarısına dönmesini bekler, eti bir satırla doğramaya başlar, sonra döverek kebap kıyması haline getirir, içine bir miktar kuyruk yağını ilave ettikten sonra baharatları koyar, pirinci ilave eder, üzerine kızgın tereyağını döker, ayrı bir kapta tane sumakı ıslatır, sonra maharetli parmaklarıyla, şöyle parmak kalınlığında sarmalar yapar, tencerenin dibine birkaç yaprak dizdikten sonra sarmalarını muntazam bir şekilde dizer, üzerine birkaç can eriğini atar, üstünü bir tabakla örter, az su koyar, bir taşım kaynattıktan sonra üzerine sumak suyu döker, kısa bir süre sonra mevsimin ilk yaprak sarmasını sofraya getirirdi.
*
Dünyanın tepesine yakın bir yerde; uzun, çok uzu bir kıştan yeni çıkmış bencileyin, bir yabancı markette, kafam başka meselelerle meşgulken, bir tahta kasada aniden karşıma çıkan taze asma yapraklarını görünce, annemim yaptığından aklımda kalanlara kendi usulümü de ekleyerek yaprak sarması yapmaya karar verdim büyük bir hevesle.
Sararken hem geçen yaz Allah’ın rahmetine kavuşmuş annemi anacak, onun yaptığının tadını yakalayacaksam eğer biraz daha ona yaklaşacak, hem de “yaprak” kelimesinden yola çıkarak bu yazıyı kurgulayacaktım. Büyüyüp eşek kadar olduğumuzda en sevdiğimiz yemek, hep annemizin çocukluğumuzda pişirdiği, sık sık yapılmayan yemektir. Hayatımız boyunca bütün yemeklerde o günkü tadı aramamızın sebebi, artık bizden uzaklaşmış olan anne sevgisinin damağımızda kalmış olan tadını hâlâ arıyor olmamızdır. Hayatımız boyunca aradığımız o tadı bir daha bulamamamızın sebebi ise, anne sevgisinin hiçbir şeyle kıyasa gelmemesidir. Herkesin her yemekte annesinin yaptığı yemeğin tadını araması bundandır, bu yüzden herkesin annesi güzel yemek yapar!
*
Eski takvime göre sürdürüyorduk hayatımızı o köyde. Ayları anlatan bir kaside okurdu Dengbêj ağabeyim Kadir. Haziran’ı şöyle anlatırdı:
Xizîran hat û xinzirî
Giya li beyara kizirî
Tiştekê xwe li ber negirt
Ji xeyrî dar û ber û mêwa tirî
(Haziran bir hışımla geldi
Kuruttu yamaçlardaki otları
Hiçbir şey hışmına dayanamadı
Ağaçlar, taşlar ve üzüm asması hariç)
Hep yeşil kalıyor asma, ömrü bir hayli uzundur. Bağcılık yoktu bizde, Nasturiler, 1840’larda buradan sökülüp atılınca şarapçılık da bitti. Aynı usulle üzümden sadece pekmez yapıyordu bizim köylüler, Nasturilerden kalma tezgahta ayaklarıyla ezerek. Pekmez yapılacak kara üzüm çok fazla korumaya alınmazdı. Gözü gibi baktıkları, kavak ağaçlarına tırmanmış olan asmada yetişen “bêsiyane” dedikleri, şimdi daha çok Adıyaman civarında bulunan “besni” üzümüydü. “Peygamber üzümü” diyorlar bu üzüme. Boş bulunup herkes yemesin diye, sarıldığı kavak ağacı böyle dikenli bir çitle çevrilirdi. Arada bir akşamüzeri birkaç salkım kopartılır, soğuk sudan geçirildikten sonra, avluda oturmuş olan kıymetli bir misafirin önüne terli terli getirilirdi. Dayım çifter çifter atardı ağzına taneleri mesela, zira Resulullah de böyle yermiş üzümü.
*
Derler ki üzümün anavatanı Anadolu’dur. Arkeolojik bulgular bunu işaret ediyor. Her medeniyet üzüme kutsal meyve muamelesi yapmış.
Daha çok Antep civarlarında bir efsane anlatılır üzümün kökenine dair.
Bir kadının biricik çocuğu hastalanır. Göstermediği hekim kalmaz, nafile. En sonunda bir bilge kişi kadına, “yedi vahşi hayvanla yedi evcil hayvanın sütünü karıştır, içir oğluna, şifa olur” der. Kadın arayışa başlar, diyar diyar gezer, bilgenin söylediği karışımı binbir bela zahmetle nihayet tedarik eder ama artık çok geçtir. Çocuğu ölünce getirdiği karışık sütü bahçesine döker. Bahar gelir, bir gün bakar ki bahçesinde o güne kadar hiç karşılaşmadığı bir bitki boy vermiş. Bu bitki ölen oğlunun hatırasıdır, ona gözü gibi bakar, büyütür. Bir iki yıl içinde bitki kol atar, yaprak açar böyle avuç içi büyüklüğünde, sonra gittikçe meyve vermeye başlar. Meyvenin tadına bakar, muhteşem! Yediklerini yer, yemediklerinin suyunu çıkarır, kırbalara doldurur, tavan arasına saklar. O kırbaları orada unutur. Uzun bir süre sonra bulur kırbaları, birisini açar, içer, içtikten kısa bir süre sonra bir neşe gelir içine, bir neşe ki sorma, şakır şakır oynamaya başlar. Bir yandan oynarken, bir yandan da şarkı söyler. Komşular yetişir, kalan şırayı onlar da içer, onlar da dört kol çengi göbek atmaya başlar.
*
Müslümanlara “haram” kılınan şarap; mitolojide Tanrıların içkisi olarak kabul ediliyor. Tevrat, İncil ve Zebur’da “kutsal”dır bu içki. Ne efsaneler ne efsaneler anlatılır üzümden şarap yapmanın keşfine dair. İçlerinde en yaygını, Anadolu’da, halk kültürü içinde mühim bir yeri olan “Nuh ile Keçi” efsanedir ki şöyle:
Nuh Peygamber, günün birinde Ağrı Dağının eteklerinde dolaşırken, neşeden yerinde duramayan bir keçiye rastlar. Keçi fıkır fıkır, oradan oraya seğirtip duruyor. Nuh keçideki bu neşenin sebebini merak eder. Onu takip eder, keçinin bir yere gidip böyle iri taneli bir meyveden yediğini görür. Keçinin yediğini o da yer, keçiye hak verir, muhteşem bir şey, bir süre sonra meyvenin tiryakisi olur çıkar. Daha sonra yediği üzümün suyunu çıkarır. Suyu içtikçe neşelenir. Nuh’u böyle keyifli görünce Şeytan onu kıskanır, kavurucu nefesiyle asmayı üfler, onu kurutur. Nuh çok üzülür, Şeytan bu kez de Nuh’un üzülmesine dayanamaz. Ona asmayı yedi hayvanın kanıyla sularsa eğer, eski haline geleceğini söyler. Nuh dediğini yapar; aslan, kaplan, ayı, köpek, horoz, tilki ve saksağanın kanını asmanın köküne döker. Asma kısa sürede canlanır. İşte bu yüzden, o günden beri üzüm suyundan yapılan içkiyi içenler ya aslan gibi cesur ya kaplan gibi yırtıcı ya ayı gibi kuvvetli, ya köpek gibi kavgacı, ya horoz gibi gürültücü, ya tilki gibi kurnaz, ya da saksağan gibi geveze olurlar.
*
Ama ben “yapraktan” bahsediyordum, tekrar dönelim oraya. İnsan, ayağa kalktığında mahrem yerlerini kapatmak için önce yaprağa uzandı. Yaprak, bitkilerin fotosenteze yarayan en mühim uzvudur amenna ama hayatımızda kat kat ayrılabilen şeylere de yaprak diyoruz biz. Kitap gibi, baklava börek yapılan yufka gibi, ince kesilmiş döner gibi… Bazen çok güzel bir kız ismidir Yaprak, bazen bir mekanın adı, bazen de şiirde gidişatı değiştirmiş bir dergiye isim olur.
Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet 1 Ocak 1950’de Ankara’da çıkarmaya başladılar “Yaprak” dergisini, masraflarını da Mahmut Dikerdem üstlenir. On beş günde bir çıkıyordu, yirmi sekiz sayı çıkabildi ancak. Derginin yayınını sürdürmek için Orhan Veli önce paltosunu sattı, o da olmayınca Abidin Dino’nun hediye ettiği resimleri çıkardı mezada. Onlar da kâr etmedi. Cahit Sıtkı, Sait Faik, Fazıl Hüsnü, Cahit Külebi gibi yazar ve şairlerin ürünlerini yayınladı. Yaprak kapanınca Orhan Veli İstanbul’a döndü.
“Yaprak” dergisinin fikir babası olan Sabahattin Eyüboğlu, 1950 sonbaharında, Fransa’daki kardeşi Bedri Rahmi’ye yazdığı bir mektupta şunları yazar:
“Dün Orhan'la bir Yaprak gezintisi yaptık. Bu sefer Haliç'e gittik. Sonra Arnavutköy'üne gittik. Deniz pek misafirperver değildi! Yaprak gayri çıkmayacak. Bu gidişle yaprak kımıldamayacak memlekette. Abonelere birer beyaz... Bembeyaz yaprak yollamak istiyoruz.”
Aynı yılının Kasım ayında Orhan Veli Ankara’ya geri döndü, belediyenin açtığı bir çukura düştü, beyni hasar gördü, İstanbul’a döndü, orada öldü.
Ölümünden hemen sonra arkadaşları 1 Şubat 1951’de dergisinin adını “Son Yaprak” diye değiştirip tek sayı olarak yayınladılar. Orhan Veli’nin daha önce yayınlanmamış “Aşk Resmi Geçidi” şiiri bu sayıda yayınlandı. “Yaprak” dergisi şiirde, Garip Akımının yayın organı işlevini gördü.
*
Sonbaharda yapraklar teker teker düşünce içimiz acır. Yeri göğü hüzün kaplar. Ağaçlardan dökülen yaprakları, geçip giden insan ömrüyle eş tutmuş şairler. Ahmet Haşim, “Merdiven” şiirine;
“Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak”
diye başlar ya; dökülen yapraklara bakan bir ihtiyarın aklına kendi ömründen rüzgar gibi geçmiş yıllar gelir; o yıllar tıpkı yaprak gibi sararak düşmüştür hayatından.
Ama benim aklıma önce O. Henry’nin o çok bilinen hikayesi gelir… Daldan düşecek “Son Yaprak”ı anlatır hikayesinde usta. Çok kısa bir hikaye değildir, ben özetlemeye çalışayım ama en iyisi bulup okuyun derim size okumamışsanız eğer.
Sue ve Johnsy adında iki kızı anlatır sersemletici finalleriyle meşhur hikayelerin yazarı “Son Yaprak” hikayesinde.
Jonhsy zatürreye yakalanmış, ölümü yakın. Yattığı yatağında, karşı duvarı sarmış bir sarmaşık var. Mevsim kıştır. Yapraklar teker teker düşüyor. Sarmaşık son yaprağını da düşürünce, öleceğine inanır kız. Bu yüzden her gün büyük bir korkuyla düşen yaprakları sayar. Arkadaşı Sue, apartmanlarının en alt katında oturan yaşlı ressam Behrman’a durumu anlatır. Bir gece, herkes uykudayken ressam Behrman dışarı çıkar, duvardaki sarmaşığın yapraklarından bir yaprağı gerçeğinden daha gerçek, dala bağlıymış gibi duvara çizer. Dondurucu bir soğuk vardır ama yaşlı ressam işini bitirmeden oradan ayrılmaz. Yemeden içmeden kesilmiş Johnsy ertesi gün düşen yaprakları saymaya devam eder, son yaprak da düşünce artık teslim olacaktır.
“Hayret bütün gece yağan yağmura rağmen sarmaşığın üzerinde bir tek yaprak kalmıştı. Kenarları çürümüş, sararmış yaprak hâlâ yeşil olan sapıyla yerden beş altı metre yüksekte bir dalın ucunda sallanıyordu. ‘Sonuncu,’ dedi Johnsy. ‘Dün gece nasıl olsa düşer demiştim. Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Ama bugün düşecek, ben de aynı anda öleceğim’ dedi arkadaşına.”
Ama ertesi gün de durum değişmedi. Yaprak yerinde duruyordu. Birkaç gün bu durum böyle devam etti. Bunun üzerine Jonshy, pes etmemeye karar verdi, arkadaşından çorba istedi, yaprağın düşeceği yoktu. Çorbayı içti, neşesi yerine geldi, doktor çağırdılar, doktor bu gidişle hastalığı yeneceğini söyledi ona ve apartmanın en alt katında zatürre olup yatan yaşlı ressam Behrman’a bakmaya gideceğini söyledi.
O gece de yaprak yerinde duruyordu. Sabah, Sue hasta arkadaşı Johnsy’e, alt kattaki komşuları ressam Behrman’ın dün gece zatürreden öldüğünü söyler.
Fırtınalı bir gece, düşmeyecek yaprağı yapmak için dışarıda çalışmak zorunda kalan ressam o gece yediği soğuktan ölür; bir türlü düşmeyen ressamın yaptığı son yaprağı gerçek sanan ve zinhar düşmeyeceğine inanan Johns ise umudunu tazeler, kurtulur.
Sanatın gerçeği hayatın gerçeğinin önüne geçmişti.
Bu yüzden siz siz olun “sanat ne işe yarar” demeyin hiçbir zaman.
*
Taze asma yaprakların aldım, eve geldim, annemim yaptığı usule kendi bildiklerimi ekledim, şahane bir taze yaprak sarması yaptım.
Ben yaptığım sarmada annemin lezzetini bulamadım ama çocuklarım yaptığım “îpirax”ı pek beğendiklerini söylediler bana.
Sizin payınıza da bu yazı düştü!