Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Eskiyen yeni, yenilenen eski!
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Hepinizin tanıdığı meşhur bir tiyatro, sinema sanatçısı arkadaşım, babaannesiyle yaşadığı şimdi anlatacağım hadiseyi bir sahne gösterisinde de anlatmıştı. Yeniyetmeliğinde bir gün babaannesinin odasına girmiş, bakmış ki yaşlı kadın önüne fotoğraf albümlerini almış, siyah beyaz fotoğrafları teker teker çıkarıyor albümden, bir süre baktıktan sonra yırtıp atıyor. Telaşla koşmuş ona, “Babaanne ne yapıyorsun? Neden yırtıyorsun fotoğrafları?”diyerek albümü elinden almaya çalışmış.

        Yaşlı kadın gayet sakin,

        “Ne olacak oğlum, zaten hepsi eskidir,” demiş.

        *

        Yaşlanmanın yeni ile meşakkatli ilişkisi üzerine bir şey söylemeyeceğim ama yaşlandıkça insanın eskiye olan özlemi artar diyorlar. Böyleyse o yaşlı kadın neden o eski fotoğrafları yırtıyordu dersiniz? Kendisine geçmiş anılarından bir dünya kurmayan insanlar, yaygın inanışın tersine geçmişe değil, daha çok yeni olana ilgi duyarlar.

        Eskiye özlem şehirli insanın refleksidir daha çok.

        Köyde doğmuş büyümüş, kıt imkanlarla hayatını idame ettirmiş, yeniliklerden uzak insan ise hep gıcır gıcır olana ilgiye duyar.

        Nadide bir antika parça bir köylüye fazla bir şey ifade etmez, antika bir vazoyu bir el feneriyle değiştirebilir mesela. Eşyanın değeri değil, işlevidir ona göre mühim olan.

        Aynı evde doğup aynı evde ölmeye hazırlanan şehirli yaşlı bir insan, evindeki, etrafındaki eşyayla, yani onunla yaşlanmış olan nesnelerle derin bir gönül bağı kurar. Hayatında kıymetli eşyadan çok ihtiyaç duyduğu basit şeylerle yetinmiş, oradan oraya göçmüş, bu yüzden ruhu da göçebe kalmış birisi, özlem duyduğu, kavuşamadığı, hayatına girmeyen şeylere meyil eder.

        Yeni, eskiyi tarumar eder.

        Yeni, sonuçlarına bakmadan insanın anılarına, yaşadıklarına, mekâna, zamana zücaciye dükkanına giren fil gibidir. Her şeyi parçalar. Meramımı şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım izninizle.

        *

        Diyarbekir’de, tarihin birinde sur dışında, Ofis diye yeni bir semt kuruldu. Çok katlı apartmanlar yapıldı buraya, hepsi lükstü o zamana göre. Daireler kaloriferliydi, suları musluktan soğuk ve sıcak akıyordu, damları akmıyor, temizliği kolaydı. Şehrin zenginleri, sur içinde bazalt taşlarla inşa edilmiş, geniş avlulu, yazın serin, kışın sıcak evlerini bırakıp hızlıca yeni semte taşınmaya başladılar. O her biri nadide birer mimari şaheser olan özgün evlerini köyden şehre göç etmiş köylülere bıraktılar. O evlerin çoğuna köylüler yerleşti. Köylüler de kazmayla, baltayla giriştiler onlara. Odalarını küçülttüler ya da büyüttüler, avlularına yeni odalar yaptılar, üzerlerine betondan kat çıktılar, avlu duvarlarını yıkıp önünü açtılar, kısa süre içinde o güzelim evlerin canına okudular.

        Anılarını, geçmişini, çocukluğunu, büyüklerinin hatıralarını o evlerde bırakıp bir lüks uğruna “yeni” Ofis semtine taşınan şehrin asıl sakinleri ise dönüp arkalarına bile bakmadılar.

        Bir “yenilik” uğruna, “eski” dedikleri her şeyi kolayca feda ettiler.

        *

        Aslında “yeni” yeni bir şey değildir. O hep vardır hayatımızda. Vardır ama biz henüz görmemişiz onu. Görüş alanımıza girmemiş veya görünse bile es geçmişizdir. Çok uzun süre karanlıkta kalmış bir şeydir yeni. Yıkıcı bir şekilde çıkar ortaya. Alışılması zordur, zaman ister. Ama albenilidir, çekicidir, mıknatısa benzer. Güzeldir!

        Buraya Necip Fazıl’ın “Yeni” şiiri çok iyi gider:

        Neymiş o, kimmiş o, eskimeyecek?

        Ruhiyle, özüyle daima taze,

        Su ve ekmek gibi her zaman aziz...

        Cümle son bulmadan bitiyor gerçek;

        Zamanın ardında kalan cenaze.

        Hakikat göklerde şimşekten bir iz.

        Güzellik hep yeni, yenilik güzel,

        Dostunu bulan aşk sonsuz ömürlü,

        Sevgili bayatlar ama aşk yeni.

        Kalbinde birleşik ebetle ezel.

        Ateş çubuklarla kalbin mühürlü,

        Bizim köyde ara pörsümeyeni!

        “Bizim köyde” arayacağım üstat da bizim köyün de Diyarbekir’de tek katlı, avlulu evlerini köylülere bırakıp yeni yapılmış çok katlı modern apartmanlara kaçan şehir eşrafından farkı yok düşünüş biçimi olarak. Onlar da yeniye pek meraklı eskiye kem gözle bakarlar. Onların da hayatlarında yenilikler nadirdi, nadir olan her zaman kıymetliydi; çerçilerin getirdiği arkasında horoz resmi bulunan bir cep aynasını, bir kilodan fazla koyun yünüyle değiş tokuş ederlerdi mesela. Çünkü yün çoktu, cep aynası yoktu. Bu zaaflarını çabuk keşfetti uyanık Siirtli tüccarlar. Gittiler, bu kez Siirt’ten Siirt battaniyesini getirdiler. Değiştirmek istedikleri şey köylülerin alın teri göz nuru, el dokuması şahane kilimleriydi.

        O kilimler ki, rengarenk, o kilimler ki motif motif… Keçi kılını kök boyalara yatırıyorlar. Kök boyaları kendileri yapıyorlar, ceviz kabuklarını, başka başka bitki kökleriyle karıştırıyorlar, içine bir bakirenin idrarını ekliyorlar, hangi renklerin birleşmesinden hangi renk elde edilir biliyorlar. Sonra bu rengarenk kılları eğiyorlar, uzun uzun iplik yapıyorlar, kendilerinin icadı bir tezgâha yatırıyorlar, kadınlar geçiyor tezgâha, günlerce oraya göz nuru ve parmak hüneri döküyorlar, ortaya muazzam kilimler çıkarıyorlar. İçinde bol bol “gül” geçen isimler (çilgul, gulhezar, gulsarya, canbêzar, hevçêker, luleper, şamarî, şehvanî) veriyorlar. O kilimler hiç eskimiyor, boyaları hiç akmıyor, kolay kolay aşınmıyor, bazıları yüz yaşındadır; dünyanın etnografya müzelerinin önemli köşeleri o kilimlerindir, ama gelin görün ki bir yenilik uğruna onu hiç pazarlık yapmadan fabrika yapımı bir Siirt battaniyesiyle değiş tokuş edebiliyorlar(dı).

        Haydi gel de tam burada Orhan Veli’yi çağırma imdada:

        “Eskiler alıyorum

        Alıp yıldız yapıyorum

        Musiki ruhun gıdasıdır

        Musikiye bayılıyorum

        Şiir yazıyorum

        Şiir yazıp eskiler alıyorum

        Eskiler verip musikiler alıyorum.

        Bir de rakı şişesinde balık olsam”

        İstediği kadar eskileri alıp onlardan yıldız yapsın Orhan Veli, an geldi o da eskidi. Ama o ve arkadaşlarına “eski” demek yürek isterdi, fakat ardından gelenlere de bir sıfat bulmak kolay değildi.

        *

        Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Orhan Veli kendinden önceki kuşağın şiirine değil, Murat Belge’nin deyimiyle “şairaneliklerine” savaş açarak çıktılar er meydanına. Üç Garip adamdı. Her şeyleriyle gariptiler… İkisi aynı kızı seviyordu, birisi ötekinin mektepten hocasıydı. “Şairaneliklerine” başkaldırdıkları şairlerin her biri birer deve dişiydi. Yekten Yahya Kemal’e, Ahmet Haşim’e kılıç çekemediler. Ama öyle şeyler yaptılar ki… Hatta Orhan Veli, öyle şiirler yazdı ki, onu okuyan çoğu kişi o şiirleri Yahya Kemal yazmış sandı.

        (Gazeteci Mehmet Kemal 1972’de yazdığı bir yazıda Orhan Veli ile Yahya Kemal arasında geçen bir konuşmadan bahseder. İki şair bir gün vapurda karşılaşırlar. Yahya Kemal, “tabancayla boks ringine çıkmış” Garipçilerin şiirini önemsiyor ama sevmiyor o şiirleri. Orhan Veli’ye “yeni bir şiirin varsa okusana” diyor. Orhan Veli başlıyor adına “Efsane” dediği rubaisini okumaya:

        Bir zamanlardı bu gamhânede bir dem vardı

        Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı.

        O çağıltıyla beraber döğünürken def ü çenk

        Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengarenk.

        Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe

        Rindler, muğbeçeler mest bütün mecliste.

        Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir

        Dilde Yahya Kemal'in şarkısı şehnâmeleşir.

        Yahya Kemal şiiri pek beğenir, “Orhan Bey biraz daha gayret ederseniz bu sahada bizi de geçeceksiniz,” der.

        Oran Veli yapıştırır cevabı:

        “Üstadım biz bunları ciddiye almıyoruz ki, karalama olsun, alay olsun diye yazıyoruz”.

        Mehmed Kemal hadiseyi böyle naklediyor ama iki şairi de yakından tanıyanlar ikisinin arasındaki ilişkinin oldukça hürmetkar bir ilişki olduğunu söylerler. Dolayısıyla Orhan Veli’nin Yahya Kemal’e “biz bunları alay olsun diye yazıyoruz” demiş olması pek akla uygun düşmüyor.)

        Orhan Veli, yukarıya aldığım rubaiye benzer şiirler yazarak Yahya Kemal’i taklit etmiyordu kuşkusuz, tam tersine ona “senin yazdığın da şiir mi, istesem günde onlardan birkaç tane yazarım” diyordu inceden inceye. Yazar mıydı, yazsaydı Yahya Kemal’in mertebesine ulaşır mıydı bilmem ama yazdığı bazı şeylere Yahya Kemal’in şapka çıkardığı doğru. Mesela, -daha önce de yazdım-, bir gün Sabahattin Eyüboğlu’na gitmiş Orhan Veli, onu evde bulamayınca hep cebinde gezdirdiği not defterinden bir yaprak koparmış, “geldim seni evde bulamadım” demek için şu beyti yazmış:

        “Kapılar, pencereler savletime bigâne

        Ses seda yok, bu değil sanki o devlethane”

        Eve gelince notu bulmuş Sabahattin Bey. Beyit aklını başından almış. İlk aklına gelen Yahya Kemal olmuş, ne yapıp edecek, bir an önce Yahya Kemal’in burun kıvırdığı o “zıpır oğlanın” yazdığı notu “aha şiirin hası” diye gösterecek ona. Zira ona göre bu beytin ancak Divan şiirine aşina olanlar varabilir künhüne. İnşasında muazzam bir ustalık vardır, rahattır, kasmıyor, iki dizede dizginler şiirin gücünü, ancak usta biri bu deyimleri böyle seçebilir dil denilen ummandan…

        O Yahya Kemal ki kendinden başka şaire pek şair demez. Ortalığa dal “Yaprak” atılmış o üç delikanlıyı önce küçümsemiş, şairdir, erken görür farkına varır cevherin, ilk şiirlerini okuduğunda biraz da müstehzi bir edayla der ki, “Boks eldivenle yapılır, tabancalarını çekip çıkmışlar bu oğlanlar ringe”.

        Sabahattin Bey elinde sarı saman kağıdına yazılı o beyitle Yahya Kemal’le gitmiş, onca sevdiği gencin nelere muktedir olduğunu ille de gösterecek geçmişe ağıtlar yakan üstad-ı azama.

        Sabahattin Bey okumuş beyti Yahya Kemal’e. Büyük şair ki “gelse şiirin hası ayak sesinden tanıyan” biridir; bu yüzden hemen kulak kabartmış ona. Birincisinde sesini çıkarmamış, “Sabahattin tekrar oku” demiş sanki daha iyi duymak için eli kulağında. İkinci okuyuşta kafasını kaldırmış, “Vay yezit, vay” demiş.

        *

        Ama an gelmiş, o “yezit” ve zıpır arkadaşları da eskimiş. Eskimişler ama hep yeni bir eskime. Su gibi… Bilir misiniz bilmem, ben de fezayla, gelecekle, uzayla, bilimle uğraşan işin erbabı birisinden duydum bir televizyon programında. Duyunca da hayretlere gark oldum o günden bugüne, o zamana kadar meğer hiç bunun üzerine düşünmemişim. Su diyordum evet… Meğer su artık ne zaman yaratılmışsa büyük yaradan tarafından, diyelim dört milyar yıl falan önce… Bir kez su oluşmuş ve bir daha da tek damla su oluşmamış. Yani içtiğimiz su milyarlarca yıl önce yaratılmış olan eski sudur, ondan sonra yeni tek bir damla oluşmamış. Bir kez olmuş ve bitmiş. Biz devridaim halindeki aynı suyla görüyoruz işlerimizi milyarlarca yıldan beri…

        Bu “Garipçiler” de öyle… Bir kez soktular ya şiire “nasırı”, “Mualla’yı”, “Süleyman Efendi’yi” falan, onları bir daha da unutmak veya onların yaptığını yapıp yapılana “yeni” demek mümkün olmadığı için Muzaffer Erdost bir isim bulmuş onların arkasından gelip dilin belini kırmış olan Cemal Süreya, Sezai Karakoç, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer’in yazdığı “yeni” şiire. Üç zıpır oğlan eskidikleri halde hep “yeni” kalınca, bu yeni gelmekte olanlara “ikinci yeni” dediler. Bu sıfat da bir tesadüf sonucu yapışmış bu şairlerin şiirlerine.

        Hikayesi çok yazıldı, şiirle ilgilenen hemen hemen herkes bilir, Türk şiirinde çığır açan, çıktığı günden beri tartışılan, üzerine onlarca kitap yazılmış olan “İkinci Yeni”nin isim babası Muzaffer Erdost’tur. (Kardeşi İlhan Erdost, 12 Eylül’de, Mamak’ta işkenceyle öldürülünce, onun ismini de kendi ismine ekledi, şimdi onu herkes Muzaffer İlhan Erdost olarak biliyor.) 1950’li yıllarda hem gazetecilik yapıyor hem de edebiyatla uğraşıyordu. O dönemde Son Havadis gazetesinde de yazıyordu. 19 Ağustos 1956 günü çıkan yazısında ilk defa “ikinci yeni” deyimini kullandı Erdost. Şöyle anlatıyor aceleyle yazısına attığı o başlığı:

        “İlhami Soysal yazı gelmedi diye sıkıştırır, ben yazıyı bitirmişim, bir ad bulmakta zorlanıyorum, attım bir başlık, 'İkinci Yeni' diye, öyle yayımlandı yazı”.

        Bu konuda ikinci makalesini ise 23 Aralık 1956 günü Pazar Postası’nda yazdı ve “İkinci Yeni” demekle ne demek istediğini açıkladı. Tartışmayı asıl başlatan kişi, beni de gazeteciliğe bulaştırmış olan rahmetli Orhan Duru’dur. Orhan Duru, Ece Ayhan’ın şiirini eleştiren bir yazı yazmış, Ayhan’ın şiiri için “Bana bir şey söylemiyor” demişti yazısında. “Şiir bir şey söylemeli mi?”, “söylerse ne söylemeli?”ye benzer binlerce soru çıktı ortaya ve anında çarşı karıştı.

        O gün bugün tartışma sürüp gidiyor!

        *

        İkinci Yeni akımı başladığında Orhan Veli Ankara’da belediyenin açtığı çukura düşüp başından yaralanması, akabinde de hayatını kaybetmesinin üzerinden birkaç yıl geçmiş, ama onların başlattığı akım da bir yandan devam ediyordu.

        Üç garibin başlattığı “basit şiir” bir anda “zorlaştı”. Dile ve imgeye abandı yeni şairler. Şair dille yeni bir ilişki kurmalı, bu yeni ilişki de daha önce kimsenin yapamadığı bir biçimde olmalıydı onlara göre. “İkinci Yeni” akımını başlatanlar, bir araya gelerek, örgütlenerek bu yeni akımı başlatmadılar. Çoğu birbirini o kadar yakından tanımıyordu henüz. Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar, Tomris Uyar’a 1980’li yılların başında Varlık Dergisinde yayınlanan bir röportaj verdiler. O röportajda Cemal Süreya bu konuda şunları söyler:

        “Biz hepimiz ‘başka’ bir şiir, o sırada mevcut olan şiire göre birdenbire başka bir şiir yaptığımız için bir akım altında birleştirildik. Birtakım genç adamlar, başka bir şiir yazıyorlardı. Şiirleri ayrı ayrıydı, elbet benzer yanları da olacaktı; çünkü gençtiler, birbirlerini etkiliyorlardı, ama yalnızca o ‘başkalık’ onları bir araya getirmeye yöneltti herkesi. Bu öyle bir noktaya geldi ki, artık yazılarında herkesin tek tek adından çok ‘İkinci Yeni’ diye bir ad geçiyor… Kimdir bu İkinci Yeni kaç kişidir belli değil. Hiç değilse ‘Garip’ dendiğinde üç kişinin adı geçer, bellidir.”

        Sezai Karakoç ise “Dişimizin Zarı” adlı yazısında İkinci Yeni için şunları yazar:“Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız’. İşte Yeni Şiir'i özetleyen (Cemal Süreya’dan) bir mısra. Bu artık klasik şairin yolculuğuna benzemiyor. Klasik şair 'azgın bir davet'le ‘nerdeyse toprağın sonu'na gider: Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek' şartıyla. Orhan Veli akımında ise insan Lâleli'den çıkar bir yolculuğa ve tramvaya atlar. Ama mutlaka Sirkeci'ye gider. Yeni gerçekçi akımda ise (çünkü bence yeni akım, bir çeşit neo-realist akımdır) Lâleli'den çıkar yolculuğa tramvayla, ama dünyaya gider. Ben'in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir. Yaşama vardır ve önemlidir. Ama bir haber olarak. Neyin haberi? Bunu şair de bilmez. Orhan Veli akımı günlük çırpınışların şiiriydi, bu şiir ise yaşamayı, gerçek yaşamayı cevheriyle görmeye, yakalamaya çalışıyor”.

        “İkinci Yeni” de ne? Hemen cephe alanlar oldu. Alanların başında Attila İlhan, sonradan da İsmet Özel geliyordu. Ta 1970’te İsmet Özel, “Tanrı mezarını ısıtsın” dedi İkinci Yeni için. Attila İlhan ise 1983’te çıkan “İkinci Yeni Savaşı” kitabına yazdığı önsözde şunları yazdı:

        “Geçmiş gün, demiştim ki: ‘-Birinci Yeni (Garip) İnönü Diktası’nın şiiridir, İkinci Yeni ise Menderes Diktası’nın!”

        Attila İlhan’a göre “İkinci Yeni” bir “anlamsızlıklar sirki”nden başka bir şey değildir!

        “İkinci Yeni” bir şiir akımı olarak gelip kültür hayatımızın tam ortasına oturuncaya kadar Orhan Veli ve arkadaşlarının başlattığı akımın adı “Garipçiler”di. Ne zaman ki “İkinci Yeni” adı benimsendi, “Garip Kuşağı”nın da adı “Birinci Yeni” oldu çıktı.

        *

        Her şey eskiyor. Yazı türleri arasında mesela makale en çabuk eskiyenlerdendir. Hele gündelik siyaset üzerine yazılanların ancak sekiz saat ömrü vardır. Ama Yahya Kemal’in dediği gibi, “hakiki şiir her zaman yeni olarak” kalıyor. Bu yüzden Homeros, Vergilius, Baudelaire, Hafız bütün zamanlarda, hep bugünün şairleriymiş gibi her yerde “Afrika dahil” okunuyor.

        Yeniyi yeni yapan eskidir. Eski yenin kapısını açar. Yeni nedir sorusuna Necip Fazıl, “Yeni odur ki, solmaz, pörsümez, bayatlamaz” cevabını verir.

        *

        Yeni bir ayakkabı, yeni bir kıyafet, yeni bir defter güzeldir. Yeni bir şehre gitmek daha da güzeldir. Yeni bir ülke görmek daha daha güzeldir.

        Peki yeni bir fotoğraf güzel mi? Bilmem… Ama albümündeki gençlik günlerinin fotoğraflarını yırtan arkadaşımın babaannesinin tersine eski fotoğraflar hep güzel gelir bana. O fotoğraflara bakarken, kadraja girmemiş yeni bir şey ararım çünkü.