Yeni 17 yaşına giren kızımın doğum gününde Datça’da, Can Yücel’in evine komşu bir evin lokantaya dönüştürülmüş şirin bahçesinde maaile oturmuş geç bir kahvaltı yapıyorduk. Oturduğumuz yerde zeytin ağacının dalları soframıza eğilmiş, Ağustos böcekleri durmadan şarkı söylüyordu. Bir kedi atladı duvardan, gelip oğlanla sırnaştı. Bir zeytin attım ağzıma ekşi, tuzlu, hafif acı bir tat damağıma yapıştı.
Kızıma baktım; bir anda kendimi onun yüzünde 17 yaşımı ararken buldum hayretle. Öyle geniş, öyle mesut bakıyordu ki, belli ki anı yaşıyordu. Bakışımda nasıl bir şey yakaladıysa artık, gülümseyerek “Yaşlandık be baba,” dedi.
Annesi ile birbirimize bakıp güldük. Ama belli ki o bu sözü biz gülelim diye söylememişti.
“17 yıldır sizinle yaşıyorum, 17 yıllık hayatınıza şahidim, ama öncesini hep merak edip durdum,” dedi.
Oysa çocukluğundan beri ne çok konuşmuştuk bu mevzuları…
*
Bir anda 17 yaşındaki halime gittim. 1980 Temmuz’una. Şiddet sokaklara inmiş, o zamanki benim, şimdiki kızımın yaşlarında delikanlıların kanıyla sulanıyordu her gün şehirlerin kaldırım taşları. Genç ölümlere şiir yakıştırmıştı birileri, “ölenler dövüşerek ölüyor, güneşe gömülüyor”du; bize demişlerdi ki “vaktimiz yok onların matemini tutmaya”. Gerçi benim yaşadığım yerde henüz birbirimizi öldürecek hale gelmemiştik, hepimiz aynı kamptaydık, sadece fraksiyonlarımız ayrıydı, bu yüzden birbirimize mermi sıkmıyor, karnına kama saplamıyor ama yine de kan bizden de eksik olmasın diye birbirimizin kafasını kırıyorduk. Uzaktan postal sesleri duyuluyordu.
17 yaşındayken ben kendimi Atlas sanıyor, bu yüzden sırtladığım dünyanın altından gıkım çıkmıyordu. Şimdi 17 yaşına girmiş olan kızıma bakıyorum; benim o yaşlarda yüklediğim yükün ağırlığı yok omuzlarında onun görüyorum bunu; anı yaşıyor o, Ağustosböceklerinin sesinden memnun, zeytinin tadı güzel, oğlanla sırnaşan kendinin bakışında benin anlamadığım bir şey görüyor belli.
Belki onlar çoktan başka bir yere gittiler ama ben sorduğu sorudayım. 17 yaşından sonra, onun doğumuna kadar gördüklerimde.
*
O sene darbe oldu kızım, zaten genç ölüler mezarlığına dönüşmüş olan memlekette ölenlerin çetelesini darbeciler bir hayli uzattılar. Yasal mermilerle ölenler de vardı, işkencede kan kusarak, dişlerini tükürerek can verenler de. O sene komşularımız İran ile Irak girdi birbirine, tam sekiz yıl sürdü manasız savaşları, onların savaşı biterken Saddam Hüseyin “Enfal” diyerek saldırdı Kürtlere, elma kokuyordu kimyasal gaz, Halepçe’de bir gecede 5 bin kişiyi, toplamda 170 bin insan öldürdüler.
“İnsanın olduğu her yer bir suç mahallidir kızım” diyecektim zira aklım o sırada Ortadoğu’dan kopup çoktan Balkanlar’a gitmişti bile. Yine bir Temmuz ayıydı, bu kez Sırplar özendiler Saddam’a, Srebrenitsa kasabasında 8 bin Müslümanı topluca katlettiler. Şimdi hepinizin müptelası olduğu “sosyal medya” sen doğmadan üç sene önce girdi hayatımıza. 2004’te Facebook, sen doğduğun sene de Twitter musallat oldu başımıza. O gün bugün bu mecralar hayatımızı o kadar kuşattı ki onu kullanmayan benim gibi ihtiyarlara, bu adam “hesapsız” nasıl yaşıyor diye tuhaf tuhaf bakıyorsunuz biliyorum, gerek yok saklamaya!
*
On yedi sene önce dünyaya gelmiş birisinin “yaşlanıyoruz” demesi ne tuhaf! Yaşlanma kaygısını gütmek güzel, demek ki anları hâlâ önemsiyor o insan. Zaten hayatın anlardan müteşekkil olduğunu bilen hayat karşısında çok çaresiz kalmaz.
Anı yaşamak hayattan çalmaktır çünkü.
Birçok kişinin Borges’e mal ettiği ama aslında Amerikalı mizah yazarı ve karikatürist Don Herold’a ait olan meşhur “Anlar” şiiri şöyle:
“Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum...”
*
O doğmadan önce tekmil hayatımda yaptıklarımı bilmesi kızıma bir yığın şey öğretebilir ama o sırada o bahçede, soframıza eğilmiş o zeytin dalına bakarak, kedinin bakışında gördüğü şeyi sır gibi saklayarak yaşadığı anın tadını bir hayli bozabilir. Çünkü anlatacağım her şey gelip kederli bir şeye dayanacak biliyorum. Geçmişin kederlerini ona anlatıp ağzının tadını bozmaya, andan uzaklaştırmaya hakkım yok zira biliyorum ki üç buçuk günlük hayatımızda geçmişe takılıp kalmak o anı zehir eder. Şu yaşımda eğer bir yığın şey öğrendiysem, öğrendiklerimin başında “bugüne hapsolarak yaşamaktır” düsturu gelir. Çünkü “Dünle beraber gitti düne ait ne varsa/Bugün yeni şeyler söylemek lazım”.
*
Anı yaşamak hayatın ağzına bir parmak bal çalmaktır.
Büyük Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” kitabında biraz değiştirerek anlattığı ve “eski bir Doğu masalı” dediği ama aslında Buddha’nın anlattığı bir hikayedir kaplandan kaçan adamın hikayesi. Bilirsiniz eski Doğu masallarında her şey bir şeye karşılık gelir. Bu hikayede de kaplanlar geçmiş ve gelecektir. Geçmişte yaşadıklarımız ve gelecek kaygısı yer bitirir bizi. Bütün dertlerimizin sebebi budur, bu yüzden acı çeker, mutsuz oluruz. Hayat boyunca bir dal bulup tutunmak isteriz. Bazen bulur, bazen de ıskalarız. Bu arayış hayatımızı kısaltır, ömrümüzü tüketir. Oysa Nazım Hikmet’in şiirinde olduğu gibi bakmak da mümkün hayata:
“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.”
Gelelim Buddha’nın hikayesine, şöyle:
Adamın biri, kaplanın yaşadığı araziden geçiyormuş. Kaplan, adamın kokusunu alıp peşinden koşmuş. Adam, kaplanı görünce kaçmaya başlamış. Adam kaçmış, kaplan kovalamış. Kaça kaça adam bir uçurumun kenarına gelmiş ve aşağıya sarkan ağaç dalına tutunarak inmeye başlamış. Kaplan kükreyerek uçurumun kenarında beklemeye koyulmuş. Tam o esnada uçurumun dibine bir başka kaplan koşup gelmiş ve adamın inmesini beklemiş. Adam bu şekilde ne çıkabiliyor ne de inebiliyormuş. Her iki tarafta da kendisini yemek isteyen birer vahşi kaplan varmış. Adamı tutan tek şey de yukarıdan aşağıya sarkan ağaç dalıymış. O sırada bir beyaz, bir de siyah fare gelip, adamın tutunduğu dalı kemirmeye başlamış. Tam o esnada adam uçurumun duvarında kök salıp büyümüş bir çilek çalısı görmüş. Bir eliyle dala tutunmuş, bir eliyle de çilekleri koparıp yemeye başlamış. İşte o anda yediği çileklerin tadı tarif edilemeyecek kadar güzelmiş.
*
Marquez’e göre, insan aşktan vazgeçtiği gün yaşlanmış demektir. Yaşlılık insanın hayattan, hayatın insandan el çekmesidir. Ama yaşadıkça hayattan an çalmak insanın elindedir. Orhan Veli’nin şiirindeki gibi;
Benim, bardağın, sürahinin,
Önümüzdesin; rengin uçmuş,
Bu; eski, sevdiğim bir duruş
Elin, içinde benimkinin.
İçelim! Madem ömrümüz hoş
Geçmiş, tatmamışız ayrılık;
Madem ne bardağımız kırık,
Madem ne sürahimiz boş.
Bir gün ikimizden birimiz
İçmek veya doldurmak için
Burada olmayabiliriz.
Diviti eline alan en eski filozofların da en büyük derdi yaşlılık olmuş. Platon, “Devlet” kitabında yaşlılığa dair şunları anlatır hocası Sokrates’e:
“Peki Sokrates! Söyleyeyim sana yaşlılık çağını nasıl gördüğümü dedi; yaşlı yaşlıdan hoşlanır derler ya, biz yaşlılar ara sıra toplanır konuşuruz. Bir araya geldik mi çoğumuz ağlaşır durur. Kimi, gençliğin zevklerini, aşkı, şarabı, cümbüşleri, daha nice şeyleri yana yakıla anlatır, dert yanar. Yaşamak oydu şimdi yaşamıyoruz artık, der. Kimi de kocadığından ötürü yakınlarının kendilerine kötü davrandıklarından, yaşlılık yüzünden neler çektiklerinden dem vurur. Ama bana öyle gelir ki yakınmalarının asıl sebebi bunlar değil Sokrates. Bütün bunlar yaşlılık yüzünden olsaydı, ben de ben yaşta olan herkes de aynı derde düşerdik. Oysa ki, hiç de böyle dertlenmeyen birçok ihtiyar bilirim. Bir gün şair Sophokles'le birlikteydim. Biri geldi sordu ona: ‘Aşkla aran nasıl? Hâlâ kadınlarla düşüp kalkıyor musun?’ Sophokles: ‘Bırak canım sen de,’ dedi, ‘bu işten kurtulduğuma bir bilsen ne kadar seviniyorum, deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim,’ dedi. Sophokles'in bu sözünü beğenmiştim o zaman. Yine de beğeniyorum. Gerçekten ihtiyarlık bu bakımdan kurtuluş sayılır. İstekler, hırslar gevşeyince insan rahatlar, Sophokles'in dediği gibi zırdeli bir zorbanın elinden yakasını sıyırmış olur. Yaşlıların yakınlarından çektiklerine gelince Sokrates, bunların sebebi ihtiyarlık değil, insanların kendi huyudur. Ölçülü, uysal olana ihtiyarlık dert olmaz. Öyle olmayana ise gençlik de bela olur, ihtiyarlık da.”
Filozofun bahsettiği “ihtiyarların yakınlarından çektiklerine” en güzel örnek, gerçeküstü edebiyatın en büyük yazarlarından birisi olan İtalyan Dino Bozatti’nin “Moruk Avcıları” hikayesidir bana göre.
*
Belirsiz bir ülkede, belirsiz bir mekânda geçen hikayede gençlerin tek bir işi var; yakaladıkları ihtiyarlara eziyet etmek!
Karanlık basınca özellikle varoşlarda gençler bir araya geliyor, yaşlı avına çıkıyorlar. Yakaladıklarını soyuyor, işkence ediyor, üzerine boya sürüyor, sonra da bir direğe veya bir ağaca bağlayıp bırakıyorlar. Bazen de iş zıvanadan çıkıyor, şafakla birlikte sokaklarda ihtiyar cesetleri toplanıyor.
Ahali, matbuat herkes gençleri destekliyor, hatta bazı ihtiyarlar da… Gençlerin sloganı, “Yaşlanmak suçtur”.
Çete gece sokakta bir ihtiyara rastlar. Gençler gittikçe yaklaşır. Aralarında uzun boylu, kafası tıraşlı olanın kazağının üzerinde kocaman bir R harfi vardır. Mahvoldum diye düşünür ihtiyar zira bütün gazeteler bu rumuzu taşıyan acımasız çete reisi Sergio Regora’dan bahsediyor, bu zalimin elinden hiçbir ihtiyar kurtulmamıştır. Adam kaçar, çete kovalar. Panayır yerini geçerler, bahçeleri arkalarında bırakırlar. İhtiyar pes etmez, peşindekiler de… Bir süre sonra adam güçten düşer. Peşindekiler de bir bir takipten vazgeçer, biri hariç… İhtiyar bir uçurumun başında durur, kendisini kovalayanlara bakar, bir de görür ki onu kovalayan kendi öz oğlu Regora’dan başkası değildir.
Uçurumun başında baba oğul yüz yüze gelirler. Oğul ona vurmaya bile gerek duymaz. İhtiyar kendini korumak için bir adım geri gider, ayağı kayar, dik yardan aşağı doğru yuvarlanır. Önce onun düşme sesi, sonra da içler acısı iniltisi duyulur.
Çetenin diğer elemanları da gelir. Moruk dersini almıştır. Polis gelmeden hemen oradan sıvışmalılar.
Şimdiye kadar hiçbir moruk onları bu kadar yormamıştı. Çete dağılır, Regora çirkin kız arkadaşıyla birlikte geri döner, aydınlık bir alana varırlar.
Birbirlerine bakarlar, ikisinin de saçları bembeyaz, ikisi de ihtiyarlamıştır. Çok geçmeden oraya çıkan birkaç genç ihtiyarları kovalamaya başlar, Regora ve kız arkadaşı birbirinden ayrılarak kaçmaya başlarlar. Gençler ihtiyar Regora’nın peşini bırakmazlar. Regora bütün gücüyle koşmaya başlar, ama hızlı koşacak gücü kendinde bulamaz. Sonsuza dek sürecek sandığı gençliği bir gecede bitmiş, şimdi kaçamayacak bir moruk olmuş, sıra şimdi ona gelmiştir.
*
Sofraya zahter, pul biber ve kekik katılmış küçük bir kâseden zeytinyağı geldi. Ekmeğimi bandım ona, masaya eğilmiş zeytin dalında henüz olmamış yeşil zeytin tanesine takıldı gözüm. Karşımda 17 yaşına girmiş kızım ve mutlu annesi oturuyordu.
Kedi, sağımda oturan oğlanla sırnaşmaya devam etti. Kızımın bizimle olmadığı yıllarda yaşadığımız hiçbir kederli hadiseyi getirmedim masaya.
O an; maaile hepimizin hatırasında masaya gelen zeytinyağı tadında kalsın istedim.