“Buradan yaklaşık 200 km uzakta Sveg denilen küçük bir şehir var, iş için oraya gitmem lazım, sen de gelsene,” dedi karım. Önce mırın kırım ettim, o da “Ben seni oraya nasıl götüreceğimi bilirim” der gibi bana bakıp gülümseyerek “Henning Mankell’in şehri, yazarsın belki,” deyince gözlerim parladı. Başka bir şey sormadan “tamam” dedim, atladık arabaya, çıktık yola.
Yol boyunca bana Sveg’i anlattı. Küçük bir şehirdi gideceğimiz yer, İsveç’in kereste ticaretinin merkezlerinden birisi, buz pistleriyle meşhur, içinden koca bir nehir akar, memleketin birçok yazarı, siyasetçisi, sunucusu, aktörü, kros kayak şampiyonu, heykeltıraşı, oyuncusu bu küçük şehirden çıkmış. Karım Sveg’i anlatadursun benim aklım Henning Mankell’le tanışmama gitti.
*
Bundan 20-25 sene önce elime geçen ilk kitabı “Beyaz Aslan” mıydı, “Bir Adım Geride”miydi, “Dans Öğretmeninin Dönüşü” müydü şimdi hatırlamıyorum; o yıllarda “polisiye edebiyata” fena sarmış elime geçen her şeyi okuyordum. Henning Mankell’in kitaplarını Altın Yayınları o özensiz best-seller dizisinden çıkarıyordu, hani plajlarda okunan, çoğu orada unutulan kitaplar var ya onların arasından… O zamanlar “iyi edebiyattan” taviz vermeyeceğine kendine söz vermiş birisi olarak bu kitaplara burun kıvırıyordum ama Metis Yayınlarının çıkardığı “Rüzgarlara Söyleyen” adlı bir romanın kapağında Henning Mankell adına rastlayınca, “demek bu yazar sandığım o çöp best seller yazarlardan olamasa gerek” dedim ve okumaya başladım Türkçede çıkan her şeyini.
Çevirilerin özensizliğini bir tarafa bırakıyorum; gerçekten de değilmiş!
Solcu bir yazar, bir aktivist, hatta bir ara “eş durumundan” Norveç’te yaşadığı sırada Maocu bir partiye bile üye olmuş, kendi ülkesi İsveç’e herkesin baktığı gibi bakmıyor. Dünyanın refah düzeyi en gelişmiş, en özgürlükçü, en demokratik ülkelerinden birisi İsveç… Sonsuz bir düşünce hürriyeti var, insan haklarından taviz vermiyor, hoşgörü toplumu amenna ama altını deşince onun da geçmişinde feci suçların yattığına inanmış bir yazar. Bir kere İkinci Cihan Harbinden fena nemalanmış bir ülke, Hitler’e demir satmışlar, o da mermi yapıp insanlığa sıkmış, onlar da zengin olmuş, sonra tarafsız kalmışlar ama savaş bittikten sonra kaçan birçok Nazi onların balta girmemiş karanlık ormanlarında saklanmış, Filipinler’den Avrupa’ya uzanan fuhuş ticaretinin yolu da buradan geçiyor… Yani anlayacağınız adam kendi ülkesine karşı da son derece acımasız, eleştirel ve kıyıcı. Ona göre İsveç’te gizli, açığa çıkmamış pis bir ırkçılık var. Berbat bir eğilimdir bu ve kendini gizlemede oldukça mahirdir. Bir yazar olarak onun görevi bunu açığa çıkarmak, yüksek sesle “kral çıplak” demek! Bu yüzden ülkesinin günahlarını deşiyor, işledikleri suçları yüzlerine vuruyor. Kitaplarında tek bir tema var neredeyse; düzensiz göç, onun getirdiği yabancı düşmanlığı ve ırk ayrımı, bir de dini fanatizm tabii… Ayrıca küreselleşmenin getirdiği hesaplanamayan sorunlar, soğuk savaş sonrasında karışan kafalarla birlikte at izinin it izine karışması… Bütün bu meseleleri kendine dert edinip polisiye romanlar yazarak gösteriyor okurlarına.
*
Kurt Wallender diye bir dedektifi yaratmış, bütün dünya tanıyor onu nerdeyse. Dedektif diyabet hastasıdır, durmadan içki içiyor, iflah olmaz bir opera tutkunudur da ama. Dağınıktır, sarsaktır, hassastır, devamlı doktora gidip geliyor, yarı-alkoliktir, bir kızı var, eski karısı bir yandan ihtiyar babası bir yandan… Hem onlarla hem de meslektaşlarıyla papaz oluyor, hayat acemisi gibi, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış. Birçok filme konu olmuş, birçok televizyon dizisi var. Gideceğimiz Sveg’e yakın bir şehir olan ve aynı bölgede, Baltık kıyısında hektarlarca ağaçla çevrili, sessiz, caddeleri ıssız, birçok evi Ortaçağ’dan kalma, ilik donduran bir soğuğun hüküm sürdüğü, nüfusu 18-20 bin Ystad şehrinde yaşıyor dedektif. Bu yüzden romanlarını hemen hemen tümünün mekanları aynıdır. Atmosfer aşağı yukarı aynı atmosfer… Yağan ilk kar, çivi gibi bir soğuk, karanlık, çok uzun bir karanlık, dipsiz… Hiç bitmeyen kışlar, çok uzun kışlar… Kesif bir yalnızlık, ürpertici… Sık ormanlar ve renk değiştirdikçe insanda “ama bir ressam bunu yapamaz” dedirten o olağanüstü doğa… İşte bu atmosferde Kurt Wallander, o sofistike cinayetleri büyük bir maharetle çözüyor.
*
Şehre girerken Henning Mankell’in “Mavi Marmara” macerasını konuşuyorduk arabada. Hani Mankell’in günlüğüne, “Bir arbedenin olacağını önceden tahmin edebiliyordum, en fazla ayaklara veya bacaklara kurşun sıkılır diye düşünüyordum, oysa insanların yakın mesafeden başlarına nişan alınıyordu”diye yazdığı o meşhur hadise. Hani 2010 yılının baharında İsrail’in ablukası altındaki Gazze’ye yardım götüren 6 gemilik filoya İsrail komandolarının saldırması sonucu gemilerde bulunan aktivistlerin bir kısmının öldürülmesi, bir kısmının yaralanması ve gemilerin yolcularıyla birlikte rehin alınması hadisesinden… Filoda 32 farklı ülkeden 663 yolcu vardı. Almanya, İsveç ve Kuveyt parlamentosundan milletvekilleri, Holokost’tan sağ kurtulan Hedy Epstein, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Corrigan ve İsrailli milletvekili Hanin Zuabi de vardı. İşte bu filoda bulunan “Sofia” gemisinin yolcularından birisi de Henning Mankell’di. İsrail’in elinde rehin kalanlardan birisi de Mankell oldu. Daha sonra Alman Stern dergisine verdiği bir mülakatta İsrail devletini teröristlikle suçlayarak dedi ki:
“Eğer bir gemideysem ve aniden bir helikopterden gemiye askerler inmeye başlarsa kendimi savunma hakkım vardır. Eylemciler yukarı tırmanarak helikoptere saldırmadı. Askerler insanlara zarar vermek için aşağıya indi. Bu insanlar da kendilerini savundu. Taş ve sopalarla, otomatik silahlara karşı”.
Mankell aynı mülakatta, Hamas’ı da İsrail’le diyalog kurmaktan kaçındığı için eleştirdi.
O sırada 62 yaşında olan Henning Mankell hayatı boyunca haksızlıklara karşı durmuş, Vietnam savaşında Amerika’ya karşı olmuş, Fransızların Cezayir’de yaptıklarına sesini çıkarmış, Afrika’daki apartheid rejimini lanetlemiş, yaşadığı süre boyunca kendini “çağından sorumlu bir entelektüel” olarak nitelendirmişti.
*
İki nehrin üzerinden geçtik. Birkaç göl bıraktık arkamızdan. Bir iki dağın eteklerinden ormanın içine uzandı yol. Yer yer kıvrıldı ama her yerde ormanı kese kese yol açmışlar belli, yükseldikçe yemyeşil ormana yavaş yavaş Yüce Ressamın fırçası dokunmaya başlamış, sararan ağaçların yanında kiremit kırmızısına bürünen var, bazıları hâlâ öyle yeşil, güneş kâh çıkıyor ağaçların arasından, kâh gök kapanıp gürlemeye başlıyor ve nihayet Sveg’e girdik. Arabamızı şehrin meydanında park ettik, tam karşımızdaki Café Cineast’a girdik.
Meğer şehrin en çok bilinen mekanıymış bu kafe. Bir sine-cafe diyelim. Duvarlarda Hollywood sinemasının önemli filmlerinin afişleri var. Döner bir ahşap merdiven üst kata çıkıyor. Orada küçük küçük odalar var, her oda bir filmin meşhur bir sahnesi. “Kelebek”te mahkumun duvarını deldiği hücre, “The Shining”te Jack Nicholson’ın baltayla kırdığı kapı, Alfred Hitchcock’un “Sapık”ındaki duş perdeli banyo ve daha bir sürü oda… Hemen hemen her yer dolu, her odada kahve eşliğinde sohbet edenler… Tam yerine gelmişim demek…
Birer kahve içtik, karım işine gitti, ben de başladım Henning Mankell’e dair okumaya, araştırmaya…
*
Meğer Henning Mankell bu şehre her gelişinde ilk uğradığı mekanlardan birisiymiş bu kafe. İsveççe sayfalara girdim, önüme yığınla bilgi düştü şehre ve Mankell’e dair.
Henning Mankell daha sabiyken, bir buçuk yaşında bir bebekken gelmiş bu şehre ve bütün çocukluğunu, ilk gençliğini burada geçirmiş. Dünyaya geldikten kısa bir süre sonra, birçok İsveçli çift gibi annesiyle babası boşanmış, küçük Henning ablasıyla birlikte babasında kalmış. Baba yargıç, o sırada tayini Sveg’e çıkmış. Almış çocuklarını bu şehre gelmiş. Eski adliye binasının -ölmeden önce Mankell bu binayı satın alıp müze yapmak istemiş, uygun görmemişler, şu anda “çocuk yuvası” olarak kullanılıyor- üst katı hakim lojmanı… Evin penceresinden Ljusnan nehri görünüyor. Nehrin üzerinde bir köprü, köprüde hem araba yolu hem de tren rayı var. Biri birisine yol veriyor. Henning Mankell evin penceresinden nehre baka baka, o ormanların içinde koşa koşa, kütük sevkiyatında kullanılan nehirde yüzen kütüklerin sürüklenişini seyrede seyrede büyümüş.
Nehre bakan o odada iki mucize gerçekleşmiş; okumaya ve yazmayı o odada başlamış.
Eline geçen her şeyi okumuş çocuk, eline kalem alır almaz da yazmaya başlamış. Şehrin kütüphanesi yakın, bulduğu her fırsatta oraya gidiyor. Daha on yaşındayken günün birinde babasının kartını alarak kütüphaneye gider, rafların arasında gezinirken, “polisiye-suç” rafında bir kitap ilgisini çeker, “Yngsjömordet” adlı kitap İsveç’teki ünlü cinayet vakalarının bir antolojisidir, önce tereddüt eder, sonra kitabı alır bankoya götürür, görevli memur, “Bu kitabı sana veremem, sana uygun değil, yaşın küçük” der. O da aceleyle eve gider, babası neden bir kitap almadan döndüğünü sorar, o da durumu açıklar, babası hiçbir şey söylemez, ertesi gün babası işe gider, o da okula… Akşam eve geldiğinde, yemek masasının üzerinde görevlinin vermediği kitabı bulur. Babası gidip kitabı oğlu için almıştır. Suç denilen şeyle ilk defa bu kitap sayesinde tanışır.
Henning Mankell annesiyle ilk defa karşılaştığında artık on beş yaşındadır ama onunla derin bir bağ kuramaz; o, anneden çok bir yabancı kadındır onun için, zaten annesi de daha fazla yaşamaz, oğlunu gördükten kısa bir süre sonra intihar ederek hayatına son verir.
Yazarlık hayatına önce çocuk kitapları sonra da piyes yazarak başlar. Kendi kuşağından çoğu genç gibi 68 hareketinden etkilenir, mazlumların derdini kendine dert edinir.
*
Henning Mankell 1970’lerin başında Afrika gezisine çıkar. Zambiya’ya varır varmaz “kendi evine” geldiğine karar verir. Mozambik Maputo’da bir ev satın alır. Artık iki yurdu var, Mozambik’le İsveç arasında gidip gelmeye başlar. Üçüncü evliliğini büyük sinema yönetmeni Ingmar Bergman’nın kızı Eva Bergman’la yapar. İsveç’te bulunduğu zamanlarda kayınpederi Bergman’ın evinde birlikte durmadan film seyrederler. 1980’lerin ortalarında Maputo’da bir tiyatro okulu kurar. Afrikalı çocukları eğitmeye başlar. Okula 15 milyon dolar yatırım yapar.
*
Henning Mankell’in meşhur dedektifi Kurt Wallander 1991’de doğdu, 18 yıl yaşadı, yaratıcısı Mankell’in 2015 yılında, 68 yaşındayken kanserden ölmesiyle de o da öldü. Mankell bu “lanet heriften” kurtulmak istiyordu. “Aranız nasıl?” diye soran bir gazeteciye, “Onunla arkadaş olmak istemezdim” dedi. 2009’dan beri yarı ölü bir halde onu bakım evine göndermişti, çünkü o yaratıcısının tabiriyle, “Alzheimer hastalığının bomboş evrenine intikal etmişti” çoktan. Arkasından da “Onu hiç mi hiç özlemeyeceğim,”demişti.
Oysa o çoğu şeyini Kurt Wallander’e borçluydu. En azından muazzam servetinin büyük bir kısmını. Wallender serisi başta olmak üzere kitapları 40 dile çevrilmiş, bu kitaplar 100’e yakın ülkede satışa sunulmuş, 40 milyon adet satmış, ona yüklü bir servet bırakmıştı. O da parasının bir kısmıyla Afrikalı çocuklara destek olmuş, çocukluğunun geçtiği şehir olan Sveg’te büyük bir çiftlik satın almış, çiftliği İsveç Yazarlar Birliği’ne bağışlamış. Oyun ve edebi ürünler verecek olan yazarları buraya burslu gönderiyorlar şimdi.
*
Henning Mankell, “homo sapies” yerine “homo narrans”ı önerdi. Evet insan düşünüyor, bilgi edinme yoluyla bir sürü şey biliyordu. Ama bu yeterli değildi; doğadan yonttuğu harflerden kurduğu metinlerle yaratıcısını ölümsüz kılan, küçük parçalardan oluşan büyük hikayeler yaratan bir varlıktı, bu yüzden o her şeyden önce “homo narrans” yani “anlatan insan”dı.
Mankell başka bir şey yapamadığı için hikayeler anlatıyordu. Ve bu işi çok iyi yapıyordu. Ona göre bizi insan yapan yazarak anlatabilmemizdi. Ben sana anlatabilirim, sen de bana korkularını, özlemlerini, hayallerini, kederini anlatabilirsin. Bir kedi başka bir kediye bizim anladığımız şekilde bir rüyasını anlatamaz mesela. Ama insanı insan yapan bunu anlatabilmesidir.
Evet, kadim kutsal metinlerde “önce söz vardı!”
*
Ben bütün bunları öğrendiğimde karımın işi bitmiş, zaman nasıl geçti bilmiyorum, kafamı kaldırınca bir anda karşımda buldum onu. Meğer bir hayli zaman geçmişti aradan. Kalktık, artık rehber ben olacaktım. Önce gidip Henning Mankell’in “okumayı ve yazmayı”öğrendiği eski adliye binası evi görecek, daha sonra “Henning Mankell Köprüsü” adı verilmiş olan hem tren yolunun hem de araba yolunun geçtiği köprüyü görecek, arkasından Sveg’e her gidişinde kaldığı, röportaj için gazetecilere randevu verdiği, bir dakika geç kalanla görüşmediği, görüştükleriyle de azarlarcasına konuştuğu Hotell Mysoxen'e uğrayacak, kaldığı 112 numaralı odanın kapısına gidecek, oradan kitap aldığı kütüphaneye uğrayacak, kütüphanede onun için özel olarak düzenlenmiş köşenin önünde fotoğraf çekecek, daha sonra da eve dönmek için yola çıkacaktık.
Bütün bunları yaptık, en son kütüphaneye uğradık. Kütüphanenin geniş holünde bir duvarda onun için özel bir köşe dizayn etmişler. Sveg’le ilişkisine dair bir yığın malumat var panolarda. Bir de ziyaretçiler için bir anı defteri duruyor masanın üzerinde. Boş sayfaya ben de şunları yazdım Türkçe:
“Sevgili Henning Mankell,
Geldim, yoktun!
Hakkarili Muhsin Kızılkaya”