Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya 2023'ün en çok çalınan kitabı!

        Kitap çalmak, kimine göre "ulvi bir hırsızlık" olsa da sonuçta hırsızlıktır. Ama yine de bu işin önüne geçmek mümkün değil, zira kitap hırsızlığı için fazla sofistike planlarara gerek yok, isteyen istediği yerde kolayca çalabilir onları.

        Geride bıraktığımız 2023 yılında, Rusya’daki kitapçı dükkanlarından en çok çalınan kitap, George Orwel’in “1984” romanı olmuş. Yılın ilk günlerinde birçok yayın organında yayınlanan habere göre, 2010 yılından beri Rusya’da en çok satanlar listesinden yer alan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra satışları daha da artan “1984” romanının, Rusya’nın en büyük kitapçı zincirlerinden Chitai-Gorod’ta yıl boyunca tam 460 nüshası çalınmış.

        *

        SSCB döneminde yazarı George Orwell “dönek” ve “ajan”; kitabı da “karşı devrimci” ve “komünizm karşıtı” kitap ilan edildiği için Rusya’ya girmesi yasak olan “1984”e Rusların bu yoğun ilgisi neden olabilir acaba? Bir zamanlar, kendi ülkelerinde yaşanmış olan Stalin diktatörlüğü ve aynı dönemde dünyada hüküm süren totaliter yönetimlere bir tür keskin eleştiri olan bu kitap sanıldığı gibi bir “bilim kurgu” romanı değildir.

        *

        George Orwell, “1984”ü 1946 yıllında, bir önceki romanı “Hayvan Çiftliği”nden kazandığı parayla satın aldığı İskoçya’daki evinde yazmaya başladı. Romanın çevirmeni Celal Üster’in verdiği bilgiye göre Orwell başta hikayesini 1980 yılında geçirmeyi düşünmüş. Kitabı bitirmesi yakalandığı verem hastalığı yüzünden uzayınca 1980’i, 1982 olarak değiştirmiş, daha sonra da “1984”te karar kılmış. 1984’ü seçmesinin sebebini yakın arkadaş yazar Julian Symons’a şöyle açıklar:

        “Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948’in son iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim.”

        Roman biçiminde bir ütopya, hatta bir karşı ütopya olan “1984”, yazıldığı tarihten 32 sene sonra, 1984’te nasıl bir dünyada yaşayacağımızı anlatmaz bize. Tam tersine yaşadığı dönemi anlatır Orwell, İkinci Cihan Harbi sonrasının dünyasını… Tuhaf bir dünyadır o dünya, Hitler yenilmiş, onu yenen kahraman olarak Stalin kıymete binmiş, savaştan muzaffer çıkmış Avrupa devletleri Stalin’le yeni anlaşmalar yapmış, kimse yeni müttefikine toz kondurmak istemiyor henüz. Stalin de o sırada Avrupa’da sosyalist bir devrim yapma derdinde değil, dünyanın her yerinde komünizm fikri entelektüellerin arasında itibar görüyor.

        Yavaş yavaş “soğuk savaş çağına” giriyor dünya.

        Geliyor gelmekte olan!

        *

        George Orwell 1936 yılında İspanya İç Savaşına bir milis olarak katıldı. “Katalonya’ya Selam” kitabında o savaştaki anılarını anlatır. Bir gazeteci olarak gitmiş İspanya’ya, “uğruna savaşılacak bir şey bulursa eğer” savaşa da katılabilir! Ancak bünyesi hastalıklı ve askeri tecrübesi hiç yok. Gördüklerinden çok etkilenir. Faşistlere karşı çarpışan sosyalistler yeni bir düzen kurmuş İspanya’da; fuhuş bitmiş, sokaklardan dilenciler çekilmiş, yoksul halka bedava yiyecek, piyasada yokluğu çekilen mallar dağıtılıyor, bahşiş yasaklanmış, senyörler kaçıp gitmiş bir yerlere.

        İşte uğruna savaşılacak düzen! Koşa koşa cepheye gider Orwell ancak bir keskin nişancının silahından çıkan bir mermi gırtlağına saplanır. Ölümden kıl payı kurtulur, cephe gerisine döner ancak geldiği yerde gördüğü eski düzenden eser yoktur, düzen eski düzene dönmüştür.

        Ona göre bu durumun müsebbibi Stalin’dir, zira Stalin o sırada Avrupa’da sosyalist bir devrimi “zamansız” bulduğu gibi, “faşizme karşı birleşik cephe” politikasını da aykırı görüyor, İspanya’da yavaş yavaş kurulmakta olan sosyalist düzene bu yüzden çomak sokar, iç savaş sırasında çarpışan bir yığın devrimci Troçkistlikle suçlanır, dışarıdan gelen milislere ajan muamelesi yapılır, birbirlerine girerler, Franco’nun komutasındaki faşistler kazanır, tepelerine binerler, Orwell de ülkeyi terk ederek memleketi İngiltere’ye geri döner.

        Bundan sonra yazacağı her şeye bu hadisenin etkisi siner. Dürüst bir insandır Orwell, o andan itibaren kendini o tarihe kadar esiri olduğu ideolojiden sıyırarak birbirinden muhteşem kitaplar yazar.

        Bütün kitaplarında temel derdi, totalitarizmle savaştır. Ona göre “Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.”

        *

        George Orwell’ın 1945’te “Polemic” dergisinde yayınlanan “Şovenizm Üzerine Notlar” başlıklı denemesi ile yine aynı dergide 2 Ocak 1946 tarihinde yayınlanan “Yazının Korunması” başlıklı denemesi (Sel Yayıncılıktan çıkan “Kitaplar ve Sigaralar” kitabının içinde), o sırada kafasında olgunlaşmakta olan, 8 Haziran 1949’da “1984” adıyla yayınladığı romanın altlığını oluşturan denemelerdir. Bu denemelerden yazıyla ilgili olanın meselesi “totaliter düzenlerde” fikir hürriyetidir. Böylesi düzenlerde totalitarizmi savunanlar; yazarları, üstlerinin belirlediği konular üzerine çalışan “küçük memurlar” olarak görür. Yazarın bağımsızlığı diye bir şey olamaz, yazar toplumun hizmetinde bir görevlidir, üstleri neyi yazmasını uygun görmüşlerse onları yazmakla mükelleftirler. Kendi fikri olmaz, kendi doğrusu hiç olamaz yazarın. Çünkü birden fazla doğru yoktur. Doğru tektir ve devlet o doğruyu çoktan bulmuş, herkes o doğruya riayet etmek zorundadır. Orwell, sözünü ettiğim denemesinde bu konuda Katoliklerle komünistlerin birbirine benzediğini söyler. Katoliklerle komünistler muhaliflerin, onlar gibi düşünmeyenlerin hem dürüst hem de zeki olamayacağını varsayarlar. İkisi de “doğrunun” çoktan keşfedildiğini söyler, yeni bir doğru aramanın manası yoktur. Onların belirlediği doğrunun dışında başka bir doğru arayanlar ya “sapkın” ya da “revizyonisttir”. Bu durum Orwell’a göre çağımıza özgü bir şeydir, Protestanlık çağında bile durum böyle değildi, onlar bile, bile bile kendi vicdanlarını çiğnemiyor, eski bir Hıristiyan uyanış ilahisindeki, “Göze al Danyal gibi olmayı/Göze al yalnız kalmayı” şiarını benimsemişlerdi. Şimdi ise muteber olan “göze alamamak”tır, “yalnız kalmayı göze almak” ideolojik anlamda bir suç olduğu gibi tehlikelidir de. Totaliter zihniyetin iktidarda olduğu memleketlerde “örgütlü yalan” vardır, aynı yalanı herkes hep birlikte tekrarlar.

        George Orwell’a göre bir gün gelecek, kitaplar da makinalara yazdırılacak. Bugünkü yapay zekanın yazdıklarından bahsetmiyor yazar, onun sözünü ettiği totaliter yönetimlerin yazarlar için uygun gördüğü gidişattır. Düşünce özgürlüğü olmadığına ve ortada tek doğru olduğuna göre, birbirinden farklı fikirlerin yer aldığı kitaplara lüzum yok, aynı fikri verin makineye, değişik versiyonlarıyla size farkı gibi görünen tek bir kitap yazsın. Tıpkı bir otomobil üretir gibi, binlerce kişi çalışır, her birisi farklı bir aksamını yapar, sonra hepsi bir araya getirilir üzerine Ford benzeri bir marka konulur, olur sana binlerce tek araba. Peki daha önce yazılmış olanlar ne olacak? Ya kağıt fabrikalarına hamur yapılmak üzere gönderilecek ya da hepsi “yeni doğruya” uygun yeniden yazılacak.

        *

        George Orwell’ın “1984” romanında gelecek için öngördüğü kâbus senaryosu, totalitarizmin entelektüel özgürlüğü yok ettiği noktada başlar. Artık bütün ipler Big Brother (Büyük Birader)’in elindedir. Hepimizi gözetleyen, her davranışımızı denetleyen, nasıl yaşadığımızı gören, her hareketimizi kayıt altına alan Big Brother’ın gözü, 2000’li yılların başında ilk defa Amerika’da hayata geçen günümüzün sokak kameralarının gözüne benzer. Artık hiçbir şey devletin gözünden kaçmıyor.

        Orwell’ın kurduğu dünya, bireyin tamamen iğdiş edildiği, farklı hiçbir şeye tahammülü olmayan, bireyselliğin ve insan haklarının tamamen ortadan kaldırıldığı, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makinelerden oluşan bir kalabalıktan başka bir şey olmadığı totaliter bir dünyadır. Bu dünyayı, o sırada aydınların gıptayla baktığı Stalin Rusya’sına bakarak kurmuş Orwell ancak siz bugün dünyanın birçok ülkesinin de yerine koyabilirsiniz.

        Avrasya diye bir ülke var onun kitabında. Bu ülkede düşünmek yasak, gidişata dair konuşmak yasak, her hareketleri denetim altında ama yine de Avrasya’nın vatandaşları, onlara böyle bir hayatı reva görmüş olan Büyük Birader’e tapıyor. Yurttaşlar, sisteme bağımlı, kimse kimseye sadık değil, baba oğlu tanımıyor, aşk yok, sevgi yok, her şey yasak, insanlar sistemin emrinde birer makine. Her yerde Büyük Birader’in posterleri var ve resimlerin altında büyük harflerle “Büyük Birader’in Gözü Üstünüzde” yazıyor.

        İnsanların ağzından çıkan her kelime “Tele Ekran” denilen bir cihaza kaydediliyor ve denetleniyor. Her yerde “düşünce polisi” kol geziyor. Canları istediği zaman sizi tutuklayabilirler. Kurallara aykırı davrananlar bir anda ortalıktan kayboluyor. Bu işleme “buharlaşma” deniyor. Bütün hayatı şu üç slogan kuşatmış:

        “Savaş Barıştır,

        Özgürlük Köleliktir,

        Cahillik Güçtür”

        *

        “1984”te tekmil dünya Hakikat Bakanlığı, Sulh Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı, Bolluk Bakanlığı ve “halka gerçeğin ne olduğunu bildiren, gerçekleri sunmayıp üreten, tarihi ve gerçekleri değiştirmekle” görevli Hakikat Bakanlığı gibi bakanlıklar bulunan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç süper devlet arasında bölüşülmüş. (Rusya, Avrupa, Amerika sanki!) Bu üç süper devlet yıllardan beri birbiriyle savaşıyor, bu yüzden her yerde bir kaos hüküm sürüyor. Kim dost kim düşman; kim kiminle savaşıyor belli değil. Müttefikler devamlı değişiyor. Savaşın amacı bir tarafın bir tarafı yenmesi değil, bir taraf bir tarafın topraklarını da işgal etmek istemiyor. Savaşın tek bir amacı var, hayat düzeyi aynı kalacak, makinelerin ürettikleri tüketilmeye devam edecek. Herkesin zihni kontrol altındadır. Savaşın verdiği gazla bireyler daha da coşup bağnazlaşacak, böylece çok kolay yönlendirilen bir kitle yaratılmış olacak. (Günümüzdeki milliyetçilik gazlamaları!)

        Kitabın başkahramanı Winston Smith, bu totaliter rejimden ikrah etmiş, zihninde düşünce suçu işlemiştir. “Düşünce suçu ölüme götürmez, düşünce suçu ölümdür” anlayışı geçerlidir. Öleceğini bildiği için Smith, “Günce tutmak yasa dışı değildi (aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu)”, bu yüzden günlüğünde sisteme karşı olan kinini kusar:

        “Kahrolsun büyük birader! Kahrolsun Büyük birader! Kahrolsun büyük birader! Kahrolsun büyük birader!

        Geleceğe veya geçmişe, düşüncenin özgür olduğu bir zamana, insanlar birbirinden farklıyken ve yalnız yaşamıyorken- gerçeğin var olduğu ve olmuş olanın geri alınmadığı bir zamana: Tekbiçimlilik Çağından, Yalnızlık Çağından, Büyük Biraderin Çağından, Çift Düşün Çağından selam olsun!”

        Bu arada kelimelere karşı bir sürek avı başlamış, hepsi birer birer yok ediliyor, Smith yakın zamanda isyanını ifade edebilecek kelime de bulamayacağını biliyor.

        Kelimelerin birer birer ortadan kaldırıldığı yeni dilin adı, “Yensöylem”dir, bu dil Okyanusya’nın resmi dilidir.

        “Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşünce suçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak.”

        Çaresizliğin romanını yazmış George Orwell… Dünya kendisini çepeçevre sarmış bir öfkenin esiridir, o öfke de dünya kadar büyük bir umutsuzluk yaratmış. Gel de bu berbat dünyada insan kal!

        Winston en sonunda teslim bayrağını çeker, roman şu paragrafla son bulur:

        “Winston başını kaldırıp o kocaman yüze baktı. O siyah bıyığın ardına gizlenen gülümseyişin anlamını kavraması kırk yılını almıştı. Ah, o acımasız, boş aldanışlar! Ah, o sevecen kucaktan dik kafalı, bile isteye kaçışlar! Yanaklarından cin kokulu iki damla gözyaşı süzüldü. Ama artık her şey yoluna girmişti, mücadele sona ermişti. Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader’i çok seviyordu.”

        *

        Romanın bir yerinde “tarihte öyle bir an gelir ki, iki kere ikinin dört ettiğini söylemeye cesaret edecek adam ölümle cezalandırılır,” cümlesi geçer. Bu cümleyi Orwell’ın Albert Camus’nün “Veba” romanından aldığı söylenir. Orwell ve Camus yakın iki dost. İkisi de dürüst adam, ikisi de “gerçeğin ideolojiden doğduğuna” inanmıyor. İkisi de Katoliklerden ve komünistlerden farklı düşünüyor. İkisi de Stalinizm’e karşı, totalitarizme başkaldırdıkları için ikisi de sol entelektüel camiadan aforoz edilmiş. Bu yüzden yüksek sesle “iki kere iki dört eder” demeyi “göze alır” George Orwell…

        *

        Çar despotizminden kurtulup Lenin sulatasına geçen, Stalin diktatörlüğünden sıyrılıp Putin totalitarizmini seçen, tarihleri boyunca hep totalitarizmin cenderesi altında ezilmiş olan Ruslar; dünya edebiyatının, totalitarizme karşı yazılmış en mühim eserini neden bu kadar çalıyorlar sahiden?