Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Komitacılık, yirminci asrın başında Bulgarların bulduğu bir fikir olarak Makedonya’da çıktı ortaya. “Siz bizdensiniz, o vahşi Osmanlıyla işiniz ne, kurtulun onlardan” diyerek Avrupalıların fişteklediği Bulgar milliyetçileri, amaçlarına ulaşmak için her türlü yolu mubah gören bir teşkilatlanmaya gittiler. Teşkilatta hiyerarşi sıkıydı; merkeze bağlı silahşörler kelleyi koltuğa alacak, “söz konusu vatansa” gerisini “teferruat” sayacak, bulabildikleri her fırsatta karışıklıklar çıkaracak, demiryollarına, köprülere sabotaj yapacak, Türklere, yabancılara karşı kayıtsız şartsız suikast eylemleri düzenleyecek, adam kaçıracak, vapur, tren, havagazı, su kaynaklarına saldırılacak, sağa sola, evlere sokaklara bomba atılacak, hiçbir yasa kaide tanınmayacak, işgalci gördükleri Osmanlı Makedonya’yı terk edinceye kadar dünya ona dar edilecek, “Makedonya Makedonyalılarındır” sloganı her yerde haykırılacak, temel şiar da “Ya istiklal ya ölüm” olacak!

Anlayacağınız komitacılığı Osmanlı subayları icat etmedi; Balkanlarda başlayan milliyetçilik hareketlerine karşı mücadele ederken o subaylar; düşmanın uyguladığı bütün usulleri bir süre sonra birebir benimseyerek, önce kendi devletlerine, iktidara gelince de muhaliflerine karşı kullanarak komitacılığı günümüze kadar getirdiler. Bunu da İttihat Terakki Teşkilatı aracılığıyla yaptılar.

Bizimkilerin, komitacılık fikrini aldıkları Balkan komitacılardan hiçbir farkları yoktu. Balkan milliyetçileri de Osmanlı’ya karşı savaşıyordu, bizim Jöntürkler de… Balkan komitacıların da sloganı da “Ya istiklal ya ölüm”dü, bizimkilerin de. (Hatta “Makedonya Makedonyalılarındır” sloganı tam kırk beş yıl sonra, 1948’de çıkan Hürriyet Gazetesi’nin logosunun altına “Türkiye Türklerindir” şeklinde tezahür ederek kendine müstesna bir yer bulduğunu da söyleyelim bu arada.)

Eski bir Jöntürk olan, İttihatçıların Beyoğlu’nu teslim ettikleri, gayrinizami harbin ve komitacılığın “kitabını yazmış”, Beşiktaş Futbol Kulübü’nün kurucusu Fuat Balkan “Komitacı” (Arma Yayınları) adını verdiği hatıratında komitacılığa dair şunları söyler:“Komitacılık kimilerinin sandığının aksine yağma ve soygun demek değildir, tam tersine müfrit vatanperverliğe komitacılık denir. Komitacı ise, tehlikeden korkmayan, yaşamı dahil sahip olduğu her şeyi vatanı için feda eden kişidir. Eğer gerekiyorsa vatanı için yakar, yıkar ve acımadan öldürür. Biz de durum öyle gerektirdiğinde böyle davranmışızdır.”

*

Bulgar komitacılardan aldıkları ilhamla Sultan Abdülhamit yönetimine karşı, ordunun silahlarını alıp dağa çıkan, şehir merkezlerinde paşalara suikast düzenleyen, İstanbul’a gelip şehirde güpegündüz darbe yapan, sadrazam öldüren, muhalif gazetecileri ensesinden kurşunlayan, linç faaliyetlerine katılan, amirlerinin emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getiren, birbirlerine çok bağlı, işkencede konuşmayan, hiçbir arkadaşını ele vermeyen, “söz konusu vatansa gerisini teferruat” sayan, verilen görevi hiçbir şekilde sorgulamayan, her türlü illegal yöntemi mubah sayan, aralarında Çerkes Ethem ve kardeşleri, Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Hacı Sami, Sapancalı Hakkı, Topçu İhsan, Süleyman Askeri, Deli Halit Paşa ve İsmail Hakkı gibi silahşörlerin bulunduğu çoğu komitacı; İttihatçı ağababaları kısa süre zarfında koca imparatorluğu batırıp memleket dışına kaçınca kendilerini bir anda Anadolu’da buldular. Mustafa Kemal Paşa, bu kadroların büyük bir kısmıyla Abdülhamit devrilmeden önce Rumeli’den tanışıyordu. Milli Mücadele sırasında, bin bir hile ve desiseyle baş etmek, yasa ve kuralla iş yürütmenin pek mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, İttihatçı artığı bu komitacıların önemli bir kısmını kullanarak önüne çıkan dikenli tellerden kurtulma yollarına baktı savaş boyunca. Savaş sırasında bu tür “gayri nizami unsurları” kullanmak bir ölçüde kabul edilebilir belki ancak işin tuhaf yanı, bu geleneğin, yani komitacılığın devlet içinde varlığını sürdürmesi ve her dönemde “itibar” görmüş olmasıdır. 1990’lı yıllarda, dönemin başbakanı tarafından “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” gibi tarihi bir vecizeyle “onurlandırılan” bu komitacılardı işte.

*

“Suphi’yi kim öldürdü?” başlıklı yazı için çalışırken en çok karşıma çıkan isim, komitacılardan İsmail Hakkı (Tekçe) oldu. İlginç bir isimdir bu İsmail Hakkı. Bir yığın siyasi cinayetin hem tasarlayıcısı hem de bizzat tetikçisi olarak ön plana çıkıyor. Mustafa Suphi ve 14 arkadaşını Karadeniz’de boğarak öldüren Kâhya Yahya’nın; olayı araştıran Trabzon mebusu Ali Şükrü’nün ve Ali Şükrü’nün katili diye Topal Osman cinayetinin failiydi. Sadece bu üç önemli siyasi cinayet değil; Sakallı Nurettin tarafında İzmit’te linç ettirilen gazeteci Ali Kemal’in hallinde de önce o görev almış ancak başarılı olamamış, daha önce de Trabzon valisi Mehmet Galip Bey’in “kaçırılmasında” dahli olmuştu. Bunlar bizzat kendisinin hatıralarında itiraf ettikleri, bunların dışında “devlet sırrı” diyerek mezara götürdükleri de vardır muhakkak.

*

İsmail Hakkı, Meclis’in açıldığı 23 Nisan 1920’den beş gün önce Doğu cephesinden Ankara’ya gelerek Mustafa Kemal’in “refakat zabitliği” görevine başladı; 16 Temmuz darbe girişiminden sonra lağvedilen “Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı”nı o kurdu, olağanüstü yetkilerle başına geçti ve bu görevini Atatürk’ün ölümüne kadar tam 18 sene boyunca sürdürdü. Savaş sırasında 19 yaşındayken Meclis matbaasında Cevat Fehmi (Başkut)’un yanında çalışan, İsmail Hakkı’nın kızdığı bir sebepten dolayı bütün matbaa çalışanlarıyla birlikte askere alınan ve muhafız kıtasında bir buçuk sene onun emrinde mecburi askerlik yapan Vehbi Koç’un hatıralarında “binbaşı” rütbesinde olduğu halde bir general gibi hareket ettiğini söylediği İsmail Hakkı; 1938’de Atatürk’ün ölümünden hemen sonra görevinden alındı ve bir süre sonra unutulmaya terk edildi. Ta ki Hasan Pulur, 1975’teki ölümünden yedi sene önce, hatıralarını bir yazı dizisi haline getirip 10-12 Kasım 1968’de Milliyet gazetesinde yayınlayıncaya kadar kimse ondan bahsetmedi. Bu anılarda (Hasan Pulur, “İsmail Hakkı Tekçe’nin Kısa Hayat Hikâyesi ‘Masal Sevmem’, Muhafızı Atatürk’ü Anlatıyor”, Kaynak Yayınları), yukarıda saydığımız cinayetleri nasıl işlediğini ballandıra ballandıra anlatınca da karanlıkta kalmış bu cinayetleri aydınlığa kavuşturan eski bir komitacı olarak siyasi tarihteki yerini daha da sağlamlaştırmış oldu.

*

Akademisyen İsmail Akbal’ın “Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi”nde yayınlanan “Komitacı Eylemlerin Son Temsilcisi İsmail Hakkı Tekçe ve Faaliyetleri” başlıklı makalesinde yazdığına göre Mustafa Kemal, “yanında hizmet etmesi” için Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir’den önce “deli” lakaplı Halit Paşa’yı ister. (Halit Paşa, Cumhuriyet kurulduktan sonra Ardahan mebusu seçilir. Tekaüt zabitlerin maaşlarıyla ilgili bir kanun teklifine öncülük yapar; bir süre sonra İstiklal Mahkemelerinin başkanlığına gelecek, “kel” lakabıyla matuf Afyon mebusu Ali Çetinkaya ile aralarında bu teklif üzerine çıkan sözlü sataşma kavgaya dönüşür, kavgada altta kalan Kel Ali’nin üstündeki Halit Paşa arkadan kurşunu yer. 14 Şubat 1925’te meydana gelen bu hadise üzerine, yaralanan Deli Halit, hadise adliyeye intikal etmesin diye hastaneye götürülmez, meclise getirilen bir doktor onu tedavi eder, Halit Paşa beş gün boyunca can çekişerek soğuk bir odada bağıra bağıra can verir, ölümü resmi kayıtlarda “zatürre” olarak yer alır, hadise siyasi tarihe meclis çatısı altında işlenen ilk cinayet olarak geçer.) Kazım Karabekir “Ermeni harekâtında zaaf meydana getireceği” gerekçesiyle Deli Halit’i Ankara’ya göndermez. Bunun üzerine Deli Halit, Karabekir’den habersiz yanında komitacılık ihtisası görmüş genç komitacı İsmail Hakkı’yı göndermeye karar verir. İsmail Hakkı Ardahan’dan Ankara’ya gitmek üzere çıktığı yolculuğu hatıratında şöyle anlatır:

“Mevsim kış, her taraf kar içinde. Yanımda bir jandarma eri, Erzurum'u geçtik. Kar telgraf direği boyu. At üzerinde Zigana Dağları'nı aşarak donma tehlikesi atlatıp, kurtlara rastlayarak Trabzon'a vardık. Trabzon'dan bir İtalyan gemisine binerek İstanbul'a geldim. İstanbul'dan gizli teşkilatla temasa geçip Ankara'ya gideceğim.”

*

Böyle başlayan hatıralara bir önsüz yazan Hasan Pulur, İsmail Hakkı hakkında ilginç bilgiler verir. Pulur onu evinde bulup mülakat yaptığında; Atatürk’ün refakatine üsteğmen rütbesiyle giren İsmail Hakkı 76 yaşında Tümgeneral rütbesiyle emekli olalı bir hayli zaman olmuştu.

İsmail Hakkı, 1889 yılının 18 Haziran Perşembe günü Üsküdar’da bir evde sabah namazından önce dünyaya gelir. Harbiye’yi bitirdikten sonra Erzincan’da 10. Kolordu’da görev yaparken çıkan Balkan savaşına gönüllü olarak naklini yaptırır. Deli Halit’le burada tanışır. Komitacılık ihtisasını onun yanında yapar. Daha sonra da Halit Paşa’yla birlikte Karabekir’in bulunduğu doğu cephesine gider. 1942’de general olur, 1951’de emekliye sevk edilir.

*

Hasan Pulur 1968’de onunla röportaj yaptığında İsmail Hakkı, yılın altı ayını Kandilli’de, geri kalan altı ayını da Şişli’de “Atamın” adını taşıyan apartmanda geçiriyordu. Günlük hayatının saat gibi olduğunu söyler Pulur. Her sabah çok erkenden kalkar, yürüyüşe çıkar, yolda rastladıklarına “günaydın” diye selamlar, “selamünaleyküm” diye karşılık verene karşılık vermez, hatta bir daha “günaydın” bile demez, bazen ona söver, gerekirse döver; vedalaşırken ağzından “Allahaısmarladık” lafı çıkmaz, “esenlikle kalın” der, her gün 10.30’da uşağı Osman sütlü kahvesini getirir, her ayın dokuzunda muhafız, her ayın 27’sinde de sınıf arkadaşlarıyla toplanır, bu toplantılarda kendi deyimiyle “bir kadeh rakı ve bir puro sigarasını hak eder.” Pulur’un belirttiğine göre hafızası “insanı şaşırtacak kadar kuvvetlidir.” Mesela, “Paşam sigara içmez misiniz?” diye sorsanız hiç tereddüt etmeden, “20 Ocak 1912 Pazartesi günü bıraktım” cevabını verir. Futbol maçlarını hiç kaçırmaz, koyu Beşiktaşlı’dır. 1923’te Muhafızgücü’nü kurmuş ve Muhafızgücü 1927’de Türkiye şampiyonu olmuş. O günlerin genç subayı Cemal Tural Muhafızgücü’nün ilk sağiçlerindendir. Tekçe, futbol hastası olduğu halde kendisi hiç oynamamış, daha çok at binmiş, bisiklet sürmüş, kayak yapmıştır.

Hasan Pulur diyor ki, “Bu anılarda paşanın sadece gördükleri, duydukları ve doğruluğuna yüzde yüz inandığı olaylar var”, ilk karşılaşmada Tekçe ona, “Benden masal beklemeyin, çünkü ben ne masal dinlemesini severim ne de masal anlatmasını…” der.

*

Şimdi gelin, Akbal’ın makalesi ve Tekçe’nin Pulur’a anlattıklarını esas alarak paşanın portresine ve “icraatlarına” biraz daha yakından bakalım.

Hasan Pulur’a anlattığına göre, aşırı kuralcılık, disiplin -ki yanında askerlik yapmış olan Vehbi Koç, anılarında “hâlâ kendisini gördükçe korkuyorum” diye yazmış- ve sertlik onda tedavisi mümkün olmayan bir “asabiyet hastalığına” yol açmış. Onu komitacı yapan, komitacı eylemlerine sokan komutanı Deli Halit Paşa’dır, Deli Halit Paşa da “asabiyet hastalığını” “Komite”nin silahşörü Yakup Cemil’den kapmış, aynı hastalık Halit Paşa’ya da sirayet etmiş. O emrinde olduğu komutana ne kadar itaatkâr ve bağlıysa, emrindekilerin de ona o kadar bağlı ve itaatkâr olmasını bekler, onda “disiplin, spor, temizlik ve emir tekrarı” esastır, nöbette uyuyan birçok eri sorgusuz sualsiz infaz ettiğini yazanlar var.

*

Mustafa Kemal Anadolu’ya geçip milli mücadeleyi başlatınca, Damat Ferit Paşa hükümeti, ne yapıp edip Anadolu hareketini başarısız kılmada, özellikle bazı illerde görev yapan sadık valilere güveniyordu. Bu valilerden birisi de Trabzon Valisi Mehmet Galip Bey’di, harekete her açıdan zarar veren bir idareciydi. Valinin susturulması emrini Mustafa Kemal, 22 Eylül 1919 günü, Yakup Cemil’in yanında yetişmiş komitacı (daha sonra Mecliste öldürülecek) Yarbay Deli Halit’e bir telgrafla verir. Kazım Karabekir, kendisinden habersiz verilen bu emri öğrenir ve valiyi sessizce Erzurum’a davet eder, ancak her şeyden bihaber vali gitmez. Yarbay Halit hemen devreye girer, İsmail Hakkı’yı görevlendirir. Tekçe’nin anılarında anlattığına göre iki erle birlikte bir gece Valiyi Trabzon’dan kaçırarak Erzurum’a götürür, Karabekir onu iyi karşılar, Kuvayı Milliye tarafına geçmesi için onu ikna eder, vali söz vererek, görevini bırakıp İstanbul’a gider.

İsmail Hakkı’nın başardığı bu ilk gizli görevidir.

Kazım Karabekir’den “muhafızlık” için Deli Halit’i isteyen, Karabekir de “olmaz” deyince, Deli Halit de Karabekir’den “izin” almadan aynı görev için Ankara’ya emrindeki üsteğmen İsmail Hakkı’yı yollayınca, Mustafa Kemal ile Karabekir arasına “soğukluk” girer; Mustafa Kemal Karabekir’e isterse onu “iade ederim” diye gönlünü alan bir telgraf çekince mesele hal olur. Ancak, İsmail Hakkı yola çıkmadan Trabzon’da Deli Halit kendisine İstanbul’a uğrayıp, eski “Peyam-ı Sabah” gazetesi başyazarı Ali Kemal’i “susturma” görevini verir. Hatıratında hadiseyi etraflıca anlatır İsmail Hakkı. İstanbul’da suikast için “mekân bakarken” kalabalığın arasında Erzurum’a kaçırdığı Trabzon valisiyle tesadüfen göz göze gelir, vali onu tanır, polisler peşine takılır, o da kalabalıkta izini kaybettirir, böylece verilen vazifeyi yerine getirmemiş olur. (Ali Kemal, bir süre sonra tutuklanıp Ankara’ya yargılanmak üzere götürülürken Sakallı Nurettin tarafından İzmit’te linç ettirildi.)

*

Kâhya Yahya 28 Ocak 1921’de, Mustafa Suphi ve 14 TKP’li arkadaşını Karadeniz’de boğarak öldürdüğünde, İsmail Hakkı Tekçe, Ankara’da “refakat subayı” vazifesine başlayalı bir seneyi geçmişti.

Kâhya Yahya da onun gibi bir komitacıydı. O da Yakup Cemil’in talebesiydi. Ama o bir İttihatçı olarak tercihini Enver Paşa’dan yana yapmıştı. Ortaasya steplerine doğru at sırtında yolculuğa çıkmış olan Enver Paşa bugün yarın gelecek, liderliği eline alacaktı! Kâhya Yahya, Enver Paşa’nın Doğu Karadeniz’deki vekilliğini üstlenmiş, tıpkı yakında gelecek bir Mehdi gibi onu bekliyordu. Kaçak mahkumlardan bir müfreze oluşturmuş, 300 kişilik çetesiyle hükümet içinde hükümet gibi davranıyor, vergi koyuyor, adam kaçırıyor, dediğim dedik çaldığım düdük diyor, özellikle Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürdükten sonra ortalıkta gururla dolaşıyor, herkes önünde eğiliyordu. En büyük gücünü de Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden ve Meclis’teki İttihatçılardan alıyordu.

Karabekir Paşa bir yolunu bulur ve Kâhya’yı tutuklatıp Sivas’a gönderir ancak mahkeme onu serbest bırakır, Trabzon’a geri döner. Bu kez Trabzon’da “kafamı bozmayın cinayetle ilgili her şeyi anlatırım” diye ortalıkta gezinmeye başlar. Büyük Taarruz arifesidir ve işte tam bu sırada Kâhya Yahya bir suikasta kurban gider.

Cinayetin faili ortada yok. Meclis olayı soruşturmak üzere bölgeye bir Tahkik Heyeti gönderir. Heyet de bir sonuca ulaşamaz. Ortalığı bir süre dedikodu kaplar. Hatta işi Mustafa Suphi’den dolayı Ruslara bağlayanlar bile çıkar. Bir görüşe göre de Topal Osman ile Mustafa Suphi’nin babası arkadaş oldukları için cinayeti Topal Osman işlemiştir. Böylece bütün şüpheler Topal Osman üzerine yoğunlaşır ancak cinayet, İsmail Hakkı Tekçe’nin hatıratı yayınlanıncaya kadar karanlıkta kalır. İsmail Hakkı cinayeti kendisinin işlediğini hatıralarında şöyle anlatır:

“(tutuklanıp serbest bırakıldıktan) Bir süre Trabzon’da uslu uslu duran Kâhya, yeniden eski oyunlara kalkınca, Giresunlu Osman Ağa’nın iki fedaisini yanıma alarak onun da hesabının görülmesi bana düştü. Trabzon'a ani gelişim Tümen komutanını şaşırtmıştı. Beni çağırarak ne için geldiğimi sordular. ‘Biraz deniz havası almak, eski birliğimle ilişiğimi kesmek üzere geldiğimi’ söyledim. İnanır göründüler. Ben ise Yahya Kâhya’yı inceliyor ve takip ediyordum. Adamlarım Polathane’de (Akçaabat) benim talimatımı bekliyorlardı. Nihayet Soğuksu’ya gidip geldiğini tespit ederek adamlarımla pusu kurup işini bitirdik. Sami Sabit Bey, yayınladığı küçük eserinde adımı vermeyerek bir üst teğmen ve iki Giresunludan bahseder, olaydan sonra ortadan kaybolmamıza hayret ettiğini açıklar.”

*

Lozan görüşmeleri bitmiş, yeni devletin “tapusu” cepte, memlekete belirli bir istikamet çizme aşamasına gelinmiş. İşte o günlerde, 27 Mart 1923 Salı gecesi, Meclis’te kurucu babalara muhalefet eden, İkinci Grup olarak bilinen mebusların lideri, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey aniden sırra kadem basar. İki gün boyunca her yeri ararlar, yok, yer yarılmış içine girmiş adeta. Herkes bir anda, kayıp mebusun siyasi bir belayla karşı karşıya kaldığını konuşmaya başlar. Hadise meclise taşınır, sert konuşmalar yapılır, birbirini suçlayanlar olur, Ziya Hurşit gibi birkaç mebus hadiseyi Kâhya Yahya’nın öldürülmesiyle ilişkilendirir. Daha önce İttihatçılar Hasan Fehmi, Ahmet Samim gibi gazetecileri öldürmüşlerdi, Ali Şükrü Bey de aynı şekilde ortadan kaldırılmış olabilirdi, Hüseyin Cahit Yalçın açıkça hükümeti suçlar. Bir şekilde şüpheler Topal Osman üzerine yoğunlaşır, Ali Şükrü en son onunla görülmüş çünkü. Sonunda mebusun cesedi Topal Osman’ın evinin yakınında Papazın Bağında bulunur, ayakları iple bağlanmış, kafasına sert bir cisimle vurulmuş, boğazına da ip geçirilmişti.

Cinayeti Topal Osman’ın işlediği kesinleşince, Mustafa Kemal, Muhafız Birliği Komutanı İsmail Hakkı’ya, Topal’ı sağ veya ölü ele geçirme talimatını verir. Üzerine bir birlikle geleceğini öğrenen Topal Osman direnmeye karar verir, hatta Çankaya köşküne bir saldırı bile düzenler. Mustafa Kemal tedbir amaçlı önceden köşkten çıkmış zevcesiyle başka yere götürülmüştü. O gece yarım saat süren bir silahlı çatışma sonucu İsmail Hakkı, Topal Osman’ı öldürür. İsmail Hakkı Pulur’a anlattığı anılarında sonrasını şöyle anlatır:

“(…) Şafak attığı zaman biz hâlâ vuruşuyorduk. Öğleden evvel çatışma bitti. Topal Osman’ın kuvvetleri bertaraf edilmişti. Topal Osman da yaylım ateşinde vurulmuştu. Kalanları topladım, ölüleri de orada gömdürdüm. Teslim aldıklarımı İstasyon’a getirdim ve durumu Atatürk’e arz ettim. ‘Teslim aldıklarını derhal terhis et ve memleketlerine gönder’ dedi. Bu mesele de böylece kapandı. Fakat Meclis hâlâ tatmin olmuş değildi. Topal Osman’ın öldürülüp öldürülmediğine inanmak istiyordu. Bunun üzerine ceset gömüldüğü yerden çıkarıldı ve Meclis’in önünde ayağından baş aşağı asılarak teşhir edildi”.

*

Bu yazıyı yazarken geniş bir şekilde yararlandığım makalesinde İsmail Akbal; Teoman Alpaslan’ın 2007’de çıkan “Topal Osman Ağa” (Kum Saati Yayınları) adlı kitabında ve Süleyman Beyoğlu’nun 2009’da yayınlanan “Milli Mücadele Kahramanı Giresunlu Osman Ağa” (Bengi Yayınları) adlı kitaplarında; Ali Şükrü Bey’in Topal Osman tarafından değil, onu da ortadan kaldırmak için İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülüp suçun Osman Ağa’ya yüklendiğini iddia ettiklerini yazar ve iki yazarın da bu konudaki kanaatlerini güçlü referanslara dayandıklarını belirtir. Ancak, diğer cinayetleri ballandırarak hatıratında anlatan Tekçe, Ali Şükrü cinayetini kendisinin işlediğini söylemez.

*

İşledikleri her cinayeti “vatan için” işlediklerine inandıkça sertleşen, sertleştikçe insani hasletlerinden her geçen gün biraz daha uzaklaşan komitacılardan İsmail Hakkı Tekçe, tam 83 yıl yaşadı; 5 Ekim 1975 günü cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’na doğru yola çıktığında, hayatı boyunca imanla bağlı kaldığı “davasını”, kendisinden sonra Abdi İpekçi’den Musa Anter’in öldürülmesine kadar birçok siyasi cinayet işleyecek olan yeni “silahşörlere” emanet etmenin gönül rahatlığını yaşadığını tahmin etmek güç olmasa gerek.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar