Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Hayal kafesindeki kadının" yaptıkları

        Ne “yaz geceleri” ne “güz yapraklarının alacası” ne “gazeller” ne “kızılla sarının, solmuş yeşille akşam güneşinin bizde bıraktığı çıplak izlenimler” ne “eflatun leylakların baygın kokusu” ne de “keman sesi” götürdü beni Kerime Nadir’e. Beni ona götüren tek bir kelimeydi:

        “HIÇKIRIK”

        Bu bir kitap adıydı ve okuna okuna bir hayli yıpranmış roman Hakkâri Halk Kütüphanesi’nin “abonelere” kitap verilen odasının rafında duruyordu. Uzanır uzanmaz elime gelen kitabın; arkasında duran bir erkekle beyaz yakalı bir kürke sarılmış kadının melül duruşunun süslediği kirli, eprimiş kapağındaki o kelimeyi görür görmez içimde bir an önce onu okuma isteği uyandı.

        REKLAM

        Nedendir bilmem, belki de Türkçede ne anlama geldiğini yeni öğrendiğim “hıçkırık” kelimesinin çağrışımı çekmişti beni ona. Yazarın adıyla hiç ilgili değildim.

        *

        Medrese mahallesinden, çarşının içindeki, Aydın Boysan’ın 1946’da inşa ettiği şahane bir mimari eser olan Hükümet Konağı binasının yanında bulunan; dışarıdan bakınca silme camla kaplı, içine girince devasa bir boşluğun içinde asma merdivenle üç katına çıkılan, her katta ayrı ayrı okuma salonları bulunan, şehrin “ikinci kişilik sahibi binası” olan ve yakın bir zamanda “bu kadar kişilik bu şehre fazla geliyor” denilerek Hükümet Konağıyla birlikte yıkılan, yerine betondan “kişiliksiz” Defterdarlık binası yapılan İl Halk Kütüphanesi’ne kadar, yaklaşık dört kilometrelik yokuşu avucumun içinde terleyen 5 liralık kağıt banknotla soluksuz gelmiş; iç merdivenleri tırmanmış, “abone odasına” girmiş, odadaki formika masanın arkasında duran, sarı bıyıkları dudaklarını kaplamış, yüzünde yarınlara olan inancı bu yüksek tavanlı binanın tavanını aşmış, sonradan adının Mustafa Kaplan olduğunu öğrendiğim, 12 Eylül darbesiyle Danimarka’ya kaçıp memlekete bir daha dönmeyen memura abonelik için şart koşulan -ki o para geri getirilmeyen kitapların depozitosuydu- 5 lirayı uzatmış, Mustafa da boyuma posuma bakıp, ilkokul öğrencisiysem çocuk bölümüne gitmemi söylemiş, ben de orta birinci sınıfta olduğumu yalanını söylemiş, o da parayı alarak beni kütüphaneye abone yapmış, hazırladığı abonelik kartını uzatarak beni kitap raflarına yönlendirmişti; önünde durduğum rafta elime ilk gelen kitap ise Kerime Nadir’in “Hıçkırık” romanı olmuştu. (O 5 lirayı bulmanın hikayesi ise ayrı bir hikaye…)

        REKLAM

        Daha önce okuduğum Hazreti Ali Cenkleri ile Eba Müslimin-i Horasani maceralarını romandan saymayacaksak, hayatta ilk okuduğum roman bu romandır işte.

        Ertesi gün koşa koşa gelmiş, aynı yazarın başka bir romanını, sonra başka bir romanını, daha sonra başka bir romanını almıştım.

        Ve bir anda bir roman müptelası olarak bulmuştum kendimi.

        *

        Çok sonra Selim İleri’nin, Kerime Nadir’in “yüzbinlerce, belki de milyonlarca kişiye”okuma zevki aşıladığını, “okuma alıştırıcısı”, “okur yaratıcısı” bir romancı olduğunu “Kar Yağıyor Hayatıma” adlı anı kitabında hüzünlenerek anlattığını okuduğumda, Nadir’in bana da “okuma sevgisi aşıladığını” ve “okudukça” beni “başka eserlere, başka yazarlara” yönlendirdiğini aradan elli sene geçtikten sonra bir anda anladım sanki. O “ince sızılar”la, o “verem oluşlar”la beni küçücük yaşlarda olmayan bir sevgiliye aşık eden, melankolinin girdaplarına sürükleyen, hayallerimi o dağların üzerinden aşırtıp yalı ve “koru içindeki köşklerde, kameriyeli, çiçeklerle coşmuş bahçelerde” gezdiren, “kendini hayal kafesine kapatmış” bu eski zaman muharririne ne çok şey borçlu olduğumu düşünüp bu yazıyı yazmaya karar verdim.

        REKLAM

        *

        Roman dünyası denilen; yaşadığımız dünyaya benzemeyen, yazarların hayal mahsulü olan, yazarın istediği kahramanı istediği gibi biçimlendirdiği, kötülerin kötü, iyilerin iyi olduğu, gerçek dünyadan uzak, o nevi şahsına münhasır dünyaya Kerime Nadir ile giren bir yeni yetme okurun başına ne gelirse benim başıma da o geldi.

        Derin bir melankolinin girdabına kapıldım. Tozpembe bir romantizm sardı her yanımı. Çiçekleri daha sevecen koklamaya başladım. Durup dururken çimlerin üzerinde yuvarlandım. Gelincik gözüme daha şahane göründü. Her çayırlıkta bir sevgiliyle kol kola yürürken hayal ettim kendimi. Sevgili olmadan aşk denilen bir hisle tanıştım. Aşk; mutlaka uğruna acı çekilmesi gereken, adeta kutsal bir adanmışlık olarak gelip dayandı kapıma. Herkesten kaçmaya başladım. Şarkılara daha çok kulak verdim. Kibarlaştım sanki, gururla doldum; bir maşuk bulursam eğer, onun için canımı feda etmeye hazır bir hale geldim. Mutluluktan çok hüzne kıymet vermeye başladım. Radyoda çalınan uzun havalar, bir anda en sevdiğim türküler oldu. Bir süre sonra “hüzünden zevk almaya” başladım. O romanlarda ölen her kahraman beni kahretmeye başladı. Kavuşmadan biten her aşk beni derinden yaraladı. Hakkâri'de değildim; hiç görmediğim, benden fersah fersah uzaklarda bulunan, sadece kartpostallarda gördüğüm bir şehirde, İstanbul'daydım sanki. O romanlardan etkilenerek hayallerimde yeniden inşa ettiğim o ihtişamlı köşklerde, piyano sesleri arasında, mektupların büyük bir özenle yazıldığı, bakışların bile bir mana taşıdığı o büyülü atmosferde gezinmeye başladım.

        REKLAM

        O dünyada iyiler çok iyi ve saftı; kötüler ise genellikle çok kötü ve acımasızdı. Kısa süre zarfında çok hassaslaştım, gerçek dünyadan uzaklaştım; muhayyel bir aşkı getirip hayatımın merkezine yerleştirdim.

        Roman okumak bir eylem olmaktan çıkıp iç çekişlerle dolu bir yolculuğa dönüştü bende derken, Ali Kahraman adında, okulumuza yeni atanmış akrabamız sayılan gencecik bir devrimci öğretmen beni o romanları okurken gördüğünde yüzünü buruşturarak, “bu yoz romanları okuma, ben sana bir kitap getireceğim” dedi, ertesi gün kalın bir kitap getirip verdi bana.

        O gün, sanki bir anda başka bir dünyaya geçtim.

        REKLAM

        *

        Beni bu kadar derinden etkileyen yazar Kerime Nadir hakkında hiçbir şey bilmiyor ve ona dair hiçbir şeyi merak etmiyordum. Beni ilgilendiren yarattığı dünyaydı ve o dünyanın üzerine saldığı benden çıkmış, bana pek benzemeyen o farklı kişiydi. Meğer sadece beni değil, milyonlarca insanı bana benzeten oymuş! Türk edebiyatına popüler aşk romanlarını o kazandırmış, sinemada o romanlardan yapılan o filmlerle melodram geleneğini o başlatmıştı. Edebiyat mahfillerinden pek yüz görmüyordu. O bir “piyasa romancısı”ydı çünkü. Eleştirmenler kitaplarını ciddiye almıyor, onlara dair edebiyat dergilerinde hiçbir yazı çıkmıyordu.

        REKLAM

        Şu sözler onundur:

        “Bugüne kadar hiçbir edebiyat yarışmasına katılmadım. Bir masa başındaki herhangi bir seçici kurul tarafından hiçbir eserime ödül verilmedi. Ama, beni kuşaklar boyu okuyan kitlelerin sevgisi ve ilgisi, o jürilerin okumadığı eserlerime layık görmediği ödüllerden kat kat değerlidir benim için…”

        Evet, geniş bir okur kitlesi onlar gibi düşünmüyor, her romanını büyük bir merakla bekliyor, romanlarından yapılan filmlere, gözyaşlarını silmek için yanlarına mendillerini alıp akın akın gidiyorlardı. “Ciddi edebiyatla” pek işi olmayanların duygusal ve kültürel ihtiyaçlarına o romanlar, o filmler çok iyi geliyordu.

        REKLAM

        Cumhuriyet’in getirdiği “yeni hayatın” başyazarıydı Kerime Nadir. Değişen alfabe ve değişen rejimle birlikte kadınlar, duygusal dünyalarına iyi gelecek bir yazar keşfetmiş, romanlarına hücum etmiş, belki de hiçbir Cumhuriyet öğretmenin yapamadığı şeyi o tek başına yapmış, okumayla pek işi olmayan yüzbinlerce insanı roman denilen gavur icadı şeyin müptelası yapmıştı. Romanları gazetelerde tefrika edildikçe gazete satışları artmış, basın sektörünün büyümesine önemli bir katkı yapmıştı. O romanlar ahaliden uzak köşklerde yaşayan “hep soylu ve seviyeli kişiler” arasında geçiyordu amenna ama Kemalist modernleşme sürecinde kadınlara biçilen role her açıdan denk düşüyordu yarattığı o kartondan dünya.

        REKLAM

        *

        “Romancının Dünyası” adını verdiği hatıratında birçok önemli şeyin yanında, 1950’lerin başında yayımlanan “Funda” romanın çıkış hikayesinden de bahseder.

        O zamana kadar “Funda” bir isim olarak kullanılıyor muydu bilmiyorum ama bu romandan ve aynı romandan yapılan sinema filminden sonra bir anda Türkiye’de pıtırak gibi her yerde “Fundaların” belirmeye başladığını söyler onun hakkında yazanlar. O senelerde doğan yüzlerce kız çocuğuna aileler “Funda” adını verirler.

        Rumca “püskül, tepe, çalı” anlamında kullanılan fundanın dilimizde birçok anlamı var. Her mevsim yeşil kalan, kurak yerlerde yetişen süpürge otuna funda dendiği gibi çalılık, çalı ormanı veya denize dökülen büyük ırmak anlamlarını da ihtiva eder.

        REKLAM

        Kerime Nadir, hatıratında anlatır. Gençlik yıllarında İstinye kavşağında “yolun kıyısında yürüyen yaşlı bir köylü kadın”la karşılaşır, kadının sırtında kocaman bir funda yükü vardır. Gerisini şöyle anlatır:

        “Bu sahne bende öyle derin bir etki bıraktı ki, bunu sözcüklerle anlatamam. Sabahın sisi içinde, sırtında bir demet funda taşıyan yaşlı bir kadın!.. Bu kadının dramı neydi acaba?

        Fakat ben hayatın acı gerçeklerine o kadar yabancıydım ki, böyle bir dramın kökenine inemez, çözümüne varamazdım. Bu yüzden yalnızca bir ad alabildim bu sahneden: FUNDA...

        ‘Funda’ da sonraları, ‘Hıçkırık’, ‘Samanyolu’ ve diğer birkaç romanım gibi, yeni doğan bebeklerden şarkılara, hatta ticarethane ve sokaklara kadar birçok şeye adını ve sevilen kahramanlarının adlarını verdi. Bu orijinal adları taşıyan pek çok gence rastladım bugüne dek.”

        REKLAM

        Selim İleri diyor ki: “Roman kahramanı ‘Funda’ aslında bir erkek çocuğudur. Romandan sonra bu isim hep kız çocuklarına verildi...”

        O yıllarda sadece yeni doğan kız çocuklarına değil restoranlara, pastanelere bile “Funda” adı verilmeye başlandı.

        *

        Kerime Nadir, bu toprakların en çok okunan, sinemayı ve matbuatı yıllarca sırtında taşıyan ama kendi mahallesinde hep üvey evlat muamelesi görmüş Türk edebiyatının mahzun kraliçesidir Selim İleri’ye göre.

        5 Şubat 1917’de İstanbul’da, elinde kitap eksilmeyen bir anne ile tarihe sevdalı bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Daha çocuk yaşta elinde sözlükle Osmanlıca metinleri sökecek kadar büyük bir okuma iştiyakına sahipti; Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı ruhuna erkenden dokunmuştu. Teyzelerinin Beylerbeyi ve Çamlıca’daki köşklerinde geçirdiği o yaz tatilleri, ileride milyonları peşinden sürükleyecek romanlarının ilk mekânı oldu.

        REKLAM

        Saint Joseph Sörler okulunda henüz 16’sında bir genç kızken kalemi eline aldı. Lakin önünde aşılmaz duvarlar vardı. Ailesi, “Koca koca yazarlar varken senin yazdığını kim okur?”diyerek önüne set çekti; okumasını da yazmasını da yasakladı. Bu yasak Kerime’yi yataklara düşürecek kadar ağırdı. Aile geri adım atınca, onun kalemi ilk meyvesini Resimli Uyanış dergisindeki “Solmuş Çiçekler” ile verdi.

        Ardından gazete sayfalarını süsleyen o tefrika yılları başladı. 1948’de Hürriyet’in patronu Sedat Simavi sıkışıp “Bize acilen bir şey lazım” dediğinde, Kerime Nadir çekmecesinden “Aşk Rüyası”nı çıkardı. Roman gazeteyi uçurdu, tirajları katladı. 1950’de Cumhuriyet gazetesi için yazdığı “Posta Güvercini” ise sadece İstanbul’da kalmadı, Fransızcaya çevrilip Republique gazetesinde arz-ı endam etti.

        REKLAM

        1937’den 1984’e uzanan o bereketli ömre 39 roman, bir hikaye ve bir anı kitabı sığdırdı.Kitapları 200’den fazla baskı yaptı, milyonlarca sattı. Sinemacılar onun hikayeleriyle kapılarını açık tuttu, gazeteler onun tefrikalarıyla ayakta kaldı. Ama gelin görün ki, bu halkın bağrına bastığı kadın, kendi meslektaşları ve edebiyat aristokratları tarafından hep dudak bükülerek karşılandı; küçümsendi, yok sayıldı. Oysa o, bu ülkenin popüler kültür hafızasına silinmez bir mühür vurmuş gerçek bir yazı emekçisiydi.

        Solcular, “piyasa işi, insanı bunalıma sürükleyen yoz romanlar” yazdığı için; sağcılar “ayakları bu topraklara basmayan hayal mahsulü ecnebi bir hayatı kutsadığı” için hiç sevmediler onu. Ama her iki kesimin “dalkavukluk” yaptığı halk ise onu 1937 yılında, henüz 19 yaşındayken yazdığı ilk romanı “Hıçkırık”la o dönemde çok az yazara nasip olan bir mertebeye yükseltti.

        REKLAM

        *

        Kanıma girerek beni roman müptelası yapan “Hıçkırık” romanı tefrika edilsin diye Tan gazetesine götürür onu Kerime Nadir. Roman çok uzundur, gazetenin editörü romanı biraz kısaltıp kendisine haber verecekler. Gerisini hatıratında şöyle anlatır:

        “Roman geldi. Ben onu mavi mürekkeple yazmıştım. Rötuşlar kırmızı mürekkeple yapılmıştı. Birçok sahifenin kısmen ya da baştanbaşa çizilmiş olduğunu görünce şaşırdım.

        Halil Lütfi dördüncü parmaklarını birbirine geçirdi, boynunu büktü ama kesin bir ifade ile:

        ‘Bazı bölümler çok uzun tutulmuş,’ dedi. ‘Pasajlarda gereksiz ayrıntılar olduğundan onlara kıymak zorunda kaldık. Bu kadar büyük bir romanı tefrikalar kaldırmaz, yayını bir yıldan fazla sürer o zaman okuyucuyu bıktırır…’

        REKLAM

        Sustuğumu ve üzüldüğümü görünce yine gülümsedi:

        ‘Böyle şeyler olacak, alışacaksınız. Yayın hayatı sizin isteklerinize uymaz. Hele başlangıçta.’

        Sözün kısası, böylece beş yüz sahifelik ‘Hıçkırık’ımın hemen üçte biri atılmış oluyordu. Dudaklarım titreyerek:

        ‘Kim yaptı bu gaddarlığı?’ diye sordum.

        Halil Lütfi Bey bir an sustu. Sonra bir sır verir gibi:

        ‘Nazım Hikmet’ dedi.”

        Gazetenin tefrikalardan sorumlu editörü, o sıralar şiirleri elden ele gezen komünist şair Nazım Hikmet’ti.

        1938 yılında yayımlanan “Hıçkırık” onu üne kavuşturdu. 1940’lı yılların başında 32 baskıya ulaştı. Romanın kahramanları Nalan ile Kenan, o yıllarda doğan birçok çocuğa isimlerini verdi. Romanı 1953’de Atıf Yılmaz, 1965 de Orhan Aksoy tarafından sinemaya uyarladı. İkincisi kapıları kırınca, romanın devamı olan “Son Hıçkırık” Ertem Eğilmez tarafından 1971 yılında filme çekildi.

        REKLAM

        *

        “Geçmişe bakarken” diyor Kerime Nadir hatıratında, “her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. Değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz her şey yok olup gitti. Bu dünya bizim dünyamız değil artık! Yaşantılarımızda başkalarının zevki ve iradesi egemen.”

        Kerime Nadir, 20 Mart 1984 günü, 67 yaşında vefat etti. Milyonlarca insana okuma sevgisi aşılayan, romanlarından yapılan filmlerin kapıları kırdığı yazarın cenaze törenini Selim İleri “Kar Yağıyor Hayatıma”da şöyle anlatır:

        “Soğuk, adamakıllı ayazlı günde, Şişli Camii'nin avlusu bomboştu diyebilirim. Bir köşede Melisa Erdönmez, Doğan Hızlan, Yaşar İlksavaş, ben duruyorduk. Uzakta bir başka köşede Kerime Nadir’in yakınları, yayıncısı, sinemadan bir tek vefakâr Bülent Oran... Sinemaya aktarılmış romanları sayesinde üne kavuşmuş nice film yıldızı bu cenazeye gelmeyi herhalde gereksiz, anlamsız bulmuşlardı. Türk sineması o günlerde ‘sosyal içerikli’ filmler dönemini yaşıyordu...”

        REKLAM

        *

        Beni Kerime Nadir’den ve onun muhayyel dünyasından koparan, okulumuza yeni atanmış gencecik devrimci öğretmen Ali Kahraman’ın bana verdiği kitap, Yaşar Kemal’in “İnce Memed” romanıydı.

        Kerime Nadir’in anlattığı hikâyeler beni marazi bir dünyanın içine çekmişti; Yaşar Kemal ise o dünyadan çekip çıkardı.

        Kerime Nadir bana edebiyatın kapısını araladı, Yaşar Kemal ise o kapıdan içeri girmemi sağladı.

        Romanın başında, Abdi Ağa’nın zulmünden kaçan Memed’in ayaklarına devedikenleri batıyordu. Onun ayaklarına dikenler battıkça benim ayaklarım kanıyordu.

        O günden itibaren başkasının acısını duya duya büyümeye başladım.

        REKLAM

        Roman okumayı Kerime Nadir’den; kendi hayatımdan başka, yaşamaya değer başka hayatların olduğunu da Yaşar Kemal’den öğrendim.