Fuzuli'den fal bakalım mı?
Bazen Fuzuli’den fal bakarım. Aklımdan bir sayı tutarım ki bu sayı genellikle, Leyla ve Mecnun’da divan kısmının bitip, hikayenin başladığı 500 ile 3077 arasındadır. Kitabı açar, beyit numaraları arasından, tuttuğum sayıyı bulur ve okurum. Bazen şöyle bir cümle çıkar,
641: “Aşk tedbir ile zevk vermez, aşk diyarına tedbir giremez.”
Fuzuli falından her ne çıkarsa çıksın, haklıdır. Bunu iyi bilen yakın arkadaşlarım, bana arada hiçbir şey söylemeden bir sayı mesajı atarlar. Ben de bu çağrıya cevapsız kalmaz, onlara Fuzuli fallarında ne yazdığını söylerim. Bahsettiğimiz kitap 16. yüzyılın ortalarında, Anadolu toprakları üzerinde, muhtemelen İstanbul’da yazılmış, Leyla ve Mecnun’dur. İlhan Berk’in tabiri ile “littera Amor”dur yani “edebi aşk.” Aslı, Arap mitolojisine dayanan Leyla ve Mecnun hikayesinin, belki de en güzel yazılmış olanı Fuzuli’nin, Leyla ve Mecnun mesnevisidir.* Cümleye gelecek olursak, aşkın tedbir ile zevk vermeyeceği kitabın diğer cümlelerinde de olduğu gibi o günün aşıklarına ve geleceğin aşıklarına bir öğüt niteliği taşır. Fuzuli’nin 16. yüzyılda verdiği öğüt, kendi anlamını sırtında taşır ve 17.,18.,19., 20. ve hatta 21. yüzyılda da bu anlamı birer muska gibi asar boynumuza.
Zaman kavramına da başka türlü bakar Fuzuli. Bir zaman birimi olarak, “bir nice müddet” tanımını kullanır:
606: “O iki temiz ruhlu (insan) bir nice müddet böyle neşeli günler geçirdiler.”
O müddet birkaç gün ya da birkaç haftadır, belki bir yıl belki de daha fazlası. Kitabı okumaya bu cümlede son verirseniz, mutlu bir aşk hikayesi dinlemiş olursunuz Fuzuli’den ama devam ettiğinizde, dünyanın sadece bir film platosu olduğu ve gerçek olanın maddeyi terkedip bütünüyle ruhani bir “aşk hali”ni anlattığını görürsünüz. Üstelik kitap bittiğinde Leyla ve Mecnun’la birlikte yeterince acı çekmiş ve çöllerde iyice susuz kalmışsınızdır. Bir başucu kitabı olarak, hiçbir zamana ait olmayan bu hikayeyi ara sıra açıp okumak iyi gelecektir. Son olarak Fuzuli’nin bugün benim falımda ne dediğine bakmak isterim:
2595: “Ey derdimin çimenliğine su veren ve sırların ipucundan düğümü çözen!”
Rüzgarın içinde ne var?
Bundan bir yıl öncesine kadar rüzgar esmesini sevmezdim. Belki doğaya yenilme hissi, belki saçım başım dağılıyor gibi kadınsal mazeretler, belki de ne kadar süreceğini asla bilemediğim bir kaosun ortasında kalma duygusuna kapıldığım için. Neden sevmediğim sorusuna asla gerçek ve net bir yanıt verememiştim. Ta ki bir gün, İstiklal caddesinde yürüken, rüzgar esmeye başladığında kendimi çok iyi hissedene kadar. Konuyu hemen metafizik konularına ilgili hatta uzman diyebileceğim bir arkadaşıma danıştım. Aynen şu cümleyle, “Bugüne kadar beni hep rahatsız eden rüzgar, ilk defa bana iyi geldi, sence bunun sebebi nedir?” Bekletmeden yanıtladı ve uzun cümlelerle alternatif bir bakış açısı getirdi meseleye. Söylediğine göre rüzgarın içinde hiç görmediğimiz yerlerin, toprakların, denizlerin, çiçeklerin kalıntıları, hiç tanımadığımız insanların kokuları olurmuş. Üstelik sadece bugüne ait değil, geçmişin de kokuları ve kalıntıları rüzgarın içinde saklanırmış, kaybolmazmış. Rüzgarın hafızası, doğanın en güçlü kaynaklarından biriymiş. Arkadaşım son olarak “Bu defa rüzgar, sevdiğin ya da sevebileceğin bir yerlerin izini getirmiş sana, işte bu yüzden rahatsız olmamışsın” dedi ve bende asla kapanmayacak bir pencere açtı. Aynı şey toprak ve deniz için de geçerli bence. İnsan toprağını belki biraz da bunun için seviyordur, köklerine ait kokular, kalıntılar ve izler taşıdığından.
*Yapı Kredi Yayınları’nın Kazım Taşkent Yapıtlar Dizisi’nde bir tarafı eski Türkçe, diğer tarafı günümüz Türkçesi ile yazılmıştır.