Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

İnsan kendi küçük dünyasına kapanarak da bir hayat sürebiliyor... Son 6 aydır en uzun uykumun 3 saat sürmesi ve akabinde bir “Viyak” tarafından bölünmesini; bizim oğlanın güne en iyi ihtimalle sabah 6’da kötü ihtimalle sabah 4’te başlamakta ısrar etmesinin getirdiği yorgunluk birikimini de sayarsak kendi küçük dünyamda gerçeklikle hayal arasında bir yerlerde sallanıyorum...

İçinde asılı kaldığım araftan biraz öteye doğru bakınca; kurşunlanan bir şarkıcı, 2012 senaryoları, dünyanın eksen kayması, yaklaşan ekinoks, erken açan manolya ağaçları, Akkuyu ve Sinop nükleer santrallarına doğru adımlarını sıklaştıran yöneticilerimizi görüyorum. Şarkıcının felaketiyle ilgilenmiyorum...

Aylardır bu köşeden HES’ler hakkında, gözden çıkarılan antik şehirler hakkında, kesilen ağaçlar, tükenen su kaynakları ve gittikçe ısınan hava hakkında yazıyorum. Hayalle gerçek arasındaki zihnim, gözbebeklerini dolar işaretleri bürümüş yöneticilerin duymayacağı kadar cılız bir sesim var. Kendi çapımda çırpınıyorum. “Kalkınmacı zihniyet, enerjide bağımsızlık” falan filan deniyor ya, işte onun karşısına geçip bizim oğlan gibi merakla açıp gözlerimi, tepinerek olduğum yerde soruyorum...

“İnsan, insanlar, iktidar sahibi olan, hepimiz adına karar verip harekete geçmeye muktedir olanların kaçabilecekleri başka bir gezegen ya da alternatif bir kurtulma planları mı var?”

Teknoloji, depreme alışık hayat tarzı, öteki insana saygı konularında bizden epey ileride olan Japonlar bile bir nükleer kazanın kucağına düşmüşken; (hem de şu “anda” -geçmişte ya da bilimkurgu filminde değil Boğaz’da turladığın, sevgilinle çay içtiğin şu cumartesi gününde) bu felaketle başa çıkmaya uğraşırken, kim bilir kaç 10 yıl, kaç nesil sürecek, kaç kilometrekare alanı etkileyecek bilemezken, bütün dünya nükleer aktivitelerini askıya almış “Başımıza neler gelecek?” diye beklerken biz, “Battal Gazi’nin torunlarıyız” diye mi nükleer konusunda acele etmeye karar verdik?

AIDS’li kadınlarla prezervatifsiz paralı ilişkiye girip, “Atın ölümü arpadan olsun” ya da “Bize bir şey olmaz” demekten ne farkı var bu acelenin? Bir dur, bir bekle. “Japonya nire, İstanbul nire” deyip mesafeye güvenme. 2 yaşındaki çocuk gibi, tutturma “Nükleer de nükleer” diye... Bunun güneşi var, rüzgârı var, jeotermali var; bir dur da düşün...

Hepimiz aynı dönen topun üstündeyiz, bir hatırla. İçtiğimiz su, üstünde yaşadığımız toprak, ciğerimize çektiğimiz hava her ne kadar harita üzerinde parçalara bölünmüşse de, aslında “BİR”değil mi? Ya da ben uykusuzluktan sayıklar mı oldum? Ya siz?

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar