Filelerin kıskacında yaşamak istedi
3 HAZİRAN FİLMLERİ
Türk işi futbol filmi olma konusunda dersine çalışmış bir eser “Kaledeki Yalnızlık”. İlk olarak Vitorio De Sica’nın alt sınıftan bireylerin hikayelerini anlattığı eserlerinde görmeye alıştığımız karakterlerden birini, ‘kaleci’ olarak o zemine yerleştirmiş. Ardından bu konuda diyalog ve lehçeyi oluşturmuş. Onun peşine ise başkan, rakip başkan, şike, yabancı transfer, rekabet gibi kavramları takarak amatör kümeden bir kulübün portresini kilit bir oyuncu üzerinden çıkarmış. Volga Sorgu’nun ilk yönetmenlik denemesi olan eser, alanın içindeki ‘futbolcunun başarı hikayesi’ konseptinden yola çıkıp ‘bütün sorumluluk kalecinin omuzlarında’ görüşünden de beslenerek Türk sosyal yapısına uygun bir yapıta açılmakta sıkıntı çekmiyor. Filmin bu konuda ülkemizde görülmüş örneklerin çok üzerinde olması, belki de yerli sinemanın en iyi futbol filmlerinden biriyle yüzleşmemizi sağlıyor. Sorgu’nun futbol sahnelerini çekme ve sinema dili oluşturma konusundaki becerisiyle de uluslararası anlamda incelenmesi şart. Ancak “Kaledeki Yalnızlık” için bazı sahnelerinin renk ayarı ve ayrıntı plan sıkıntısı yaşaması sebebiyle yüzde yüz bir başarıdan söz etmek zor.
Kalecilik futbolun en zor alanıdır, ya da terimsel olarak ‘mevkisi’dir. Zira her şey kendi elinizdedir. Bir gol yiyip takımın kaderini etkilemek de, en beklenmedik kurtarış ile galibiyeti-beraberliği getirmek de o yalnız adamın sırtlarındadır. 10 kişi ayrı ayrı oynarken kaleci daha başka bir performans sergilemeli ve onların açıklarını kapatıp ayakta durmalıdır. Belki de aile geçindirmenin ve yaşayabilmenin futboldaki metaforik karşılığıdır.
Futbol filmlerinden alışık olduğumuz birey hikayelerinden
Aslında “Kaledeki Yalnızlık” da belli ki bu ‘filelerin arasında kendini arayan’ adamın yalnızlığını, maddi ve ruhsal sorunlarını ele almak için yola çıkmış. Geçmişin kalecisi, şimdinin oyuncusu Numan Çakır’ın performansından da inandırıcı bir sonuç aldığı söylenebilir filmin.
Ancak esas çatı, futbol filmlerinden alışık olduğumuz ‘bireyin başarı hikayesi’ konseptinin uygulanması ile kuruluyor. Onun nezninde de şike, rüşvet, şan-şöhret ve tutku-bağımlılık kavramları devreye girmiş. Buradaki hikayeyi ‘Goal’ serisinde Munoz’un ‘sınıf atlaması’ olarak nitelemek zor belki. Fakat başarı öyküsünün bir sınıfsal ya da işsel hapishanenin parmaklıklarından çıkamama olarak sunulduğu görülebiliyor.
Futbolun, filelerin ve toplumun fanusunun içinden çıkmak zor
Kalenin sadece hava alma boşlukları bırakan fileleri de sanki eşi kazada öldükten sonra kırık dökük arabayı saklayan, maddi sıkıntılar çeken ve bir türlü kendine gelemeyen bu adamın ruh halini yansıtmak için var. Hayatta da futbolda da yalnız ve yabancılaşmış bir Nurettin karşımızdaki. Ünlü Fenerbahçeli kaleci Nurettin Yıldız’a bir gönderme olabilir. Ancak burada esas amaç futbolun (özellikle de amatör liglerin) bir alt sınıf uğraşı olduğuna ve o fanusun içinden çıkmanın zorluğuna odaklanmak.
Nurettin idealist bir karakter olmasıyla birlikte de kendini ister istemez futbol camiasındaki ‘yabancı transfer’, ‘başkan’ ve ‘şike’ sorununun göbeğinde buluyor zira. Amatör kümede bile böylesi olayların cereyan etmesi, bireylerin sınıfsal sorunlar sebebiyle para kazanma arzusunda olmalarıyla bağlantılı aslında. En azından Volga Sorgu’nun o etkileşimi iyi kurarak dramatik yapıyı ayakta tuttuğu söylenebilir. Her şey o sahanın sorumluluğunu içinde toplayıp daha da büyüyen kalenin önünde durmakta gizli aslında.
Sekiz golün ya da hayatın olağan darbelerinin getirdiği yalnızlık
“Kaledeki Yalnızlık” da özünde bu meseleyi arşınlıyor. Açılış karesinde kramponların yakın planlarını çeken kameranın kaydırma hareketinin, filmin tema müziği ile etki yarattığı çok açık. Ardından görsel yapının kalecinin yediği sekiz golü kalenin karşısında sıçramalı kurgu tekniğiyle verme becerisini izliyoruz. Aslında İngilizcede ‘goal’, hem kale ve hem de gol anlamına gelir. Kaleci de bir bakıma ‘golü koruyandır’ (goalkeeper). Bu bağlamda hayatın gollerinden paramparça olmuş bu adamın sekiz gol yemesi çok da şaşırtıcı değil. Zaten maddi bir sıkıntının içinde kendini başka diyarlara atma arzusunda Nurettin.
Bu sekiz gol de filmin metaforik bir düzlemde start alıp, dramatik yapısının çatısını sağlam temellerin üzerine inşa etmesine katkı yapıyor. “Kaledeki Yalnızlık”ın bu noktadan itibaren Ertunç Şenkay-Ercan Özkan gibi başarılı sinematografi ikilisinden de güç alarak hikaye anlatma sinemasının gereklerini yerine getirdiğini görebiliyoruz. Yönetmen Sorgu, De Sica gibi bir alt sınıf bireyi hikayesi anlatsa da, bunu biraz daha akıcı ve rahat izlenir hale getirerek Türk insanına uygun bir konsepte yerleştirmiş.
Boş koltukta oturan kim?
Bu noktada birkaç sahnede ayrıntı plan alma sıkıntısı görsel yapıya zarar verse de, genel plan-yakın-orta plan geçişlerinden ne anlatmak istediğini çözebiliyoruz yönetmenin. Zaten Özlem Tekin’in Zenoş karakteri hikayeye girdiğinde evin içinde ‘boş koltuk’tan üçlünün bulunduğu mekanın kaydırmalı bir planla gösterilmesi de aslında bu sinemasal zekayı ortaya koyuyor.
Oradaki ‘boşluk’un Nurettin’in kazada vefat eden eşine ait olduğu çok açık. Ancak onun sıkıntısını en çok çeken kim? Zenoş teyze mi, okulunda tutunamayan oğul Feyyaz (Tolga Sarıtaş) mı, yoksa futboldan başka bir şeyden anlamayan Nurettin mi? İşte bu soru ışığında da arzu ettiği metinlere açılmış eldeki eser. Alt sınıfa mensup bir ailenin, yurt dışındaki akrabası, lideri ve çocuğunun ne gibi durumlara ve acılara karşı tutunma mücadelesi verdiğini, ‘göstermelik bir başarı’ ile futbol üzerinden anlatmış.
Elbette belli karelerde renk ayarında sıkıntı olan parçalar var. Bunlar da filmin yapım aşamasındaki çektiği zorluklardan, yani Türk sinemasının mevcut problemlerinden kaynaklanıyor. Ancak genel anlamda Ali Ercivan, Yıldırım Bayazıt, Menderes Samancılar gibi oyuncuların da katkısıyla futbol kültürü konusunda esprili tespitlerle yol alan bir lehçe de diyalog katkısı yapmış bu bütüne.
Türk sinemasının en iyi futbol filmlerinden
Sahnenin nerede başlayıp nerede biteceğini bilen Volga Sorgu’nun yönetmenlik güdüsü bu noktada en büyük avantaja dönüşmüş. Onun Ümit Karan’ın ‘şöhretleşme’ temsilini sunduğu anlar da dahil olmak üzere bir futbol diliyle samimiyet ve gerçekçilik aşıladığı söylenebilir. Ki ülkemizdeki “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” (2000), “Çıngıraklı Top” (2009), “Çakallarla Dans” (2010) ve “Adı Aşk Bu Eziyetin”de (2010) gibi alana mensup örneklerde, ne spor dalı ne de sinema konusunda bir bilinç görebilmiştik. Bu sebeple de “Kaledeki Yalnızlık”ı Türk sinemasının en iyi futbol filmlerinden biri olarak görmek yanlış olmaz.
Alanın içinde taraftar hikayesi, futbolcu hikayesi, teknik direktör hikayesi gibi formüllerden ikincisinin izini sürerken, çok görülmemiş ‘kalecinin serüveni’ne odaklanması da aslında metaforik gücünü arttırmış filmin. Adeta toplumsal bir İstanbul ya da Türkiye zenginliğiyle yol almasına olanak tanımış. Bu bağlamda futbolda sahaya çıkamazsa lunaparkta kalecilik yapmak durumunda kalan karakterin toplumsal yeri gerçek anlamda trajik.
Bu eserlerin klasik yapısından bildiğimiz başarı hikayesini ise filmin zeminine farklı ve etrafı katmanlı bir şekilde yerleştirmiş Sorgu. Bu sebeple de “Kaledeki Yalnızlık”ın sonunda bağlandığı ‘abartılı’ gelebilecek öğenin olay örgüsünde bir yeri var. Nihai finiş de zaten futbolda nasıl şeylerin olabileceğinin iyi gözlemlemesinin bir sinemasal armağanı.
En büyük meziyeti futbol sahnelerinin iyi çekilmesi
“Kaledeki Yalnızlık”, sosyolojik anlamda bir alt sınıf bireyini anlatma konusunda daha keskin dokunuşlara sahip olmasıyla veya teknik anlamda film bütününden ayrı duran parçalarını bir kenara itmesiyle gerçek anlamda amacına ulaşabilirmiş. Ancak Volga Sorgu’nun yüksek hikaye anlatma becerisi, tema müziğini kullanma güdüsü, kaleci metaforundan beslenme becerisi ve tek sahnede bile döktüren oyunculardan aldığı güçle, prodüksiyon kalitesi yüksek bir futbol filmine dönüşmüş. Ülkemizde de bu konuda üst sıralara oynuyor.
Filmin kendi konseptinde en büyük meziyeti ise başta amatör kum sahada sayısız futbol maçı sahnesi olmak üzere, İnönü Stadı’ndaki tek sahneyi 1-2 kaydırma dokunuşuyla kavraması ve langırt sahnesini üst açı ile sporun rekabetinin içine sokma konusundaki evrenselliği. Zira futbol filmlerinin en zor yönü futbol sahneleri olmasına karşın, gerektiği kadar kamera ve zeki kadrajlarla onları iyi kavrayabilmiş Sorgu. Ki bu, dünya sinemasında da bir eksiklik...
FİLMİN NOTU: 5.2
Künye:
Kalede Yalnızlık
Yönetmen: Volga Sorgu
Oyuncular: Numan Çakır, Tolga Sarıtaş, Özlem Tekin, Ümit Karan, Erkan Can, Ali Ercivan, Nur Sürer, Yıldırım Bayazıt, Menderes Samancılar
Süre: 105 dk.
Yapım Yılı: 2011
HOLLYWOOD'A KAPAK OLSUN!
Alışık olduğumuz “Rehine”, “Fidye” gibi klasik ve artık demode duran rehine gerilimlerinin yapısını bozma çabasında bir eser. Bu konuda da son yıllarda Güney Amerika’da üretilen aynı eğilimdeki örnekleriyle rekabete girmiş “Dehşet Evi”. Miguel Angel Vivas, henüz ikinci filminde alana uzun planlar, ekran bölme tekniği ve göstermemeyi esas alan yaklaşımıyla farklı bir üslup getirmeyi başarmış. Filmin tek sorunu sınıfsal çatışmayı taraflar üzerinden ele alırken, son düzlükte daha dengeli bir masum-suçlu mücadelesi kuramaması. Bu da ‘Arnavut’ ibaresini yönelttiği ‘kötü’lerin üzerinden ırkçılık tartışmalarına yol açmasını sağlıyor. Yine de “Ölümcül Oyunlar” ile birlikte Avrupa sinemasının son yıllarda ürettiği en iyi tür filmi olduğu söylenebilir “Dehşet Evi”nin.
Filmini ağzı bantla yapıştırılmış bir adamın görüntüsüyle açan Miguel Angel Vivas, bu yakın-orta ölçekli plandaki karakteri kamerayla yola kadar takip ediyor. Böylece onun içine düştüğü açmaz özetlenirken, ormanın ‘yalnızlık’ vurgusu da alegorik bir görüntü salgılıyor. Bu plan sekans sonrasında ekranda beliren “Secuestrados” –ki filmin ‘kaçırılmış’ anlamına gelen orijinal ismi bu- ibaresi ise aslında sinemayı bilen bir yönetmenin işiyle yüzleştiğimizi anlatıyor bizlere.
Zira Vivas, filmin tamamına yakınını bu uzun planlar ışığında orta-boy ölçekli plan tercihlerine odaklı bir şekilde kuruyor. Böylelikle hikayeyle bağlantı kurmayan açılış sekansını da ‘toplumdaki kaçırılma ve şiddet görme meselesini inceleyeğim’in alegorik bir portresi olarak yerleştirmeyi beceriyor.
Rehine geriliminin içinde kendine özgü bir üslup yaratmış
İlk filmini 2002’de çeken yönetmenin, burada özündeki sinema aşkını vurguladığı söylenebilir. Buna paralel olarak filmini soğukkanlı, mesafeli ve üslubunu bilen haliyle konformist üst sınıfın sırtlarından çarpıcı bir rehine geriliminin bünyesine yerleştirdiğini görebiliyoruz. Zira normal şartlarda tür alanında bir eserin açı-karşı tekniği ışığında yürüyen bir sinemasal tabandan seslenip ‘rahat izlenir bir çerçeve’ye oturtulduğunu görürüz. Burada ise Vivas, kendine özgü bir üslup katmış bu konsepte.
Bu üslup bize eve gelip aileyi rehin alan yabancıların yüzünü göstermiyor uzun bir süre. Bu da sıradan bir iyi-kötü çatışmasından ve ‘intikam’, ‘kıyım’ gibi kavramlardan uzak durmasını sağlıyor yönetmenin. Ancak onların yüzlerini göstermeleri ve Arnavut kökenli olduklarının anlaşılmasıyla birlikte ırkçı ya da saldırgan bir noktaya açılıyor “Dehşet Evi” (“Secuestrados”, 2010). Hatta yönetmenin, ideolojik olarak filmin dramatik yapısıyla çok fazla uğraşmadığı için tehlikeli ve şiddet yanlısı metinlere doğru sürüklendiğini kabul etmeliyiz. Ancak Vivas’ın suçluların yüzünü bile kolay kolay göstermediğini ve genel bir tablo oluşturmak istediğini düşünürsek, son beş dakikayı çıkarınca öyle bir derdi olduğunu söylemek zor.
Sınıfsal çatışmayı merkezine alırken, Güney Amerika örnekleriyle yarışıyor
Onun esas meselesi Haneke’nin “Ölümcül Oyunlar”ına (“Funny Games”, 1997) öykünerek sınıfsal çatışmayı merkezine alan bir rehin alma mizanseni kurmak. Bu noktadan da tehdit edilen aile, onları kurtarmak için dışarı çıkarılan baba ve içerideki kız ile annenin üzerindeki şiddet tansiyonuyla yüzleşiyoruz. Vivas’ın temel hedefi aslında plan sekanslarla tasarladığı görsel yapısında gerektiğinde de ekran bölme tekniğinin avantajlarından yararlanmak. İki mekan arasındaki geçişleri o teknik ile sağlayarak alışık olduğumuz anlatı kalıplarını yıkmak.
Bu doğrultuda rahatlıkla “Secuestro Express” (2005) ve “PVC-1” (2007) gibi 2000’lerde Güney Amerika’da üretilen ve üslup numaraları yapan rehine gerilimlerinin izinden yürüdüğü söylenebilir filmin. Vivas’ın da daha çok İspanya’daki sınıfsal uçurum üzerinden alt kültür-üst sınıf mücadelesini ‘şiddet’ içerikli bir şekilde karşımıza getirmek gibi bir derdi var. Elbette bu konuda son dönemde üretilen; “Ecstasy” (“The Great Ecstasy of Robert Carmichael”, 2005) ve “Piçler” (“Los Bastardos”, 2008) gibi göstermeden vuran ‘şiddet konulu ve hipnotize edici filmler’in düzeyinde bir başarıdan bahsetmek doğru olmaz. Belki öyle bir hedefin varlığından bile söz etmek zor.
Haneke, Noé ve Meirelles’den beslenmiş
Ancak “Dehşet Evi”nin neredeyse tamamını tek mekana sıkıştırmasına karşın 2.35:1 oranında bu zorluğun altından başarıyla kalktığı söylenebilir. Amerikan hikaye anlatma metotlarının uzağında durması da aslında bu bağlamda kamera kullanımı, kurgu yetisi ve asap bozucu hale getirilen şiddet sahneleriyle dikkat çekmesine yarıyor. Ekran bölme tekniğini nerede kullanıp mahrem ile mahrem olmayan arasındaki çerçeveyi ele alacağını da biliyor yönetmen. Böylece türün yapısının içinde var olan sınıfsal çatışmayı ince ince dokuyan “Dehşet Evi”nin düzeni iyi işliyor.
Sadece son beş dakikadaki ‘kan gövdeyi götürüyor’ tavrının birazcık ‘üst sınıfa karşı omuz omuza’ havasına büründüğü söylenebilir. Üstelik bunu Balkanlar karşıtı ırkçı bir ideolojiye bağlamış. Ancak bunun haricinde rehine gerilimlerinde Latin filmlerinin artık Amerikan örneklerinin önüne geçtiğini vurgulamaya yarıyor Vivas’ın eseri. Dingin dokusu, hikayesiz dramatik yapısı, çarpıcı üslubu ve daha nicesiyle dikkat çekici bir eser karşımızdaki.
“Dehşet Evi”nin dramatik damarının motivasyonsuzluğunu ve mantık boşluklarıyla olay örgüsünün bir noktadan sonra inandırıcılığını kaybetmesini bir kenara bırakınca, yönetmeninin de yolunun sonuna kadar açık olduğunu söyleyebiliriz. Adeta Haneke’nin temalarıyla Gaspar Noé’nin üslubunu iç içe geçirip Fernando Meirelles’in stilize etkisinden beslenen bir eser bu.
FİLMİN NOTU: 6.6
Künye:
Dehşet Evi (Secuestrados / Kidnapped)
Yönetmen: Miguel Ángel Vivas
Oyuncular: Fernando Cavo, Manuela Velles, Ana Wagener, Xoel Yanez, Cesar Diaz, Martjin Kuiper
Süre: 85 dk.
Yapım Yılı: 2010
GECEDEN KALMA DURUMLARI TAM GAZ!
İlk filmlerin iki katı daha fazla bütçeyle üretilen devam filmlerinin bir yenisi. Yarattığı ‘geceden kalma durumu’ ile belli bir hayran kitlesi yakalayan “Felekten Bir Gece”nin ikincisi de ilkini aratmıyor. “Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha” bekarlığa veda partisinde oluşan uyuşturucu ve içki baygınlığının Bangkok sokaklarındaki versiyonu. Bu sefer favori karakterlerimizi; bir maymun, bir kopmuş parmak ve bir oryantalist dövmenin izini sürerken izliyoruz. Ed Helms damat olarak daha bir öne çıkarken, Zach Galifianakis koyduğu zeki noktalarla yine filmin yıldızı!
Hepimiz biliriz, Marx Kardeşler’in sesli sinemadaki ‘diyalog komedisi’ anlayışıyla birlikte doğan bir ‘ekip mizahı’ kavramı vardır Hollywood’da. Bunun içinde biri sessiz-saf, biri sakar, diğeri yakışıklı olan üç karakter toplanır ve onların yaşadıkları ‘durum’lar mercek altına alınır. İşte ‘Hangover’ serisinin Jon Lucas-Scott Moore ikilisinin katkısıyla yakalamak istediği anlayış bu aslında. Türsel açıdan bakınca wisecrack komedi (diyalog komedisi) geleneğinin sonradan açılan durum komedisi kolunun yeni bir temsiliyle yüzleştiğimizi söyleyebiliriz.
Aynı hikaye bu sefer Bangkok’a taşınmış
Zira ilk filmde bir karakterin düğünü öncesinde Las Vegas’ta yapılan bekarlığa veda partisi, burada Bangkok’a taşınıyor. Her ikisinde de ‘geceden kalma durumu’ üzerinden, sarhoş olduktan veya uyuşturucu aldıktan sonra yapılan garip şeylerin hatırlamamasıyla birlikte oluşan süreç ele alınıyor. Todd Phillips’in kariyerinden alışık olduğumuz içinde seks, absürtlük ve daha nicesini bulunduran ‘ortaya karışık’ komedi çerçevesiyle sonuç aldığını itiraf edebiliriz. Belki de bu seri, onun filmografisinin bu noktada hamurunu en iyi tutturduğu eserleri armağan ediyor bizlere.
2009 tarihli “Felekten Bir Gece” (“The Hangover”) gibi “Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha” (“The Hangover Part II”, 2011) da aslında içine düşülen durumlardan mizah çıkartma ve onun üzerine karakter geliştirme konusunda başarılı. Bunun çok fazla önemsenecek veya kalıcı tarafı yok belki. Ancak burada Zach Galifianakis, Ed Helms, Bradley Cooper ve Justin Bartha’nın karakterleri hayranlarının eline yine özgün malzemeler veriyorlar işin doğrusu.
Kaplan yerine maymun, Tyson yerine Bangkok mafyası
İlk filmde koyunlarında bir kaplan ve bir bebekle uyanan ve Mike Tyson ile mücadele etmek durumunda kalan karakterlerimiz, burada Bay Chow’un katkısıyla kendilerini bir uyuşturucu çatışmasının ortasında buluyorlar.
Zira uyandıklarında Stu’nun (Helms) evleneceği kadının kardeşinin parmağı ve tanımadıkları bir maymun ile karşılaşıyorlar. Maymunun ‘göstermelik uyuşturucu taşıyıcısı’ çıkması ise aslında kaplandan daha zeki bir mizah malzemesi çıkarmış karşımıza. Sigara içmekten tutun bu gibi nice farklı noktalara açılan bu tipleme, son derece absürt ve çok yönlü bir hayvan karakter. Onun yanında daha çok ‘kara komedi’ye meyleden hikaye, ne yalan söyleyelim ‘durum komedisi’ndeki yerini birazcık kaybetmiş gibi.
Hayranları için fazlaca hatırlanası an bulunduruyor
Ancak Galifianakis’in Alan karakterinin hala sakarlıklarını sürdürmesi, Stu’nun sessiz haliyle olmayacak hallere girmesi, Phil’in (Cooper) ise cool takılması mizah malzemesine dönüştürülüyor. Uyuşturucu katkısıyla Galifianakis’in herkesin gençliğinde yaşanan olayları gördüğü flashback ile sondaki gece yaşananların gözüktüğü fotoğraflar ise serinin hayranları için ikinci filmin antolojik yanları olabilir.
Burada tek fark ‘Korkunç Bir Film’ (‘Scary Movie’) serisinin senaryo ekibinin Lucas-Moore’un yerini alması. Böylelikle tuvalet mizahı ve suç mizahı biraz daha baskın hale gelip, Taylandlı karakterler öne çıkarılmış. Ancak durumlardan komedi yakalama konusunda bir değişiklik olmamış. Anlayacağınız ‘Hangover’ yine aynı ‘Hangover’!
FİLMİN NOTU: 5.3
Künye:
Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha (Hangover: Part II)
Yönetmen: Todd Phillips
Oyuncular: Bradley Cooper, Zach Galifianakis, Ed Helms, Justin Bartha, Ken Jeong, Paul Giamatti, Mike Tyson, Jamie Chung
Süre: 102 dk.
Yapım Yılı: 2011
BAHÇE SÜSLERİNİN DİYARINDAN BİR TUTAM
Bahçe süsü cücelerin arasından çıkan bir bilgisayar animasyonu denemesi. Aslında kulağa aykırı ve yaratıcı geliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse “Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet”, kısa film projesi için son derece keyifli bir metne sahip. Ancak animasyonun kendine bunu uzun metraja transfer edebilecek bir yönetmen bulamaması, karşımızdaki modern ‘Romeo ve Juliet’ uyarlamasını istenilen noktaya taşıyamamış.
“Amélie”de (“Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain”, 2001) ‘hareket’ ettiklerine tanık olduğumuz o porselen ürünü bahçe süsü cücelerin arasından çıkan modern bir Romeo ve Jülyet hikayesi. Kan davası, imkansız aşk, ırkların savaşı ve daha nicesi burada da var. Belki Shakespeare görse sinirlenebilir. Ancak “Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet”in (“Gnomeo & Juliet”, 2010) yaratıcı bir fikrin peşinde koşarken bilgisayar animasyonu motivasyonuyla da bir hayli mesafe katetmiş işin doğrusu.
Cücelerin gözünden dünyaya bakma mantığının üzerine inşa edilmiş
Kariyerinde “Şrek 2”nin (“Shrek 2”, 2004) yardımcı yönetmenliği etiketini bulunduran Kelly Asbury’nin alana hakim olduğu çok açık. Ancak genelde animasyonların storyboard sanatçısı olarak çalışan bu ismin, bu projeyi de uzun metraja yayma ve akıcı bir ton tutturma konusunda sıkıntıları var. Zira mavi ile kırmızı cücelerin mücadelesini perdeye taşırken, dünyaya onların gözünden bakan kamera açıları kurması, bir ‘kurmaca film’ mantığı da getiriyor.
Bu bağlamda insanlara göre ‘aykırı’ bir yerde yaşayan farklı bir canlı türünün içinden seslenmeyi beceriyor belki eldeki yapıt. Bunu yaparken de fazlasıyla özgün bir dilsel noktadan yola çıkmış. Ancak yönetmenin ana hikayeyi yan öğelerle (başta insan tiplemeler olmak üzere) sarıp bir dramatik yapı oluşturma konusunda ciddi zaafları var. Bunun devamında 84 dakikalık süreyi bile bir türlü akıcı hale getiremeyince, “Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet” tonlama sorunundan mustarip hale gelmiş.
Görünüşteki postmodern animasyon güdüsü, çok da yerine getirilememiş
Bu da Asbury’nin daha çok arka planda yatıp, sanatını öyle gerçekleştirmesi gerektiğini ispatlıyor. Zira buradaki eserin “Şrek” (“Shrek”, 2001) ile başlayan postmodern evren yaratma görüşünün bir uzantısını sunmasına karşın bunun altını doldurduğu söylenemez. Dramatik yapısının omurgasını oluşturmaktan ziyade aynı fikrin üzerinden tek boyutlu bir akışı tercih ettiği çok açık.
Bunun üzerine dar alana sıkışmışlıkla gelen ‘TV formatına daha uygun’ hava da ekleniyor. Böylelikle kısa metrajda dahiyane denilebilecek fikir heba olmuş oluyor. Modern Shakespeare uyarlamasının altının doldurulmaması ise, böylesi konseptlerin postmodern versiyonlarının yapıldığı çağda eldeki yapıtı daha da aşağılara çekiyor.
FİLMİN NOTU: 4.3
Künye:
Sevimli Cüceler Cino ve Jülyet (Gnomeo & Juliet)
Yönetmen: Kelly Asbury
Seslendirenler: James McAvoy, Emily Blunt, Michael Caine, Maggie Smith, Jason Statham, Patrick Stewart, Hulk Hogan
Süre: 84 dk.
Yapım Yılı: 2011
SICAKKANLI BİR AİLE PORTRESİ
1971’de gerçekleşen sahnedeki müzik performansından 2010’un tabanında ‘Ibra Forever’ yazan Milano sokaklarına uzanan, bir ailenin kuşaktan kuşağa öyküsü. Klasik bir İtalyan sineması ürünü olan “Gördüğüm En Güzel Kadın”, orta plan odaklı görsel yapısı, kaymak gibi geçişlerle yürüyen kurgu skalası, samimi oyunculukları ve akıcı tonuyla sıcakkanlı bir Akdeniz görüntüsü sunuyor. Ama daha fazlasını beklememenizi öneririz.
İtalya’da 15 senedir film çekmesine karşın çok fazla adı duyulmuş bir isim değil Paolo Virzi. Bunun da nedeni açık aslında. Yönetmenin iz bıracak filmler üretmekten özellikle kaçındığını hali hazırdaki eserden anlayabiliriz. İtalyan sinemasının alışık olduğumuz temasal ve stilize bütünlüğünü en saf haliyle kullanan, bu noktada da yönetmen kimliğinden ziyade hikayeyi öne çıkaran bir isim kendisi.
40 yıla uzanan bir aile portresi
“Gördüğüm En Güzel Kadın” (“La Prima Cosa Bella”, 2010) da aslında 1970’ler ile 2000’ler arasında gidip gelen olay örgüsünde bu alçakgönüllü anlatıdan beslenirken, bir ailenin kuşaklara bölünen hikayesini anlatıyor. Anna Nigiotti’nin 1971 yılında bir sahnede şarkı söylediği anla açılan eserin, onun rahatsızlanmasına kadar uzanan süreçteki ‘ışıltı’lı parçalardan oluşturulduğunu görebiliyoruz. Bu bağlamda da Virzi’nin hem ilk devreyi, hem de son kısmı aksesuar, makyaj, mekan, oyunculuk gibi öğelerle kurma becerisini göz ardı etmek yanlış olur.
Micaela Ramazzotti ve Stefania Sandrelli’nin karakterin farklı yaşlarına can veren oyunculuk performanslarını da bu cümleye eklemek şart. Hatta dönemin yetiştirilme halleri ve kuşakları ile 2000’lerinkilerin arasındaki farklara odaklanarak aile kavramıyla ilgili de bir şeyler söylüyor yapıt. Ancak bunlar son 10 yılın İtalyan sinemasından alışık olduğumuz açılımlar. Bu bağlamda da akıcı ve kolay vakit geçirten yapıtın, şık görüntüler, yakışıklı erkekler, güzel kadınlar ve ilgi çekici mekanlarla belli bir endamı var.
Paolo Sorrentino ve Gabriele Muccino’nun eserlerini öneririz
Tamam Virzi, orta ölçekli planlar odaklı görsel yapıda el kamerasını fazla titretmeyerek amacına ulaşırken, iki dönem arasındaki geçişlerde uyum kesmesine başvurmasıyla da sekteye uğramıyor kendi sanatında. Hatta 70’leri daha Felliniesk bir gerçeküstücülükle kavraması yapıta bir ‘çocukların gözünden’ havası katarken, şimdinin gerçek renkleri de bir ayrım getiriyor. Görünürde her şey çok güzel. İyi çekilmiş bir sinema filmi var karşımızda.
“Gördüğümüz En Güzel Kadın”ın bir sorunu olduğunu söylemek de yanlış olur zaten. Sadece Paolo Sorrentino ve Gabriele Muccino gibi bu çok konuşma ve bolca güzellik dolu sinemayı seven daha iyi yönetmenler var. Virzi ise standartları uygulayıp hikayesini anlatmış. Kuşak farklarını ve ailesel çatlamaları ele alırken, politik arka planı hiç kullanmamış. Böylece romantik-komedisel bir derinliksizliğe batmış. Ama zaten suya sabuna dokunma gibi bir derdi de yok yönetmenin. Zaten filmin izlendikten sonra çabuk unutulacak olmasının ana sebebi bu sanki.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Gördüğüm En Güzel Kadın (La Prima Cosa Bella / The First Beautiful Thing)
Yönetmen: Paolo Virzi
Oyuncular: Micaela Ramazzotti, Stefania Sandrelli, Claudia Pandolfi, Valerio Mastandrea, Fabrizia Sacchi, Giacomo Bibbiani
Süre: 109 dk.
Yapım Yılı: 2010
NÜKLEER SAVAŞ’I BAŞLATAN KİM?
Nükleer Savaş döneminden alternatif tarih okuması yapan bir ‘X-Men’ filmi. Magneto, Profesör X ve Mystique’in hangi aşamalardan geçtiğini görmek için biçilmiş kaftan olduğuna şüphe yok ortadaki şeyin. Zira son birkaç senede artan ‘önbölüm’ geleneğinin yeni bir temsilcisi olan eserin, çizgi romanın daha önce perdede görmediğimiz sevilen diğer kahramanlarını da hikayeye dahil etmesiyle sınıfı geçtiği söylenebilir. Buna Matthew Vaughn’un yüksek beceri ile çektiği baskın, çatışma ve savaş sahneleri ile rollerine uydurulan oyuncular destek verirken, özellikle iyi-kötü ayrımının keskin yapılmadığı bir evren sunulması önemli. Zira böylece süper kahraman filmlerinin alışılageldik örgüsünün uzağında durarak ilgi odağınızı kaybetmiyor “X-Men: Birinci Sınıf”. 1960’ların Soğuk Savaş dönemine liberal bakışıyla tepki çekerse şaşırılmamalı. Ancak bir diğer taraftan da önbölüm mantığının artık böylesi uzayan ve monotonlaşan seriler için ‘ilaç format’ olduğunu ispatlamayı ihmal etmiyor.
TIKLAYINIZ...FİLMİN NOTU: 6
Künye:
X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class)
Yönetmen: Matthew Vaughn
Oyuncular: James McAvoy, Michael Fassbender, Jennifer Lawrence, January Jones, Rose Bryne, Kevin Bacon, Jason Flemying, Oliver Platt, Zoe Kravitz, Nicholas Hoult
Süre: 132 Dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Ağır Abi: 0.8
Aşkın Büyüsü (Water for Elephants): 2.7
Başka Bir Yerde (Somewhere): 8.2
Beastly: 5.2
Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go): 4.3
Bizim Büyük Çaresizliğimiz: 4
Copacabana (Copacabana: Düğün Hediyesi): 2.5
Çığlık 4 (Scream 4): 7.8
Daha İyi Bir Dünyada (Hævnen / In a Better World): 5.3
Devlerin Günahı (There Be Dragons): 3.5
Gişe Memuru: 6.5
Gönül Avcısı (L’Arnacoeur / Heartbreaker): 5.3
Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires): 4.3
Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu (Fast Five): 4
Hop: 3.7
İçimdeki Yangın (Incendies): 4
İhanet (Partir / Leaving): 5.5
İstila (Monsters): 7.5
Kadın İsterse (Potiche): 4
Kar Beyaz: 6.3
Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates of the Carribbean: On Stranger Tides): 5
Kayıp Özgürlük: 1.8
Kırmızı Başlıklı Kız: Kötülere Karşı (Hoodwinked Too! Hood VS. Evil): 5.6
Kıyamet Gecesi (Vanishing on 7th Street): 5.5
Kimliksiz (Unknown): 5.5
Koğuş (The Ward): 7.3
Kutsal Savaşçı (Priest): 7
Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs / Little White Lies): 4
Küçük Günahlar: 6
Lanetli Miras (La Herencia Valdemar / Valdemar Legacy): 2.6
Misafir: 1.4
Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole): 4
Ödünç Sevgili (Something Borrowed): 4.1
Rio: 5.2
Son Gece (Last Night): 3.8
Sucker Punch: 7.1
Şeytanı Gördüm (Akmerul boatda / I Saw the Devil): 7
Suçlu Kim? (Henry’s Crime): 4.9
Şov Bizinıs: 1
Tehlikeli Tutkular (Cherrybomb): 5.5
Thor: 3.6
Troll Avı (Trolljegeren / Trollhunter): 4.2
Türkan: 2
Yaşam Şifresi (Source Code): 4.4
Zefir: 4.4
Zor Hedef (À Bout Portant / Point Blank): 5.4
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
keremakca@haberturk.com