Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

1 TEMMUZ FİLMLERİ


Pedro Almodovar’ın ‘melodram’ iskeletiyle start aldıktan sonra Dario Argento’nun stilize korku geleneğine meyleden bir tür denemesi. “Julia’nın Gözleri”, alanın içinde körlük durumu üzerinden yürüyen “Göz” ve “Korkunun İçinde” ile birlikte özgün bir yer ayırtıyor kendisine. Zira Guillem Morales’in ‘melodramatik’ dönüşün ardından içine girdiği ‘bakış açısı kamerasından vazgeçmeme’ eğilimi, devrimci bir korkutma tekniği geliştirmesini sağlıyor. “Julia’nın Gözleri”, orta sınıf hayatlardaki aile ve yabancılar üzerine çarpıcı tespitler sunarken, bizi Hitchcock’un temalarına doğru ‘şüphe’ dolu bir yolculuğa çıkarıyor.




Yapımcı olarak Meksika kaynaklı Guillermo del Toro’nun imzasını taşıyan proje, İspanyol Guillem Morales imzalı. “Julia’nın Gözleri” (“Los ojos de Julia”, 2010),  yönetmenin kariyerinin ikinci korku denemesi olsa da belli ki türün ülke sinemasındaki yükselişinden faydalanan cesur bir eser. Bu sebeple de kendisinin ilk filmi ya da yedinci sanata yeniden başlangıcı adı altında anmak mümkün bunu.

Renk dokusu, soğukkanlılığı ve sürpriz son algısıyla dikkat çekici bir deneyim

Aslında korkunun bütün türlerine ve temalarına hakim olduğunu eserinin ilk karesinden son karesine kadar belli eden Morales’in kurduğu sürprizli yapıda da keskin bir zekilik sezildiğini söyleyebiliriz. Öncelikle her İspanyol filmi gibi burada da Uzakdoğu’nun dinginliğinden ziyade Amerikan korkusunun klasik anlatısına yakın bir duruş var. Bunun devamında yeşil renk tonlarıyla Almodovar’ın pembe dizi estetiğinin türe teneffüs ettirildiğine tanıklık edebiliyoruz.

Bir yere kadar her şey alanda üretilen İspanyol korku filmlerinin ruhuna sadık ilerliyor. Zaten Morales’in amacı da bu kulvarda farklı bir şey yapmak esasen. Yönetmenin “Göz” (“Gin gwai”, 2002) ile devreye giren ‘başkasının gözünü taktıktan sonra parapsikolojik güçlere sahip olan genç kız’ olay örgüsüne yakın bir omurga kurduğu söylenebilir. Ancak oradaki parapsikolojik korku filmi tonunun burada slasher filmi (kesme biçme filmi), hayalet filmi ve seri katil filmiyle iç içe geçip son 30 dakikadaki dönüşe kadar kendini sakladığını belirtelim.

Körlük durumundan beslenirken bakış açısı kamerasından şaşmıyor

Tabii bu noktada yönetmenin o eserin cesaretiyle kurduğu omurgasının yanında Hitchcock filmlerinde ve “Kadın Katili”nde (“Peeping Tom”, 1960) bakmak ile görmek arasındaki tehlikeli çizginin ışığında ilerlemesi gerilimli anlarla yüzleşmemize alan açıyor. Öyle ki kardeşinin kendini asmasının devamında peşine bir ‘görünmez adam’ düşen Julia’nın kocasının da ölmesiyle birlikte yaşadıkları ana örgüyü oluşturuyor. Böylelikle körlük arifesindeki bir yaşamın korkutuculuğu devreye sokulmuş oluyor.

Aslında “Göz”ün yanında bunu psikolojik-gerilim kıvamında uygulayan “Korkunun İçinde”yi (“See No Evil”, 1971) görmüştük. Ancak Morales’in buradaki amacı tamamen öznel bir doku oturtup türler ve temalar arasında dolaşarak bu bütünün içinde en özgün noktaya ulaşmak. Aslında Julia’nın gözünün bağlanmasıyla birlikte yönetmenin ana karakter dışında kimsenin yüzünü göstermemesi, genelde ayak ve bel planlarıyla idare etmesi devrimci bir hareket.

Zira bir kör kadının gözünden öznellik bu kadar ileri gitmemişti daha önce herhangi bir filmde. Zaten zaman zaman araya siyah ekran girmesinin yanında sonlara doğru bunun fotoğraf makinesinin flaşıyla birlikte korku malzemesi haline getirilmesi de bir başka yenilikçi dokunuş olarak anılabilir. Belli ki Morales, korkuda değişik korkutma türükleri denemiş ve bunlarda başarıya ulaşırken atmosfer yaratma mantığını farklı bir boyuta taşımış. Bu bağlamda da ‘pov’ (point of view) ya da ‘bakış açısı kamerası’ dediğimiz kamera tipine korku-gerilimde görmediği bir deneyim yaşatmış.

Dario Argento’nun geleneğine yakın duran bir tür filmi

Zaten bu dokusuyla ve yaklaştığı alt türlerden ulaştığı çıkarımlarla rahatlıkla Dario Argento’nun ‘giallo’ (İtalyan polisiye türü) alanında verdiği ürünlere yakın seyrettiği söylenebilir yönetmenin. Öyle ki bir klik sesi, bir görsel numara, sürprizli yapı ve elbette ‘yeşil’ doku, üstadın stilize yönetmenliğini anımsatan hareketler. “Julia’nın Gözleri “de korku geleneğini o noktadan yola çıkarak oluştururken, renk ve sesin açtığı biçimci yollardan kendine alanlar bulmuş.

Tabii nihai sonuçta bütün türlere ve motiflere hakim olan, kan dozajını yeri geldiğinde içeriye sokmaktan geri durmayan, psikoloji ve tansiyonu ise oranı yüksek bir şekilde koruyan bir eser karşımızdaki. Bunun sonucunda da akıllı sürpriz dokusunun ve şüphe algısının katkı yaptığı dramatik yapısıyla alanında bilinçli bir denemeyle yüzleşiyoruz. Filmin sürprizini bozmamak için söyleyemeyeceğimiz alt türünde çığır açıcı bir tespitte bulunup bulunmadığı ise ayrıca üzerine tartışılabilecek bir konu. Özellikle son 40 dakikada ‘görememe kuşkusu’ ile yükselen ve görüş açınızı kaybetmenize yol açacak gerilime dikkat derim!

FİLMİN NOTU: 7.5

Künye:

Julia’nın Gözleri (Los Ojos de Julia / Julia’s Eyes)
Yönetmen: Guillem Morales
Oyuncular: Belén Rueda, Lluís Homar, Pablo Derqui, Francesc Orella, Boris Ruiz
Süre: 105 dk.
Yapım Yılı: 2010

 

HAYATINIZIN ŞANSI BİR KERE GELİR

‘Hayatınızın şansı bir kere gelir’ gibi tipik bir romantik-komedi cümlesinin izini süren bir eserle karşı karşıyayız. Ancak iş göründüğü kadar basit değil. Zira yönetmenlik koltuğunda bir dizi yönetmeni, oyuncu kadrosunda aynı kalibrede isimler, komedi algısı olarak ‘kaba komedi’ anlayışı ve olay örgüsü için “Aşk Doktoru”ndan feyz alan bir omurga mevcut olunca “Aşka Şans Ver”, çakma bir romantik-komediden öteye gidemiyor. Klişe cümlelerin üzerine samimiyet, akıcılık ve sinema görüşü yerleştirmenin zor iş olduğu da böylece bir kez daha ispatlanıyor burada. Bunun yerinde uygulamaları için Hollywood örneklerini tavsiye ederiz.



“Aşk Doktoru”nun (“Hitch”, 2005) Belçika-Fransa şubesi diye niteleyip kaçmak en doğrusu olabilir. Ancak o zaman da filme dair bir şeyler söyleme şansımız kalmayacak ve ‘hikaye’ye kanıp eğleneceğinizi düşüneceksiniz. Maalesef işin aslı öyle değil, hemen uyaralım.

Hikayesini kullanmaktan ziyade tek araç olarak görmüş

Evet filmin omurgası, ‘bir ilişki doktorunun aşık olması üzerine kurulu romantik-komedi’ tanımını takip ediyor. Ancak Nicolas Cuche, TV’de çalışmış bir isim olunca, onun üzerine François-Xavier Demaison (Julien) gibi hem itici, hem antipatik, hem çirkin, hem de kaba komedi yeteneği olan bir başrol oyuncusu eklenince olaylar farklılaşıyor. Bu noktada durumu Belçikalı Virginie Efira’nın (Johanna) endamı birazcık kurtarıyor.

Ancak “Aşka Şans Ver” (“La Chance de Ma Vie”, 2010), ne hikmetse ‘çakma romantik-komedi’ açmazından bir türlü sıyrılamamış. Julien’in eski ilişkilerindeki başarısızlığını ve Johanna ile kurduğu ilişkiyi anlatan filmden ayrı olarak ele alınabilecek iki montaj sekans dahi Cuche’un Amerikan ana akım sinemasının gramerine hakimiyetsizliğini bertaraf edememiş.

Seyirciye istediğini yaşatamayan yönetmen, kısa sürede beyaz perdeden uzaklaşacaktır

Seyirci hüzünlenebileceği yerde hüzünlenemiyor, gülmesi gereken yerde gülemiyor, duygulanması gereken yerde duygulanamıyor. Karşısında babalar gibi Cuche’u ve onun alakasız açı, müzik veya oyuncu tercihlerini buluyor. Böyle olunca da kendini iyi hissetmekten ziyade salonla arasına mesafe koymak istiyor.

Bunun üzerine kolaycı şapşal komedi türükleri ve bu duruma eşlik eden tek boyutlu yan karakterler de eklenince bütün tamamlanıyor gibi sanki. 1.85:1’de boş yere sinema için üretilmiş bir tür denemesi karşımızdaki. Ancak Fransa’da Amerikan örneklerini mumla aratmayan tür denemeleri gördüğümüzden Belçika kaynaklı Cuche’a orada biraz eğitim almasını öneririz. Aksi takdirde büyük perde serüveni fazla uzun sürmeyecektir yönetmenin.

FİLMİN NOTU: 3.1

Künye:

Aşka Şans Ver (La Chance de Ma Vie / Second Chance)
Yönetmen: Nicolas Cuche
Oyuncular: Virginie Efira, François-Xavier Demaison, Armelle Deutsch, Raphael Personnaz, Brigitte Rouan
Süre: 87 dk.
Yapım Yılı: 2010


HOLLYWOOD’A GÖZ KOYMUŞ

1960’larda altın dönemini yaşadığını bildiğimiz ‘perili ev filmi’ alt türünde atmosfer becerisi yüksek bir Hollanda filmi. Yönetmen Elbert Van Trien, sinemaskop formatında balık gözü ve geniş açı objektif kullanma becerisiyle filmin ilk üçte birlik kısmını iyi götürse de, sonrasında korkusal zaaflarla yüzleşince çaptan düşüyor. Geçmişte saklanan gerçeklerle ilgilenen “Dehşetin Gözleri”, son 10 yılın ‘bastır yüksek volümü, bastır görsel efekti!’ görüşlü Amerikan alt tür örneklerinden biri değil belki. Ancak “Şeytan’ın Belkemiği”, “Karanlık Sırlar” gibi yeni milenyumun özgün denemelerinin arasına sızmayı da beceremiyor.



Hollanda sinemasının adını ağzımıza aldığımızda çok fazla üretim yapan bir omurgaya rastlamasak da, tür filmlerine açılan bir toplamla yüzleşiriz. Bu noktada da birkaç kez Oscar kapısına kadar uzanan eserler verdiğini, bunların da Amerikan hikaye anlatma sinemasının gereklerini hakkıyla yerine getirdiğini görürürüz. Aslında “Dehşetin Gözleri” (“Zwart Water”, 2010) de, ilk bakışta bu söylediklerimizi boşa çıkarmayan bir eser.

Kolay yola sapmadığı ilk 40 dakikası iyi işliyor

Hatta filmin korkuda ‘atmosfer yaratma’ algısını balık gözü objektifler ve geniş açı objektifler yoğunluklu bir çatıda canlandırırken, ‘ses efekti ve görsel efekt kirliliği’nden uzak duran bir görsel yapı kurduğu söylenebilir. Lafın özü “Amerikan Büyüsü” (“An American Haunting”, 2005), “Lanetli Ev” (“The Haunting in Connecticut”, 2009) gibi içine girdiği perili ev filminde böylesi kolay yollara sapan eserlerden biri değil karşımızdaki. Bu sebeple de yönetmenlik becerisiyle özellikle ilk 40 dakikayı iyi götürdüğü söylenebilir filmin.

Aslında asıl püf noktası o olmuş. Zira yönetmen Elbert Van Strien, sinemaya hakim olsa da korkudan anlayan bir isim değil. Bunun sonucunda ‘ana kız karakterin yaşlarındaki kız hayalet’ efektini adeta bir aile filminden kopmuş bir şekilde ‘gerçekçi’ hale getirmiş. Bu durum da inandırıcılıktan uzak bir korkutma motifiyle yüzleşmemizi sağlıyor ister istemez. Bunun bedelini ağır ödeyen “Dehşetin Gözleri”, uzunca bir süreyi bu kızın elini tutmasını beklediğimiz oyuncak bebek kıvamındaki hayalet efektinin çevresinde geçirmiş.

Korkunun motiflerini bilmek özel bir lütuf ister

Bunun ilk denemelerde belki bir etkisi olsa da, süreç 40-50 dakikaya uzayınca bu durum, ‘basit bir numaradan hallice’ cümlesiyle değerlendirilir noktaya gelmiş. Bu davranışın devamında filmini üç sürpriz sondan oluşturup kararsızlığını kanıtlayan yönetmenin, bir bakıma düşüş ivmesini tamamladığını görebiliyoruz. Omurganın aradaki kısımlarını ‘bodrum katı’, ‘çatı katı’, ‘merdiven’ gibi korku motiflerini kullanamayarak geçirmesi ise, “Dehşetin Gözleri”nin yapısal anlamda sınıfta kalmasını sağlamış.

Zira burada geçmişte yaşanan saklı gerçekler üzerine giderken aile-çocuk ilişkisini inceleyen bir dramatik yapı mevcut. Bu konuda bir kararlılık var. “Dehşetin Gözleri” de kaynağını Avrupa sinemasından alarak belli bir mesafe katediyor. Çok acele etmeyerek soğukkanlılığını koruması ise filmin klişe formülünü avantaja çevirmesine yol açıyor.

Van Strien, Hollywood’a sıçrayabilir

Ancak her şeye rağmen bu alanda “Karanlık Sırlar” (“Janghwa, Hongryeon”, 2002), “İblisin Kurbanları” (“The Other”, 1972) gibi ‘ikiz hikayesi’ şablonunu hakkıyla yerine getiren yapıtların zeki omurgalarının bir hayli uzağına yerleşmekten kurtulamıyor eldeki eser. Sadece atmosfer becerisiyle onlarla yarışabilecek bir bütüne ulaşabiliyor. O da son üçte ikilik kısımda yıkılıyor.

Yine de Van Strien, Hollywood’da korku filmlerinde olmasa da memur yönetmenlik gerektiren eserlerde işlev verebilecek kalibrede bir isim. Bunu zihnimizin bir köşesinde bulundurmak lazım. Filmin 2012 yılı için planlanan Amerikan yeniden çevriminin de en önemli sorumlusu yönetmenin ta kendisi kanımca.

FİLMİN NOTU: 3.5

Künye:

Dehşetin Gözleri (Zwart Water / Two Eyes Staring)
Yönetmen: Elbert van Strien
Oyuncular: Hadewych Minis, Barry Atsma, Isabelle Stokkel, Charlotte Arnoldy, Els Dottermans
Süre: 112 dk.
Yapım Yılı: 2010

 

BİR EVLİLİKTEN İRAN USULÜ MANZARALAR

Açılış sekansını izleyince Ingmar Bergman’ın “Bir Evlilikten Manzaralar”ını veya François Ozon’un “Beş Kere İki”sini hatırlatan minimalist bir evlilik tasviri bekliyorsunuz aslında. Ancak Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ödüllü “Bir Ayrılık”, belli ki anlatmak istediği meseleler konusunda eşeği sağlam kazığa bağlamak istemiş. Böylece tek boyutlu ve karikatürize çizilen karakterlerin sürekli konuşmasıyla gelen kolaycı bir ‘karakter ve ses erozyonu’na yol açmış. Bu durum da İran sinemasının belgesel estetiği ya da guerilla sineması adını verdiğimiz eğilimle neden ayakta duramadığını ispatlıyor. “Bir Ayrılık”, muhtemelen ilerleyen yıllarda evlilik üzerine yapılmış en geveze filmlerden biri olarak anılacak.



Orta sınıf bir aile üzerinden İran’daki kadın-erkek ayrımı, şiddet, iletişimsizlik, aidiyet ve ahlak gibi kavramlara bakış atma peşinde bir eser. Asghar Farhadi’nin üçüncü filmi “Bir Ayrılık” (“Jodaeiye Nader az Simin”, 2011), gerçekçi bir yaklaşımdan ziyade belgesel estetiği ile ilerletmek istemiş hikayesini. Bu doğrultuda karşımıza sallanan kamera, bolca konuşan karakterler, tek boyutlu performanslar ve devamında da kendini çok etkileyici sanan bir dramatik damarla dikilmiş.

Gevezelik, temasal açılımsızlık ve karton karakterlerden mustarip

Ancak gelin görün ki filmin uygulamaya koyduklarının tamamını inceleme konusunda -başta ‘hamile kadını iten adamı linç etme meselesi’ ve ‘ayrılacak karı-kocanın çocuk sorunsalı’ olmak üzere-, becerikli olduğunu söylemek güç. Zira daha önce bu temayla ilgili izlediğimiz filmlerin etkileyici tonlarından çok uzakta bir eser bu. Yönetmenin de belgesel estetiğine kafayı takması ‘gevezelik’ten öteye gidemeyen diyaloglar ve içi derinleştirilemeyen temasal açılımsızlık sebebiyle yarıda kalmış.

“Bir Ayrılık”, ancak 80 dakikada adamakıllı sinemalaştırılabilecek bir konuya sahip olmasına karşın adalet sistemi, kültürel durumlar ve ahlaki meselelere yüklenme isteğini, ne hikmetse diyalog patlaması ile 123 dakikaya yayabilmiş. Bu da yeteneksiz oyunculukların, pis sakal ve türbandan ibaret olarak çizilen erkek-kadın prototiplerinin ve elbette bilindik temaların son derece yapay hale gelmesine yol açmış.

Minimalist sinemanın kalitelisi için Romen sinemasını deneyin

Belki Corneliu Porumboiu imzalı “Bükreş’in Doğusu”ndaki (“A fost sau n-a fost?”, 2007)  gibi plan sekans ve oyuncu yönetimi odaklı, yetenekli performanslar ve iyi yazılmış diyaloglarla ilerleyen minimalist bir anlayışla; en azından eldeki mesele görselleştirilebilirmiş. Çünkü buradaki oyunculuklar da yönetmenlik de senaryo da neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Böyle olunca da sinemada her sene görmeye alıştığımız temaların üzerine giden bir eserden fazlasını sunmuyor “Bir Ayrılık”.

Son derece peçeli ve üçüncü dünya ülkesi bakışı ise Jafar Panahi’nin evrensel sinemasının yanlış anlaşıldığını gösteriyor. Filmin tutunduğu tavırla 90’ların sonunda yükselişe geçen İran sinemasının ‘guerilla sineması’ anlayışıyla kazığı neden sağlam eşeğe bağlayamadığı bir kez daha ispatlanıyor. Zira arka plandaki çarpıcı sosyal damar halen Berlin gibi festivallerde ödül getirebiliyor ilginç bir şekilde.

FİLMİN NOTU: 2.5

Künye:

Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation)
Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Peyman Moaadi, Leila Hatami, Sareh Bayat, Shahab Hosseini, Sarina Farhadi, Babak Karimi
Süre: 123 dk.
Yapım Yılı: 2010

 

SİNEMA KIYIMININ FRANSIZCASI

Cezayir’de yaşayan sekiz Fransız keşiş üzerinden yürüyen ve müslüman-hıristiyan çatışmasını ele alan bir eser. Ancak bunu sinemasal bir bütünden ziyade 1980’lerden beri Fransız sinemasında ilkelliğe yol açan ‘cümleyi koy, tempoyu düşür, gerisini boşver!’ kolaycılığıyla kavrıyor. Böylelikle Xavier Beauvois’nın 20 yıldır sektörde olmasına karşın neden “Tanrılar ve İnsanlar”dan önce tanınmadığı ortaya çıkıyor.



Müslümanlık ile hıristiyanlık dinleri arasındaki teolojik çatışmayı ele almak için yola çıkan bir yapıtla karşı karşıyayız. Aslında sevindirici ve ilgi çekici bir motivasyonu var eldeki eserin. Cezayir’de bir manastırda yaşayan sekiz keşişin içine düştüğü zorlukları perdeye yansıtıyor “Tanrılar ve İnsanlar” (“Des Hommes et des dieux”, 2010).

Fransız sinemasının kolaycı sanat anlayışından mustarip

Ancak bunu ne minimalist, ne hikaye anlatıcısı, ne biçimci, ne stilize, ne de dengeli bir yönetmenlik ile karşımıza getirmiş. Aksine Fransız sinemasının son 30 yılından alışık olduğumuz ‘ilgi çekici cümleyi koy, tempoyu düşür, gerisini boşver!’ anlayışı hakim filmin omurgasına. Halihazırda belli bir çekim senaryosundan dahi söz etmek mümkün değil.

“Tanrılar ve İnsanlar”, Manoel de Oliveira ve Robert Guédiguian gibi sinemanın ilk döneminin çağ dışı gramerini, bizde Atıf Yılmaz gibi isimlerde aktif olan yedinci sanat görüşünü uygulayan yönetmenlerin denemelerini akla getiriyor. Bir grup keşişin dinsel mücadelesine odaklansa da filme kendinizi bağlamanız çok da kolay değil. Zira sadece senaryoyu ya da hikayeyi okuyarak bile iki saatlik sinema deneyiminden alabileceklerinizin tamamını edinmeniz mümkün.

Sinema filmi tanımına sokmak zor

Xavier Beauvois 20 senedir piyasada olmasına karşın belli ki yönetmenin adını duyuramamasının bir nedeni var. O da 19. yüzyıldan kalma bir sinema diline inanması ve neredeyse roman yazarı gibi film çekmesi olmalı. Bu sebeple eldeki yapıtı gözünüzü kapatarak da gözünüzü açarak da izleseniz bir şey değişmiyor. Filmin ne söylemek istediğini anlamak için sadece sesini duymanız yeterli.

Bu bağlamda “Tanrılar ve İnsanlar” bir inanç çatışmasından yola çıksa da bizim “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi”nin (2011) prodüksiyon kalitesine dahi ulaşamıyor. Filmin servis ettiği dini motivasyonlar ve dikkat çekici alt metinler ise bir süre sonra önem arz eder hale gelmekten çıkıyor. Zira sinema filmi kavramı, birbirini izleyen anlamlı kareler bütünü olarak anılsa da eldeki eser bundan bihaber ne yazık ki...

FİLMİN NOTU: 1.7

Künye:

Tanrılar ve İnsanlar (Des Hommes et des dieux / Of Gods and Men)
Yönetmen: Xavier Beauvois
Oyuncular: Lambert Wilson, Michael Lonsdale, Olivier Rabourdin, Philippe Laudenbach, Jacques Herlin
Süre: 123 dk.
Yapım Yılı: 2010

PERDEDEN ÜZERİNİZE ATLAYABİLİRLER

Dört senede bir fenomene dönüşen ‘Transformers’ın üçüncü halkası, ikincisinin aşırı militarist ve küçük düşürücü tavrını sisteme alaycı bakışıyla bertaraf etmeyi becerirken, teknik detaycılığı da üst boyutlara taşımış. Ancak ‘uzaylı robot istilası filmi’nden, Nükleer Savaş dönemini akla getiren ‘teknolojik bir savaş filmi’ çıkarma arzusuyla yanıp tutuşan Michael Bay’in, bu seferki son 40 dakikası öncekilerin üzerinde değil. Ancak zeki-eğlenceli yan karakterlerden, samimi aşk üçgeninden, aksiyon dozajı yüksek görkemli sahnelerden, robot türlerini geliştiren evreninden ve sinemasal göndermelerden güç alarak farklı türler arasında gezen omurgasıyla keyifle tüketilen bir blockbuster var karşımızda. Anlayacağınız Spielberg’in ‘Jaws’, ‘Üçüncü Türden Yakın İlişkiler’, ‘E.T.’ ve ‘Jurassic Park’tan sonra en yaratıcı A tipi düşü için kurduğu formül yine tutmuş. Robotlar bu sefer o kadar gerçek ve çok boyutlu ki, adeta perdeden üzerinize atlayacaklarına inanıyorsunuz onların.



29 Haziran 2011 çarşamba günü vizyona giren “Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü”nün o tarihte yazdığım yazısına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Perdeden üzerinize atlayabilirler


FİLMİN NOTU: 6

Künye:

Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü (Transformers: Dark of the Moon)
Yönetmen: Michael Bay
Oyuncular: Shia Laboeuf, Rosie-Huntington Whiteley, Patrick Dempsey, John Turturro, Josh DuHamel, Frances McDormand, John Malkovich, Tyrese Gibson, Ken Jeong
Süre: 153 Dk.
Yapım Yılı: 2011


KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

Ateşli Oda (Habitación en Roma / Room in Rome): 7.9
Başka Bir Yerde (Somewhere): 8.2
Beastly: 5.2
Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go): 4.3
Çığlık 4 (Scream 4): 7.8
Çömez (Cherry): 5.5
Dehşet Evi (Secuestrados / Kidnapped): 6.6
Demir Kapılar (Iron Doors): 4.1
Devlerin Günahı (There Be Dragons): 3.5
Gönül Avcısı (L’Arnacoeur / Heartbreaker): 5.3
Gördüğüm En Güzel Kadın (La Prima Cosa Bella / The First Beautiful Thing): 5.5
Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha (The Hangover: Part II): 5.3
Hanna: 7.9
Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires): 4.3
Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu (Fast Five): 4
Hop: 3.7
İhanet (Partir / Leaving): 5.5
Kadın İsterse (Potiche): 4
Kadının Fendi (Made in Dagenham): 3.5
Kaledeki Yalnızlık: 5.2
Kar Beyaz: 6.3
Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates of the Carribbean: On Stranger Tides): 5
Kartal (The Eagle): 3.3
Kayıp Hazine ((St. Trinian’s 2: The Legend of Fritton’s Gold): 1.2
Kırmızı Başlıklı Kız: Kötülere Karşı (Hoodwinked Too! Hood VS. Evil): 5.6
Kıyamet Gecesi (Vanishing on 7th Street): 5.5
Koğuş (The Ward): 7.3
Kung Fu Panda 2: 6.2
Kutsal Savaşçı (Priest): 7
Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs / Little White Lies): 4
Küçük Günahlar: 6
Lanetli Miras (La Herencia Valdemar / Valdemar Legacy): 2.6
Misafir: 1.4
Mutlu Azınlık (Happy Few): 8
Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole): 4
Mutluyum, Devam Et (Happythankyoumoreplease): 2.9
Ödünç Sevgili (Something Borrowed): 4.1
Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile: 4.9
Ömrümüzden Bir Sene (Another Year): 6.5
Özgürlük Yolu (The Way Back): 3
Ruhlar Bölgesi (Insidious): 10
Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet (Gnomeo & Juliet): 4.3
Super 8: 3.5
Şeytanı Gördüm (Akmerul boatda / I Saw the Devil): 7
Suçlu Kim? (Henry’s Crime): 4.9
Şov Bizinıs: 1
Thor: 3.6
Troll Avı (Trolljegeren / Trollhunter): 4.2
Tuzak (Wrecked): 2.8
Türkan: 2
X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class): 6
Zor Hedef (À Bout Portant / Point Blank): 5.4


Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

keremakca@haberturk.com

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!