Pek çoğumuzun -filme çekilmese onu da bilmeyeceğimiz- “Gülün Adı” adlı tarihi romanıyla tanıdığı Umberto Eco, aslında geçmişe dikkat çeken metinler üretmekten daha çok geleceği tasavvur eden bir zihin yapısına sahipti. Evet; kiliseden siyasete, ordudan gazeteciliğe (Son kitabı “Sıfır Sayı” müthiş bir yeni gazetecilik eleştirisidir) pek çok kuruma çomak soktu, kirli yüzlerini gösterdi bize ama asıl olarak her defasında, “yaşamımızın nereye gittiği” konusunda müthiş ipuçları verdi İtalyan yazar. Buna uyan en çarpıcı metni de, “Günlük Yaşamdan Sanata” kitabında yer alan, 1972 tarihli “Yeni Bir Ortaçağ’a Doğru” adlı denemesidir. Eco, şu modern teknolojik dünyada nasıl tek bir aksaklıkla yeniden o karanlık döneme, kale savaşlarına, hendeklere, salgınlara dönülebileceğini, bunun hiç de zor olmadığını anlatır. Onun 45 yıl önce anlattığı, bugün gerçek oluyor sanki.

Roberto Vacca’dan alıntıyla, şöyle kurguluyor Ortaçağ’a dönüşü Eco: ”Bir kış günü ABD’de karayolu trafiğindeki bir tıkanıklıkla demiryolu trafiğindeki bir aksaklık aynı ana denk gelir. Bu, havaalanında vardiyayı devralmaya giden personelin işe ulaşmasını engeller. Önceki vardiyada çalışan kontrol kulesi memurları, yorgunluktan iki uçağın çarpışarak bir elektrik hattının üzerine düşmesine neden olur. Tüm şebeke bundan etkilenir, New York uzun süre elektriksiz kalır. Yollarda uzun kuyruklar sürerken insanlar ısınmak için işyerlerinde ateş yakmaya başlar. İtfaiyeciler yangınlara yetişemez. Bir anda herkes telefona sarılınca hatlar felç olur, 50 milyon kişinin dış dünyayla ilişkisi kopar. İnsanlar yollarda ölür, açlıktan marketleri yağmalar. Bir anda evlerden, ABD’de serbestçe satılan silahlar çıkmaya başlar. Neticede silahlı kuvvetler iktidara el koyar.

Evet, birkaç hafta sonra normal yaşam yeniden tesis edilir ama şehirleri ve kırsal kesimi kaplayan cesetler salgına neden olur. 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun üçte ikisini yok eden kara veba benzeri salgın nüfusu kırar geçirir. Bu toplumsal psikoz, ilkinden çok daha acımasız bir McCarthy’ciliğe neden olur. Merkezi iktidar, bağımsız, kendi paralı askerleri olan, özerk yargısı olan altyönetim birimlerine bölünür. Yeni göçler başlar. Mülkiyeti ‘Kim nereye yerleşmişse onundur’a döner. Küçük yerel otoriteler tahkimatlar, çitler kurar. Bu noktada artık tamamen feodal yapının içine girilir... “

45 YIL ÖNCE KURGULAMIŞ GİBİ

Bütün bunlar yabancı gelmiyordur size. Bir elektrik kesintisine gerek olmadan da göçler, yerel savaşlar, yeni virüs kaynaklı salgınlar, küresel terör, hendekler zaten bir “Yeni Ortaçağ”ın işaretlerini sunuyor bize. Bu kadar da değil, kültürel benzerlikler de var bugünle o gün arasında. Eco diyor ki: “Ortaçağ kültürel söylemi, içinde farklı görüşlerin yer almadığı büyük bir monoloğu andırır, çünkü herkes aynı dili, aynı alıntıları, aynı argümanları, aynı sözcük dağarcığını kullanma çabası içindedir. Konuya yabancı bir izleyici sanki hep aynı şeyler söyleniyormuş izlenimine kapılır...” Eco, 45 yıl önceden gidişatı kurgulamış sanki... Ama enseyi karartmayın. Ortaçağ’dan sonra Aydınlanma, Rönesans geldi. Göçlerin doğurduğu kaynaşmayla yabancıya hoşgörü doğdu, akıl yeniden devreye girdi. Eco, bu Yeni Ortaçağ’ın “kalıcı bir geçiş dönemi” olduğunu, bu nedenle de yeni uyum yöntemlerini zorunlu kıldığını söylüyor. Yeter ki geçmişi korumaya saplanıp kalmayalım, “daha çok çatışmanın mantığına girerek, düzensizlikten, kaostan nasıl yararlanılabileceğini ortaya koyan varsayımlar geliştirelim”. Çinliler, beddua edecekleri kişiye “Umarım ilginç bir çağda yaşarsın” dermiş. Eco, ilginç bir çağda yaşadı ve bize “daha da ilginç şeyler yaşayacağımızı” müjdeleyerek veda etti... Ona okkalı bir teşekkür borçluyuz.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!