İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin’e götürmek üzere Romanya’dan yola çıkan, ama İstanbul açıklarında bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılan Struma gemisinin hikâyesini anlatıyor “Aşk Yolcusu” (Everest Yayınları). O gemide yol alan çetrefilli bir aşkın hikâyesi aynı zamanda bu. Türk pasaportlu Yahudi İzak Levi ile Yahudi Viktorya’nın, intikam peşindeki Türk Kemal’in gölgesinde yaşadığı aşkın hikâyesi... Arka planda ise dönemin devlet adamlarının, askerlerinin, Almanya ve Türkiye’nin pazarlıkları var. Biz, gazeteciliği ve televizyonculuğu geride bırakıp romana yoğunlaşan Bahar Feyzan’la kitabındaki bu arka planı konuştuk...

Kitapta tarihi kişiliklerin ilginç diyalogları var. “Bunlar gerçek mi” duygusu uyanacaktır okurda. Mesela dönemin Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede ile Alman Propaganda Bakanı Joseph Goebbels arasındakiler... Veya dönemin Başbakanı Refik Saydam’ın konuşmaları...

Goebbels ve Hüsrev Gerede’nin anlattıkları günlüklerinden; biraz roman diline uyarlandı. Refik Saydam’ın diyaloglarının çoğu gerçektir ama Kemal’le aşk konuları gibi masalın içine girdiği yerlerde tabii ki kurgu var. Ama Struma ile ilgili söyledikleri tarihte yazılı. “Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara mekân olamaz” gibi açıklamaları var. Anadolu Ajansı’ndaki Yahudilerin işten çıkarılması mevzuu da gerçek... Almanlar, özellikle de Hitler, Türkiye’de yapılan Hitler karşıtı yayınlara çok hassas ve bazı şeyler istiyorlar. Bunun Ankara’ya iletildiği notu var.

Struma Türk sularına girdiğinde savaş dünyayı sarmış vaziyette. Bazı dengeler var. O dönemi düşündüğünüzde, Türkiye daha farklı davranabilir, Struma’daki 800 kişiyi kurtarabilir miydi?

Türkiye’ye o dönemde küçük bir devlet olarak bakılıyor. Hitler, Hüsrev Gerede’ye “Türkiye gibi güçsüz bir devletin Boğazlar’dan sorumlu olmasından memnunuz” diyor. Mevzu savaş olunca “Türkiye girmeliydi, girmemeliydi” diyemem. Çünkü Türkiye gerçekten o gün bütçesiyle, askeri konumuyla çok zayıf. Ama Struma açısından başka türlü davranabilirdi. 

Ne yapabilirdi?

Zaten Türkiye’nin Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ne göre bir mülteci gemisini durdurma hakkı yok. O gemi geçebilir. Fakat ona şöyle bir argüman sunuluyor: Hayır, bu gemi yolunu şaşırdı, mayınlı alana girdi ve römorkör onu oradan çekti; bir baktık ki motoru çalışmıyor. Bu da anlaşılabilir. O zaman bu geminin motorunun tamir edilmesine izin verilebilirdi. Ki bu gemiyi zaten Yahudi cemaati İstanbul’da bekliyordu. Birtakım hazırlıklar yapıyordu. Türk hükümeti olarak buna hiç karışmayabilirdiniz. Motor bir şekilde tamir edilirdi ve yoluna, Filistin’e devam ederdi gemi.

Peki neden olmadı bu?

Bir anda bir diplomasi devreye girdi. Almanlar önce bu geminin sanki Filistin’e gitmesini istediler, ama Filistin’e giderse bu sefer İngiltere karışacaktı işe. Sonuç olarak her ne kadar diğer ülkelerin payı olsa da bu gemi sizin sularınızdaydı. Yani bizim evimizdeydi. Motoru yapılıp gemi sulara bırakılabilirdi. Struma üç ay bekletildi denizin ortasında, insanlar aç susuz... Sonunda İngiltere 200 çocuğun inmesi için vize verdi. Ama bu da Türk makamlarınca görülmedi. İngiltere, “Biz uğraştık ama Türkiye dönmedi, biz o çocukları kurtarmak istiyorduk” diyor. Ayrıca bu facia yaşandıktan sonraki resmi açıklamalar gerçekten vicdan yaralıyor. Acı çeken tarafa “Tamam canım siz de propaganda yapmayın” denmez herhalde. 

Yani Struma, Almanya ile ilişkiler bozulmasın diye mi kurban edildi?

Hükümet olarak tamamen Hitler ve Almanya’nın yanında yer aldığımız için kurban edildi. O dönemde İngiltere’de paralarımız basılamadığı için Almanya’da bastırmaya başlamıştık. 

Bir de beklenen vagonlar var...

Gelecek vagonlar var, çok ciddi ticaret yapmaya çalışıyoruz. Bazı gazetelerin kâğıdı Almanya’dan geliyor. Ben Türkiye’nin bu nedenlerle Almanya’nın yanında yer aldığını ve faşizan bir politika izlediğini düşünüyorum.

‘PAPEN’İN GÜNLÜKLERİ ÇEVRİLMİYOR’

Peki bunun arka planında İsmet İnönü’nün kararları mı vardı? Başbakan Refik Saydam’ın payı neydi?

Türkiye’de her zaman Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı, bugünkü paralel devlet tartışmalarını hatırlatır gibi iki başlı yürüdü. Refik Saydam ve İnönü ilişkisi Atatürk yaşarken de çok yakın. O da çok yumuşak bir tavır izlemiyor. Ama ben, devletin tepesinde acımasız kararlar alınırken Refik Saydam’ın bir parça daha “Olur mu böyle” demesini tercih ettim. O, kimi zaman İnönü’den ayrı çizgiler koyuyor ortaya. Hatta ölümünden önce “A’dan Z’ye her şey yanlış” diyor. İnönü ile ilişkisi kırılmaya başladığından kısa süre sonra da hayatını kaybediyor. 

Almanya ve Türkiye arasında o dönem nasıl pazarlıklar var?

Almanya Türkiye’yi avucunun içine almak istiyor. O yüzden maddi konularda rahatlatmaya çalışıyor. Ticari anlaşmalar yapılıyor, “Paralarınızı biz basarız” deniyor. İnönü teminat mektubu istiyor Hitler’den, “Türkiye’ye savaş açmayacaksın” diye. Hitler mektubu gönderiyor ve diyor ki “Bulgaristan’dan 30 km öteye geçmeyeceğim”. Bu mektuba rağmen Hitler’e güveniliyor mu o dönem, o da ayrı konu. Bu arada İngiltere sıkıştırıyor Türkiye’yi. “Almanlarla anlaşma yaptığını duyarsam ben bombaların seni” diye. Türkiye hiçbir zaman bu diyalogları net, açık sürdüremiyor. 

Almanya ile görüşmelerin aracısı Hüsrev Gerede o dönem...

Hüsrev Gerede, Berlin Büyükelçisi olduğu için bunun aracısı. Alman komutan Von Papen, Türkiye ve Almanya arasında çok ciddi bir aracı. Von Papen’in günlükleri de var, nedense Türkçe’ye çevrilmiyor. Ben baktım, aslında hiçbir pazarlığı saklanmıyor. 

Türkiye’den ne isteniyor, Almanya ne veriyor?

Hitler iktidara gelmeden önce Von Papen çok büyük bir laf ediyor, “Bu adamdan bir şey olmaz” diyor. Hitler iktidara geldiği gün Papen’i sürüyor kabineden. Papen sonra Türkiye’ye geliyor. Türkiye’nin tek avantajı ikisinin arasındaki çatlak. Oradan biraz yumuşatmaya çalışıyorlar Papen’i ama onun da amacı tamamen Türkiye ve Ortadoğu’yu Almanya’nın yanına çekmek, İngilizleri ekarte etmek. 

Hüsrev Gerede Almanlar tarafından kullanılmış olabilir mi?

Zaten görevden alınmasının temel sebebi bence Almanya’nın yanında yer alması. Hatta bir kere görevden alınacaktı, vazgeçildi, onda da Von Papen etkili oldu. Çünkü araları çok iyi. Gerede’nin Almanya ile mesela Goebbels ile ilişkileri de çok iyi. Hitler’in toplantılarına katılıyor. Görevden alınmasının temel sebebi bu ilişkilerin ayyuka çıkıp Ankara’da rahatsızlık yaratması. Ayrıca Hüsrev Gerede’nin günlüklerinde var. Refik Saydam’ı, İsmet İnönü’yü, Şükrü Saracoğlu’nu hiç sevmiyor ve işlerinin ehli olmadıklarını düşünüyor.

Almanya’nın yanında yer almak gerektiğini düşünen daha çok o...

Doğru. Dönemin Dışişleri Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu’nun Hüsrev Gerede ile bir diyaloğu var. “Hitler kimlere maaş bağlamadı ki” diyor Gerede. Menemencioğlu da “Sen iyi bilirsin” diyor. 

Ne söylemek istiyor yani?

Gerede’nin de Almanlardan nemalandığını. Ama İnönü Almanya’nın yanında değildi de değil; İnönü korktuğu için bunu aleni yapamıyordu. 1942’de uygulanan politikalara bak; Anadolu Ajansı’ndan çıkarılan Yahudiler, basında çizilen korkunç karikatürler, yapılan korkunç haberler, Varlık Vergisi... Neden Aşkale kampı vardı mesela? 

Cumhuriyet döneminde Yahudilere bakış değişti mi yani?

Sadece Yahudilere değil, azınlıklara çok iyi davranmadık. Cumhuriyet’ten sonra Türk, Türk oğlu Türk, öz Türk gibi yaklaşımlar çıktı. 1940’larda çok ciddi bir anti-Yahudilik yükseldi. Diyelim ki o günün şartlarında öyleydi, kıtlık vardı, para yoktu vs. Ama Yahudi olsa da önce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı onlar. 

Öyle bir olay yaşanmış mı Struma’da? Yani Türkiye vatandaşı bir Yahudi var mıymış?

Hayır. Türk olmasını ben istedim orada. Bakalım devlet ne reaksiyon verecek diye. Ama TC vatandaşı olması yetmiyor çünkü gayrimüslim. Hani Türk oğlu Türk’tük? Yahudi asıllı Türk olunca yüzde 100 Türk olamıyor muyuz? Düşünsene, sen burada doğdun, Türk’sün, baban da burada doğdu, o da Türk, bir sürü hizmetleriniz geçti ama siz tam Türk olmuyorsunuz, ben ve babam Müslüman olduğu için biz tam Türk oluyoruz. Formülü ne bu Türklüğün?

‘İnönü’nün nefreti...’

Kitapta Mustafa Kemal ve İsmet İnönü de mukayese ediliyor sanki... Mesela İzak Levi’nin babası Yasef Levi, “Mustafa öldü, düzen değişti” diyor...

İsmet İnönü’nün Atatürk’ten nefret ettiğini satır aralarında ifade etmeye çalıştım. Atatürk’ün ölümü 10 Kasım. İnönü, 11 Kasım’ı kendi bayramı ilan ediyor. Sanki bir devir kapandı ve benimki başladı, gibi. Paranın üzerine kendi resimlerini koyduruyor. Bu nefreti ve Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün kurduğu hâkimiyeti, biraz da acımasızlığını anlatmak istedim. 

Atatürk’ün neden çocuğu olmadığı gibi konulara da girmişsiniz...

Bazı kaynaklarda Atatürk’ün çocuğu olduğu ve saklandığı söyleniyor. Bazı kaynaklarda da çocuğunun olamadığı söyleniyor. Ben çocuğu var mı bilmiyorum ama Hüsrev Gerede’nin karısıyla paylaşmış, çocuğu olamadığını. 

Bahsettiğiniz gibi bir tedavi uygulanmış mı?

Evet, doktoru birçok şey uygulamış. Ama sonuç alınamadığı söyleniyor.

‘Ölümü araştırılmalı’

Kitapta Kemal, Başbakan Saydam’ın sağ kolu. Var mı o dönem öyle biri?

Benim hayali karakterim. Kemal biraz orada devleti anlatıyor. 

Derin devlet gibi...

Ta kendisi. Ama bu derin devlet acaba Kemal mi, bir taraftan da... Çünkü Refik Saydam çok şaibeli biçimde ölüyor kitabın sonunda. 

Zehirlenmiş gibi...

Bir doktor, birtakım açıklamalar yaptıktan, “Her şeyimiz bozuk A’dan Z’ye, şöyle iyi değiliz, böyle iyi değiliz” dedikten hemen sonra kalp krizi geçiriyor. Pera Palas’ta ölüyor ve o arada ambulans gelmiyor... 

Özal vakası gibi...

Bu ölüm şaibeli. Refik Saydam bir yere kadar İnönü’nün yanındaydı ama bir yerden sonra o ilişki kırıldı. O ayrımlar başladıktan sonra Saydam’ın hayatını kaybetmesi çok enteresan. Ve hiç beklenmeyen bir şekilde. Yani bir doktor kalp krizi geçirdiğini anlamaz mı? Sözde demiş ki “Doktor çağırmayın, telaş etmeyin”... 

Nereyi işaret ediyorsunuz şimdi?

Bilmiyorum ama araştırılması gereken bir ölüm.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!