Eski festivallerden birinde gösterilen bir Fransız filminde; eşini aldatan adam, bir türlü bırakamadığı gizli sevgilisine ayrılık günü şöyle diyordu: Seni daha çok seviyorum ama onu daha uzun zamandan beri seviyorum... Neresinden tutarsanız tutun; içinde dram var, kavuşamama var, ayrılık var, heyecan, şehvet ve bolca sevgi var. Özetle aşk, iki insan arasında yaşanabilecek, herkesin hayatında bir ya da belki birkaç kez yaşayıp hikâyesine kattığı hem uhrevi hem dünyevi bir durum.

Hayat nasıl değişiyorsa, filmler de değişiyor. Yeni gösterime giren Oscar adayı “Her” de, bize hayatla birlikte aşkı yaşama biçiminin de nasıl değişebileceğini anlatıyor. Yakın gelecekte geçen film, gerçek eşinden boşandıktan sonra satın aldığı bilgisayar programına âşık olan adamın hikâyesi. Öyle basit bir programdan bahsetmiyoruz. Kahramanımız Thedore’un (Joaquin Phoenix) hayatına önce sanal bir sekreter olarak giren, günden güne heyecan kaynağına dönüşen yapay zekâ ötesi Samantha (Scarlett Johansson sesiyle hayat veriyor) söz konusu olan.

GELECEKTE AŞK

Dokunmadan, koklamadan; onu da bırak, görmeden yaşanan bir aşk bu. Tıpkı birkaç yüzyıl öncesinde, sadece mektuplar aracılığıyla yaşananlar gibi. Peki gerçek ve saf aşk, Thedore’un Samantha ile yaşadığı olmasın? Öyleyse ileride yapay zekâlara, bilgisayar programlarına mı meftun olacağız? Filmin sonunu söylemeyelim ama pek de öyle değil gibi. Bu güzel film aşkla ilgili ufkumuzu açsın, gelecekle ilgili bize bir şeyler söylesin istedik ve aşağıdaki sorularla psikiyatrların, ilişki uzmanlarının kapısını çaldık.

1. Aşık olmak için bir bedene ihtiyaç var mı? Var olmayan birine âşık olunur mu?

2. Dijital teknolojiler, aşk kavramını nasıl dönüştürecek?

3. Aşk aslında, geçmişte olduğu gibi sevdiğine dokunamamak mı acaba?

4. Film, âşık olduğumuz kişinin kafamızda yarattığımız kişi olduğunu mu gösteriyor?

5. Dokunmaktan, göz göze konuşmaktan uzaklaşıyorsak, bir gün hepimizin bir yapay zekâya âşık olması olası değil mi?

6. Bildiğimiz aşktan kopuşu, kaç kuşak sonra yaşarız?

7. Modern zamanlar öncesinde de koklamadan, görmedendi aşklar. Filme bakarsak, o zamanlara geri mi döneceğiz? Aşk aslına mı rücu edecek?

"Gerçek aşk dokunmaktır"

Ebru Tuay ÜZÜMCÜ (Aile ve İlişki Terapisti)

■ Varolmayan bir insana âşık olmak mental bir sorun. Perdelerle konuşmak, elektrik süpürgeyi azarlamak da benzer davranışlar.

■ Bunlar aşk kavramını dönüştürmeyecek, kişilerin zaaflarını farklı şekillerde ifade etmelerinin önünü açacak. Aşkı dijital ortamda “steril” bir formda yaşar kişi bir müddet. Ancak sağlıklı bireyler iki nedenle bununla tatmin olmaz. İlk neden merak. Sağlıklı zihin merakla işler. İkincisi de temas ihtiyacı. Sağlıklı beden ten tene, göz göze teması arar.

■ Dokunamamanın beslediği aşk değil, aslında merak ve ihtiyaçtır. Biz bu mekanizmadan aşk fikrini üretiriz. Derdimizi yüceltiriz. Gerçek aşksa tam tersine dokunabilmekle ilgilidir. Mark Twain’in dediği gibi; “Hiç kimse uzun süre evli kalmadıkça gerçek aşkın ne olduğunu anlayamaz”.

■ Aşık olduğumuz kişi, çoğunlukla dertlerimizle ilgili malzemeyi kendisinde bulabileceğimiz kişidir. Örneğin, babam ben çocukken beni hep dövmüş diyelim. Ailenin, sevginin ve korumanın figürü olan baba ile dövme davranışını eşleştirmiş olabilirim. O zaman, sevginin olduğu yerde dayak da olabilir algısı zihnimde yerleşir. Bu nedenle saldırgan, agresif birine âşık olabilirim. Bu senaryo bize, kendi kafamızda yarattığımız “ideal” kişi ile aşk yaşamanın düşündüğümüzden karmaşık ve aslında mümkün olmadığını gösteriyor.

■ Telefonlarla, anlık mesajlaşmalarla gelişen iletişim teknolojisi biz insanlara yetmedi. Görüntülü olanını istedik. İlk başta görüntülü iletişim heyecan verici geldi. Kısa süreli ayrılıklarda yeterli oldu. Fakat sevdikleriyle uzun süreli ayrılık yaşayanlar, görüp de dokunamamanın beter bir şey olduğunu deneyimliyor.

■ Dokunmak, 5 temel duyumuzdan biri. Bir yerden bir yere gitmek daha hızlı, farklı araçlarla oluyor ama hâlâ bir yerden bir yere gitmektir bu. Aynı şekilde bir insandan diğerine gitmek de (nam-ı diğer aşk), yöntemler değişse de aşk olarak kalacak.

■ Eskiden birbirini görmeden, yazışarak vs. olan aşk hikâyelerinde bir şeyi gözden kaçırıyoruz. O hikâyelerin çoğunun devamı var. Birleşmeler var, ilişki yürümediğinden ayrılanlar var fakat bunlar kavuşamama durumu kadar anlatılmadığı için bilmiyoruz. Kavuşamadığım “şey”i bu kadar yüceltme sebebim aradaki boşluğu dolduranın ben olması.

‘Samantha’nın hayat hikâyesi var mı?’

Doç. Dr. Levent METE (Psikiyatr)

■ Âşık olmak için önce bir hayale ihtiyaç var. Anne babamızla ve çocukluğumuzda bize bakan kişilerle ilişkili, kim olduğu bilinmeyen bir hayalin peşinden gidiyoruz. Bilinç dışında yerleşmiş bir hayal bu. Dolayısıyla âşık olacak kişi, elinde yıpranmış ve silik bir fotoğrafla, kalabalıklar arasında dolaşıp sevdiği insanı arayan birine benziyor. İşin ilginç yanı fotoğraftaki sevgilinin gerçek hayatta hiçbir zaman var olmaması. Ancak içimizdeki kavuşma arzusu öyle güçlü ki, sonunda yalnızca bazı özellikleriyle ona benzeyen birini buluyor, o bulanık hayale daha çok benzesin diye zorlamaya başlıyoruz. Öyleyse, bir hayale âşık oluyoruz. Ancak, aşkı yaşamak için o hayali üzerine yerleştireceğimiz gerçek bir insana ihtiyacımız var.

■ Teknoloji, öncelikle insanların birbirine ulaşma yollarını çoğaltıp zenginleştiriyor. Flört edebileceğimiz ve âşık olabileceğimiz insan sayısı da artıyor ve çeşitleniyor bu arada.

■ Peşine düştüğümüz hayalin, ebeveynlerimizden izler taşıdığını artık herkes biliyor. Öyleyse aslında âşığın hayaline kavuşması yasaklarla imkânsızdır. Bu imkânsızlık onu hem kışkırtır hem de yıkımdan korur.

■ Birine âşık olmak için, kafamızdaki hayalle kısmi bir benzerliğinin bulunması yeterli. Bu nedenle, senaryonun, bilinçdışının temel kurallarından biriyle uyum halinde olduğunu söyleyebiliriz. Bir jest, bir bakış, bir davranış, yalnızca ses ya da yalnızca görüntü, sonunda hayalimizdeki sevgiliyi bulduğumuza bizi inandırabiliyor.

■ Filmdeki yapay zekâ programı, biyolojik, ruhsal ve toplumsal süreçlerin oluşturduğu “insan” değil, bilmediğimiz bir şey. Böyle bir oluşumla, yaratıkla kurulacak ilişkinin doğası üzerine konuşabilmek için bazı sorular sormakla işe başlayabiliriz. Samantha’nın bir hayat hikâyesi var mı? Kendisini ne olarak biliyor, boşlukta yaratılmış bir zihin mi, yoksa bizler gibi bir sürecin ürünü mü? Yalnızca bilinçten mi oluşuyor, yoksa bir bilinçdışı var mı? Âşık olabilen bir varlık mı, yoksa varoluşu başkaları için aşk nesnesi olabilmekle mi sınırlı?

■ Konu filmlerden açılmışken, Matrix ve Yapay Zekâ filmlerinde tahayyül edilen varoluş biçimleri gerçekleştiğinde bugün tahmin edemeyeceğimiz bambaşka ilişkilerin yaşanacağı bir gelecek bizi bekliyor da olabilir.

■ Modern zamanlar öncesine dönmemiz pek mümkün değil. İletişim yolları o kadar çeşitlendi ki dokunmadan, koklamadan, görmeden aşkın yeniden yaygınlaşması artık olanaksız. Dünya George Orwell’in “1984”üne dönüşmedi.

‘Yapay zekâya âşık olabiliriz’

Dr. Ayşegül SÜTÇÜ (Psikiyatr)

■ Aşkı beden değil zihin başlatıyor ama aşk er geç bedeni arzuluyor. Aşk doyurulmamış bir arzu ile beslenir. Erken bebekliğimizde annemizin memesine duyduğumuz arzu ve onu her istediğimizde bulamayışımız gibi... Gerçekte bu arzunun doyurulması olanaksızdır, zaten doyurulunca arzu kalmaz. Aşk da böyle bir tamamlanma, bütünlenme arzusundan, bunun bedene indirgenmiş hali olan cinsel arzudan beslenir. Aslında ne âşık olduğumuz kişide onda varolduğunu sandığımız şey vardır, ne de bizde onun istediğini sandığımız şey.

■ Aşk iletişimle başlar. Dijital iletişim yolları aşka giden yolları daha da artırdı, uzakları yakın etti, bu sayede normalde iletişim kurup âşık olunamayacak kadar uzaktaki birine âşık olmak daha da kolaylaştı.

■ Aşk sevdiğine dokunamamak değil, dokunsa da âşık kalmak. Aşkta hem tensel hem ruhsal arzu vardır. Hem şefkat hem şehvet hissedilir. Cinsel doyumla aşkın şehvetinden kaynaklanan tensel arzu bir süreliğine doyar ama şefkat içeren ruhsal arzu canlı kalır.

■ Âşık olduğumuz kişiyi kafamızda biz -yenidenyaratıyoruz. Bu yeniden yarattığımız kişide bizim ona atfettiğimiz güzellikler de olabilir, var olan güzelliklerinin abartılı algılanması da, olası çirkinliklerinin görülememesi de.

■ İletişim yolları arttıkça dokunmadan ve göz göze konuşmadan da aşk mümkün olabiliyor ama âşık sevdiğine kavuşmak istemekten vazgeçmiyor. Kanımca hiçbir âşık yoktur ki “Ben kavuşmak istemiyorum, sadece uzaktan aşığım” desin. Öte yandan bir yapay zekâya âşık olmak da olası. Âşık olduğumuz kişiyi biraz da kafamızda yaratmamız gibi, onu şekillendirip kendimiz de onunla birlikte yeniden şekillendiğimiz gibi, öğrenebilen ve iletişim kuran bir yapay zekâya da aşık olabilir, onu dönüştürebilir, onunla dönüşebiliriz. Ancak bir gün yine de -filmin sonunda olduğu gibibaşımızı yaslayacak bir omuza ihtiyaç duyacağız.

■ Şimdiki algımızla dünyevi aşktan koptuğumuzu düşünmüyorum. Aşk hep vardı, bundan sonra da olacak; cinsellik hep vardı ve olacak. Bir gün yeterince uzun zaman geçince insanın evriminde aşk neye evrilecek? Öngörmek zor. Belki bir gün dediğiniz şey olacak, insan dünyevi aşktan kopacak, insan soyu belki böyle tükenecek. Kim bilir?

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!