Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Mert Başaran 44 yaşında. İstanbul doğumlu, işletme mezunu. Farklı kurumlarda satış sorumlusu, satış müdürlüğü gibi görevler yaptıktan sonra, 37 yaşında “finansal özgürlüğüne” kavuştuğunu söylüyor. Bunu da yaptığı küçük tasarruflarla gerçekleştirmiş. Kitabı yazmaktaki amacı da bu: Herkesin bunu becerebileceğini anlatmak.

“Bu kitabı yazmaktaki amacım küçük yatırımlarla, çok küçük tasarruflarla paranın geometrik büyüme etkisini göstermek. Belli yaşlarda bunları öğrenmiş insanlar bunları yaparlarsa biz de gelişmiş ülkeler gibi olabiliriz. İsveç’in, Norveç’in bizden bir farkı yok, sadece bunu yapıyorlar. Büyük iş insanlarının, büyük zenginlerin yaptığı da bu” diyor Mert Başaran. Asıl vurgulamak istediği, tasarrufun önemi tabii. Ama nasıl bir tasarruf? “Ülkenin sayılı zenginlerinden birini hatırlıyorum, çantasının bir yeri sökülmüş ve diktirmişti. ‘Neden yenisini almıyorsun’ dedi, ‘Ne gerek var’ dedi. Ne gerek var sorusu çok güzel. Steve Jobs’un ölmeden önce kullandığı araba eski bir arabaydı. Warren Buffet’ın kullandığı araba da öyle. İşine yarayacak şeylere elbette para harcayacaksın ama sınırlı paran varsa onu önce sana gelir getirecek şeylere kullanacaksın. İnsanlara bunu anlatabilirsem Türkiye de çok güçlü olur. Sistem bunu istiyor mu tartışılır ama benim ülkem için dileğim bu. Ve keşke müfredatlarda da bu olsa, çocuklara da bu öğretilse... Bunu yaptırırlar, bilmiyorum, çünkü sistem bunu istemiyor…”

Daha fazla uzatmadan sözü tamamen Mert Başaran’a bırakayım. Belki siz de feyz alırsınız.

 KÜÇÜK İŞLER BÜYÜK ÖZGÜRLÜKLER (Mert Başaran / Butik Yayıncılık)
KÜÇÜK İŞLER BÜYÜK ÖZGÜRLÜKLER (Mert Başaran / Butik Yayıncılık)
Kendi hikâyenizden başlayalım. “Sıfırdan, küçük birikimlerle ciddi bir servet yapabileceğini gösteren rahmetli dedeme,” ve “Güzel yaşayarak kocaman bir servetin nasıl yok olabileceğini gösteren babama” demişsiniz ithafta. Siz bu iki zıt kutup arasından nasıl sıyrılıp çıktınız?

Zaten hikâyeyi farklı kılan, yazmama vesile olan, kitabımın kısa sürede böyle ilgi çekmesine neden olan da bu iki ucu görmüş olmam. Sadece para kazanmayı değil, o paranın nasıl yok edileceğini de gördüm. Standartları yüksek tutarak, lüks yaşayarak, gösteriş yaparak o paranın nasıl yok edildiğini genç yaşta görmüş oldum. Bunları yapmadığında ise o paranın nasıl geometrik olarak büyüdüğünü anladım. Basit deyimle, nasıl yavruladığını. Bu da benim şansım sanıyorum. Babamı ve dedemi görmemiş olsaydım bugün bu kitabı yazacak vizyonda olmazdım.

Ben insanların isim ve soyadlarının kaderlerinde belirleyici olduğunu düşünürüm. Bu gerçek soyadınız mı?

Soyadım gerçek. Ama yıllarca çok da “başaran” olarak yaşadığımı söyleyemem. Kitapta da anlatıyorum. Çok ciddi yanlışlarda debelenerek çok mutsuz dönemler, başarısızlıklar yaşadım. Disleksim vardı, bununla ilgili de zorluklar yaşadım iş hayatımda. Hatta şöyle bir espri yaparım: Soyadımız hayatımıza yön veriyorsa 35 yaşına kadar neredeydi bu soyadım?

“ZENGİN KÖLELER DE VAR”

“Uzun yıllar boyunca şunu gözlemledim. Dünyanın en iyi okullarında okumuş, üstün zekâya sahip çok donanımlı kişiler, genelde hiç okumamış, çok daha düşük eğitim düzeyi olan, bazen ortaokul bazen lise hatta ilkokul mezunu insanların kocaman şirketlerinde çalışıp para kazanmaya çalışıyorlar” diyorsunuz. Okumanın, eğitimin en çok aşağılandığı, hakir göründüğü bir çağda değil miyiz zaten? Okuyanlar ve kendi eğitimine para harcayanlar da bir gün hak ettiklerini kazanacak mı? Ve nasıl?

Aman yanlış anlaşılmasın. Benim anlatmaya çalıştığım tamamen farklı bir bakış açısı. Eğitimi hakir görmek gibi bir niyetim asla yok. Eğitim iyi hoş, elbette eğitim almalı. Ama şunu da bilelim: Eskiden de böyleydi biraz ama özellikle şu anda eğitim sistemi tamamen bazı bilgileri vermemek üzerine kurulu. Bazı bilgileri de özellikle anlatmak üzerine. Bize okuduğumuz okullarda anlatılan bilgiler tamamen nasıl iyi bir çalışan olunur üzerine kurgulanmış; nasıl daha iyi bir yönetici olunur, nasıl daha iyi çalışan olunur, nasıl daha iyi bir işçi olunur. Buna göre programlanmış bilgiler bunlar. Meslek lisesinde okuyorsanız amaç sizi iyi bir işçi yapmak. İşletme bölümünde okuyorsanız iyi bir yönetici yapmak. Ama hiçbir müfredat bizi finansal özgürlüğümüze ulaştıracak, başarılı bir iş insanı yapacak ya da erken yaşta doğru yatırımlarla kendi kendini emekli edecek bir eğitim vermiyor. Belki biraz komplo teorisi olarak görülüyor ama bence sistemin bilerek yapmadığı ya da yaptığı şeyler bunlar. Herkes bu bilgilere vakıf olup bu eğitimden geçse, bu nosyona sahip olsa herkes işveren olur, doğru dürüst işçi bulunamaz. Herkes para sahibi olur. Büyük sermaye bir noktadan sonra çalıştıracak insan bulamayabilir. Zaten sistemin numarasına uyanan insan tüketim sarmalından da çıkıyor. Gereksiz tüketim yapmıyor, borçlanmıyor, köle olması zorlaşıyor. Oysa sistemin kendini devam ettirmesi için finansal kölelere ihtiyacı var. Bu eski Roma’da da böyleymiş bugün de böyle. Dolayısıyla bu bilgileri insanlara niye versinler ki? Karınlarını doyuracak şekilde bir maaş vermek, maaşlar arttıkça o parayı harcayacakları yeni enstrümanlar, yeni havuçlar bulmak, sarmalın içinde tutmak üzerine kurulmuş bir sistem. Bu yüzden bana sorarsanız okullarda çoğu gerçek bilgi verilmez. Mesela çoğu üniversite mezununa soralım. Bu konuda anket bile yaptım. Her şeyi bilirler doların paralarını erittiğini bilmezler. Kim Kardashian’ın vücut ölçülerini bilirler, bu bilgiyi bilmezler. “Hayır, dolar paranızı enflasyona karşı korur” derler. Oysa dolar artar ama daima enflasyondan daha az arttığı için paranızı eritir. Çünkü doların da kendi enflasyonu vardır. Bu bir örnek. İnsanlar paranın geometrik artışını, aslında yavrulayabileceğini de bilmez. Henry Ford’un bir lafı vardır. Der ki ‘İnsanlar bizim bankacılık sisteminde, finansal sistemde neler yaptığımızı bilse dünyada devrim olur.’ Yani gerçekten müthiş bir oyun var. Ve bu oyunu da oynayanlar kurmuşlar. Tabii ki bizim de çok fazla bilmemizi istemiyorlar. Bize diyorlar ki güzel çalışın, başarılı olun, daha da yükselin, yükseldikçe daha güzel yerlerde yaşayın, daha güzel arabalara binin, daha çok harcayın, daha çok alın, daha çok borçlanın daha çok çalışın. Bu kitapta aslında şunu anlatıyorum: Bu öyle bir sistem ki sadece az gelirli kişi köle değil. 15 bin lira alan da köle olmuş durumda, yedi bin lira alan da 500 bin lira alan da. Öyle adamlar tanıyorum ki belki aylık gelirleri 200- 300 bin lira ama yaşadıkları hayatı yaşamak istemezsin. Hiç ama hiç sevmedikleri ortamlarda, normal hayatta yüzüne bakmayacakları kişileri alttan alarak çalışmak zorunda kalıyorlar. Baksan ülkenin en önemli şirketinin CEO’su belki. Bugün pek çok kişiye acayip gelecek 300-500 bin TL aylık alsalar da tüketimleri de ona göre büyümüş ve sistemin kölesi olmuşlar.

“KAYITDIŞI VAR, LAPTOP’TAN BAKARAK OLMAZ”

“Daha az eğitimli, içgüdüsel olarak neyi nasıl yaptıklarını bilemediğim bir şekilde hareket eden kişiler çok çok iyi yatırımlar yapıp çok büyük servetler edinirken, iyi eğitimli, ekonomi konularında bilgili insanlar çoğunlukla yanlış kararlar veriyor, öngörüleri tutmuyor.” Neden böyle? Sebebi ekonomi sahasının belirsizliği mi; eğitildikçe insanın gerçeklerden uzaklaşması mı?

Önceki soruda da biraz anlattım. Eğitimli insanlar iyi bir yönetici olmak, iyi bir çalışan olmak üzere eğitiliyor. Vizyoner özellikleri bilinçli olarak kaybettiriliyor, diyebilirim. Riskler, olasılıklar derken bir tür iş körlüğü gelişiyor. Sadece bir konuda uzmanlaştırılıyorlar. Bir konuyu derinlemesine o kadar iyi biliyorsunuz ki, kalan kısma körleşiyorsunuz. Ama sahada olan, her şeyi sokaktan öğrenen insan daha başarılı oluyor. Okullardaki eğitim insanı biraz da korkak kılıyor. “Akıllı düşünürken deli dereyi geçermiş” diye bir söz vardır. Tam o hesap. İyi eğitimli riskleri hesaplamaktan, bilgiye boğulmaktan hareket edemiyor. Evet eğitim güzel ama eğitim sistemi iyi çalışan yetiştirmek üzere ve maalesef korkuları geliştirmek üzere kurgulanmış. Cesur girişimci olmaya yönlendiren okullar da var ama çok az. Ayrıca söz konusu ülkemiz olduğunda özel bir durum da var. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde kayıt dışı çoktur. Etiler’de puronu içerek ekonomiyi yorumlarsan hep yanılırsın. Türkiye’nin en önemli, milyon takipçili ekonomi profesörleri iki yıldır “ev fiyatları çökecek” dedi ama öyle olmadı. Ben her yerde bağırdım, “ev fiyatları coşacak” diye. Bunu neye göre söyledim? Onlardan daha zeki olduğum için değil. Basit bir üniversite mezunuyum sonuçta ama hep sahadayım. Konya’da, Diyarbakır’da, Erzurum’da ne olduğunu görünce, insanlarla sokakta temas edince bazı şeyleri anlıyorsunuz. Ama sadece rakamlara bakarsanız bunları göremezsiniz. Çünkü rakamlarda kayıt dışını göremezsiniz. Şöyle özetleyeyim: Kayıt dışının çok olmasından dolayı Türkiye laptop’tan verilere bakarak, ofiste raporları okuyarak ekonomisi üzerine yorum yapılacak bir ülke değil. Bunu yapan her zaman çuvallar, bugüne kadar da hep çuvalladı.

Bugünkü gibi kriz dönemlerinde insanlarda umut da bitiyor. Özellikle gençler Türkiye’den gitmek istiyor. Bu durumda onlara kalın demek, doğru kararlar almalarını sağlamak mümkün mü? Siz ne tavsiye edersiniz?

Belki biraz popülist bir cevap olacak ama bu biraz da bize oryantalizmin verdiği bir şey: Şark, Anadolu kötü, Batı iyi. İlginç bir şey söyleyeyim, Almanya’dan, Fransa’dan “Türkiye’de yaşamak istiyorum, burada geçinemiyorum” diye bana yazanlar da oluyor. Böyle insanlarla muhatap oluyorum. Gençlere “gitmeyin” demek zor ama kendi arkadaşlarımdan da görüyorum, gidenler de gittikleri yerde ekonomik sıkıntı çekiyor. Kim giderse mutlu oluyor? Çok üst düzey beyaz yakalılar. Mesela IT sektöründe Türkiye’de beyin sayılabilecek insanları Amerika özelikle seçiyor. Ama ortalama olarak burada zorlanan biri, Avrupa’ya gittiğinde de zorlanacaktır. Peki çözüm ne? Çözüm kitabımda anlattığım gibi genç yaşta duruma uyanmak. Dedemin yaptığı gibi bir hayat sürmek. Kitabımda dostlarım olan, yanlarında çalıştığım, kendilerinden çok feyz aldığım gerçek varlık sahibi insanların, gayrimüslim ticaret üstatlarının vizyonlarına da çokça yer verdim. Çözüm onların yöntemlerini uygulamak. Ümidini korumak, hedefini zamana yaymak ve istediğin yere gelmek. Ben disleksi gibi bir rahatsızlığa rağmen bunu başardıysam herkes yapar. Ve bunu Türkiye’de yaptım. Son yirmi yılda yirmi kez Bozcaada’ya gidip bir kez “acaba burada yatırım yapılır mı” diye düşünmemiş tonlarca insan tanıyorum. Onlara şunu diyorum: Yirmi kez gittin, 20-30 bin lira harcadın, yatırım yapmak aklına gelmedi çünkü ülkenin ekonomisi kötü diyorsun. Ama sen 20 kez yerine 10 kez gitseydin ve o ufak ufak paralara tarlalar alsaydın şimdi bir servetin vardı. Doğru zamanda doğru yatırımları yaparsanız aslında Türkiye fırsatlar ülkesi. Özellikle toprak yatırımında dünyada bu kadar çok para kazanılabilecek ülke yok. O yüzden çok fazla yabancı yatırımcı hâlâ Türkiye’den toprak alıyor. Almanya’dan gelen bir yatırımcıya sormuştum. İyi bir şirket yöneticisi kendisi ve burada toprak yatırımı yapıyor. “Neden Türkiye” demiştim. “Almanya’da, 6 Euro’ya bir yer alırsın, 20 yıl sonra 8 Euro olur. Gebze’de 6 Euro’ya aldığımız yer yıllar sonra 1200 Euro oldu, böyle bir fırsat yok” demişti.

ZENGİNLİK VERGİSİ, VATANDAŞLIK MAAŞI…

Son araştırmalara göre Amerika’da işe girenlerin yarısı ilk altı ayda işi bırakıyor. Artık insanlar çalışmak da istemiyor. Çünkü çalışarak para kazanılmadığını görüyorlar. Bu durum dünyayı toplam bir çöküşe götürmez mi?

Bunun nedeni insanların artık kazandıkları parayla tatmin ve mutlu olamamaları. Mutluluk çok azaldı çünkü sistem o kadar çok tükettiriyor ki ne kadar kazanırsan kazan yetmiyor, havuca bir türlü ulaşamıyorsun. Malum tüketim ekonomisi. Her şey mutluluk paketi içinde satılıyor. Ve ne hikmetse o mutluluk havucu sen yaklaştıkça uzaklaşıyor. Orada tabii devlet yardımı da var. Madem mutsuzum, çalışmayayım diyorlar. Üç bin dolarla değil, devletin verdiği bin dolarla sürünerek de olsa yaşarım diye bakıyorlar. Aslında bence bu durum kölelik sisteminin sonlarına doğru geldiğimizin de göstergesi. İnsanların boynundaki yularlar artık o kadar sıkmaya başladı ki istifalar çoğaldı. “Ne gereği var” diye bakmaya başladığın noktada yaşamını sürdürmek için gerçek ihtiyaçlarının neler olduğunu da anlamaya başlıyorsun.

Kapitalist sistem hep böyleydi ama artık çok daha fazla şu durum yok mu: Birileri paradan para kazanıp zengin olurken bu, diğerlerinin çok daha fakirleşmesi anlamına geliyor. Birilerinin üstüne basmadan para kazanmak mümkün mü?

Vahşi kapitalizmin, neo-liberal politikaların sonucu bu. Ama bence artık sonuna geliyoruz. Birilerinin parası geometrik olarak katlanıp dururken birilerininki de o kadar azalıyor ki. Servet yüzde birin elinde. E tabii bu kadar çok para belli ellerde toplanınca halka ve tabana yayılacak para kalmıyor. Zaten bu kitabı bunun için yazdım. Okuyanlar bunu görsün, unutturulmuş sırrı anlasın diye. Çözüm ne? Zor belki ama biraz daha sosyal bir devlet, Atatürk’ün zamanında uyguladığı karma ekonomi gibi yöntemler. Warren Buffet, “Bu krizde bizim gibi zenginlerden servet vergisi alınmalı yoksa sosyal patlamalar olacak” dedi. Amerika biraz uygulamaya çalışıyor aslında bunu. Bence önümüzdeki 20-30 yıl sonra buna mecbur kalınacak. Hatta vatandaşlık maaşı gibi öneriler getiriliyor. Para o kadar küçük bir azınlığın elinde toplanmış ki alttakine kalmıyor. Büyük para sahipleri de bunun yaratacağı çatışmayı görüyor. “Biz bunlara hayatta kalacak kadar parayı verelim, yeter ki huzursuzluk, olay çıkarmasınlar” moduna girmiş durumdalar. Vatandaşlık maaşı önerisinin alt metni bu.

“PARANIZI BİRİKTİRİN, YAVRULASIN”

Paradan para kazanmanın zamanı geçmeyecek mi? Böyle olursa üretici de üretmeyi bırakmaz mı?

Bence geçmeyecek. Çok zor geçmesi. Binlerce yıldır, Antik dönemden beri bu böyle. Para kazanmanın zamanı geçmiyor. Yine ve hep para sahibi güçlü oluyor. Paradan para kazananlar güçlü oluyor. Kutsal kitapların yazıldığı zamanlarda da tefeciler vardı şimdi de var. Her şey değişir. Paranın ismi değişir. Altın olur, kripto olur ama paradan para kazanma bitmez. Tüm dünyada sosyalist veya komünist sistem olmadığı sürece bu böyle gider. Sadece birey bazında değil, para sahibi olan küçük devletler de her zaman dünyayı yönetmeye devam edecek. Kitapta anlatıyorum zaten. Güç sahibi olmanın yolu adı ne olursa olsun ‘paradan’ geçecek. Paranızı biriktirin, küçük küçük yavrulasın, hem özgürlüğe hem de güvenceye kavuşun. Kimsenin boynunuza taktığı yularla yaşamak zorunda kalmayın. Bunu bireyler gibi toplum da yapabilir. O zaman İsveç, Norveç, İsrail gibi sözü geçen güçlü ülkelerden olursun.

“Sömürülmekten şikayet etmeyin, sömürülmemenin yollarını bulun” diyorsunuz. Sömürülmemek için ne yapmak lazım?

Babamla yaşadıklarımdan sonra şöyle bir karar verdim. Ağlayarak, üzülerek bir şey olmuyor. Değiştiremeyeceğim şeyler için savaşmayı bıraktım, o değişmeyecek koşullar içinde nasıl güçlü oluruma baktım. Sosyal medyada bakıyorum herkes siyasi mesajlar yazıyor, dünyayı kurtarıyor. Ben ise şöyle diyorum. Ben siyaseti değiştiremem, dünyadaki yöneticileri, sistemi değiştiremem. Peki neyi değiştirebilirim? Paramı nasıl yönettiğimi, nasıl harcadığımı değiştirebilirim. Varolan sistemdeki açıkları, fırsatları bulup ona yaklaşımımı değiştirebilirim. Var olan konjonktürde nasıl iyi para kazanırız, nasıl paramızı çoğaltırız buna bakabiliriz, bunu değiştirebiliriz. Sistem değişmeyecek, krizler hep olacak. Biz bu sistem içinde kendimizi nasıl kurtarabiliriz, paramızı nasıl iyi yönetiriz ona bakmalıyız.

Sistem bizi lükse yönlendirdiği için mi sömürüyor?

“Herkesi lükse alıştırıyor” demek yanlış olur. Bugün asgari ücret alan kişi bu kapsamda değil elbet. Ama özellikle orta gelirdeki insanlara bu yapılıyor. Sistemin zaten temel hedefi bu. Mesela iyi bir yöneticisiniz. İyi kazanmaya başlıyorsunuz. O noktada standartları abartmadan yaşamaya devam ederseniz o kadar büyük bir parayı köşeye koyarsınız ki paranız yavrular, sonra yarın öbür gün o paralarla patronunuza rakip olabilirsiniz. Bu her sektör için geçerli. Aslında sistemin korktuğu da bu. Bu yüzden seni tüketim sarmalına sokuyor. Maaşın üçe dörde katlanıyor ama lüks marka oltasıyla ederi 50 lira olan çantayı sana bilmem kaç bin dolara satıyor. Bunu yaparken de sana satacağı imajları güçlendirecek ünlüleri kullanıyor. Ve bu oltaya gelmeyen de yok gibi. Aslında çok büyük çoğunluk parasının çok önemli kısmını imajları, görüntüleri satın almak için harcıyor. Burada yapılan, kölelik sisteminden kaçmanı engelleyecek bir pranga yaratmak. Yoksa bu parayı köşeye koyarsın, büyütürsün ve günü gelince de patrona dersin ki artık ben kendi işimi kuruyorum. Bunu sadece bireylere değil devletlere de yapıyorlar. Yıllar önce yazılmış bir kitap var: Bir Ekonomik Tetikçinin Anıları. Birebir aynı. Ülke boyutunda bakarsak bu sefer sana marka çantayı yüz kat pahalıya satmıyor; otobanlar yapmanı sağlıyor, lüks arabalar kullanman için sana krediler veriyor. Aynı kölelik sarmalı ülkeler için de var. Bu oltalara geldikçe ülke olarak da özgürlüğe ulaşamıyorsun. Seni ne kadar gereksiz lükse, markaya iterse o kadar sömürebiliyor. Yıllardan beri Ortadoğu’nun bu kadar sömürülmesinin, ülkemizin bu kadar borç altında olmasının nedeni de bu. Marka ve lükse harcanan para. Paranın çok azı gerçek yaşam ihtiyaçlarına, gıdaya harcanıyor. Maalesef bizim coğrafyada bir de “desinler” kültürü var. Kendini gösterme kültürü. Biz videoyla hava atan bir neslin iPhone ile hava atan çocuklarıyız. Çok kişi görüyorum böyle. Normalde alacak gücü yok, borç harç bunları alıyor. Konu komşu görsün diye beach’lere, lüks otellere gömülen paralar… Bunun sonunda sistemin kölesi olarak kalmaya devam ediyorsun. Lüks marka bu işin tuzağı, oltası. Bu tuzağa düşmemek lâzım. Avrupa’da, özellikle İskandinav ülkelerinde çok daha mütevazı yaşıyor insanlar. Fransa’da hâlâ Peugeot 205 görürsünüz. Burada göremezsiniz o arabaları. Doğrusu ekonomik koşullarımıza göre fazla lüks, fazla şatafatlı yaşıyoruz. Tıpkı babamın yaptığı gibi. Sonunda da kitapta anlattığım gibi bizi babamın durumuna düşürecek bu gidiş. Bunun çözümü de tekrar fabrika ayarlarımız olan dedemin yaşam tarzına dönmek. Küçük küçük yatırımlar yaparak, gerekmedikçe bir üst level’a çıkmayarak yaşamak. Yani amiyane tabirle bence Türkiye babam gibi yaşıyor. Dedem ise İsveç, Norveç gibi yaşıyordu.

 Mert Başaran
Mert Başaran

“DESİNLER VE GÖSTERİŞ KÜLTÜRÜ VAR”

“Zenginlerin o gizli, ama çok basit zenginlik sırrı” ne?

Sır değil sırları diyebiliriz aslında. Anlatayım... Kurumsal hayatta büyük şirketlerde satışta çalıştım, satış yöneticiliği yaptım. Yurtdışından çok fazla yöneticiyle de çalışma şansım oldu. Aynı şekilde Türkiye’den de çok fazla iş insanıyla, varlıklı insanla çalıştım. Her etnisiteden varlıklı insanı gözlemledim. Alman da var, Fransız da, Amerikalı da. Ülkemizden Ermeni de var, Süryani de, Yahudi de. Şunu gördüm: Bu insanların hepsi standart belli davranış kalıplarına sahip. Nasıl para kazanıp zengin olmuşlar derseniz hepsi aynı şeyi yapmışlar. Parasız kalan da hep aynı şeyi yapmış. “Ya dünyaya kaç kere geleceğiz, yiyelim” diyen de hep fakir kalmış. Hemen para yapalım diyen de aynı. Sır dediğimiz parayı yönetmek. Doğru kullanmak. Uzun vadede hedefim şu, şunu köşeye koyayım, beş-on yıl sonra bu paralarla şunu yapayım demek. Küçük küçük paraların yıllar sonraki hedeflerine giden yolu nasıl döşediğini biliyor bu insanlar. Bir taraf para kazanınca kültürüne göre direkt pavyona yahut lüks kulübe gidip bitirir parayı. Bir taraf ise o para geldi mi nerede ne yatırım yaparım, bu gelecekte bana ne getirir, diye bakar. Sır burada işte. ‘Zengin mindset, fakir mindset’ diye bir şey var. Yani zengin kafa yapısı ve fakir kafa yapısı. Sayısal lotodan, piyangodan büyük para kazananların yüzde 80’i beş yıl içinde parayı tüketiyor. Çünkü davranış kalıbı, kafa yapısı o. Para gelmiş harcayalım, diye bakıyor. Öbür taraftaki adamsa küçük bir para gelince bunu nasıl büyütürüm diye bakıyor. Kolejde okurken de bunu gördüm. Eski zengin, parayı tutmasını bilen ailelerin çocukları küçük bir para geldiğinde bunu nasıl büyütsem diye bakardı. Benim mahallemde yaşayan arkadaşlarım ise o günün en moda ayakkabı markası neyse onu alsam diye bakardı. Varlıklı insanların sırlarından biri de bu. Küçük paraları nereye yatırsam da büyüse diye bakıyorlar. Küçük paranın geometrik olarak büyüyeceğini biliyorlar. Zenginlerin belki en büyük ilk sırrı bu.

Dikkat çektiğiniz bir gerçek var: Her yerde cip, her yerde lüks restoran… “İşte bu noktada Ortadoğu kafasından çıkıp Avrupa kafasına girersek başarılı oluruz” diyorsunuz. Bunu açalım mı?

Ortadoğu kafası derken demek istediğim cipler, lüks markalar. Benim babam ile dedem arasındaki fark şuydu. Babam daha kimse Bebek, Etiler nedir bilmezken, balık restoranları nedir bilmezken o en güzel restoranlarda en güzel ıstakozları söyleyen adamdı. Çok da güzel bir hayat yaşattı bize. Allah razı olsun. Bodrum’a ilk 1986 yılında gittik. Bir sürü şeyi çok güzel yaşadık. Ama sonradan şunu fark ettim. Güzel yaşamaya, limitlerinizin üzerinde yaşamaya başlarsanız bunun sonu yok. Bugün bilmem ne oteline gidersen 300-400 bin liralık harcama da yaparsın. Dediğim gibi, şu an Türkiye babamın yaşadığı gibi yaşıyor. Ne zamandır derseniz, son 20 yıl filan değil. 1980’den itibaren gaza basıldı. O yüzden de 80 öncesine göre daha konforlu, daha kaliteli, lüks fakat daha borçlu ve köle bir hayat yaşıyoruz. Evet, 20 yıl öncesine göre elimizdeki imkânlar çok daha güzel, telefonlarımız, süper teknolojik aletlerimiz, daha güzel arabalarımız var ama çok daha fazla borçluyuz. Zaten lükse daldıkça lüksten çıkılmaz. Türkiye’nin hali bu. Bu, “desinler” kültürü, “gösteriş” kültürü. Onda var bende niye olmasın. Bazen arkadaşlarım beni tatile çağırıyor. İnanılmaz paralar harcanan beach’lere. Oraya gidenlerin çoğunun o paraya sahip olmadığını da biliyorum. Borç harç gidiyorlar. Ama ben gitmiyorum. Çünkü benim kafam dedem gibi olmaktan yana, onun faydasını gördüm. Ve şunu iddia ediyorum: Kitabımda anlattıklarımı gençliklerinden itibaren yapanların parasız kalma ihtimali yok. Bu kitaptaki vaadim, okuyup uygulayanı zengin etmek! Ama benim bildiğim anlamda zengin etmek! Dediklerimi yaparsanız ekonomik olarak özgür olacağınıza emin olabilirsiniz. Neden benim bildiğim anlamda zenginlik dedim? Çünkü zenginliği de farklı tanımlıyorum. Bana göre zengin olacaksınız. Kimseye müdanası olmayan, özgür insanlar olacaksınız. Kitapta da anlatıyorum. Üniversitedeyken araba alacak param vardı. O arabayla arkadaşlarımı da alıp gezip tozabilir, hava atabilirdim. Ama bunu yapmadım. Bunun yerine yatırım yaptım. Kitabımın okunmasını bu yüzden istiyorum. Ülkemizin değişmesini istiyorum. Bu bilincin oluşmasını, yeni gençlerin bu kafaya gelmesini istiyorum. Belki o zaman biz de İsveç, Norveç gibi oluruz.

“ONLINE ALIŞVERİŞ TUZAK”

“Nutella etkisi” önemli bir saptama. Parayı bir yere bağlıyorsunuz, dolayısıyla para olmayınca bir şey yapamıyorsunuz. Bunun faydası ne?

Bu tamamen benim uydurduğum bir kavram. Bu benim için Nutella’dır, öteki için lüks arabadır, diğeri için yurtdışı tatilidir. İnsanoğlu etten kemikten yaratılmış. Nefis diye bir şey var. Vehbi Koç’a bakın o Nakkaştepe’deki yere para artık inanılmaz noktada büyüdükten sonra geçiyorlar. Gerçek zenginler ilk kazandıkları parayla hemen en lüks yere ofis kurmuyorlar. En lüks arabayı almıyorlar. Bunu yapmak için de irade olması lazım. Ben de etten kemikten biriyim. Benim de zaafım var. Kiminin sigaradır, kiminin başka bir şeydir. Nedir Nutella. Nutella’yı çok severim ben. Şunu fark etim. Eve Nutella alırsam o gece o kavanozu bitiriyorum. Ve bir karar verdim. Almıyorum. Gece canım Nutella çekiyor mu, çekiyor ama uygulamadan söyleyeyim demiyorum. Alışveriş de öyledir. Mümkün olduğu kadar kredi kartı kullanmıyorum. Online alışveriş yapmamaya çalışıyorum. Çünkü bir atak gelir insan Nutella da alır, beğendiği bir ayakkabıyı da. Ama onu almadığımda AVM’ye git, arabayı park et, o ayakkabıyı alma hevesim kalmıyor. Vazgeçiyorum. Çünkü ihtiyaç değil! Online alışveriş de aynı şekilde insanın nefsine, zaaflarına göre kurgulanmış. Herkes kendi Nutella’sını bulsun ve bu dediklerimi ona uygulasın. Parayı bir yere bağlamak da aynı etkiyi yapıyor. Köşede çok nakit tutmazsan fazla harcayamazsın. Yüksek limitli kredi kartı kullanmamak, mümkünse hiç kullanmamak da bir yöntem. Zaten bunu yaptığınızda otomatik olarak tüketim azalıyor, birikim çoğalıyor. Bugün kredi kartı kullanmayan, online alışveriş yapmayan ve sidik yarışına gireceği ortamlardan kaçınan birinin giderleri otomatik olarak yüzde 50 düşüyor. Oradan kalan parayla neler yapabileceğinizi bir düşünsenize.

Kapitalist sistemde zengin de borçlu. Neden?

Sistemin değişikliği burada zaten. 25 yıl önce iki asgari ücretle Allah’a şükür diyerek yaşayabilen biri, şimdi 30 bin lirayla geçinemiyor. Öyle insanlar tanıyorum ki ultra lüks otellere gidiyorlar sonra o paraları ödeyemedikleri için riskli işlere giriyorlar. Kariyerleri, itibarları bitiyor. Gece uykuları kaçıyor. Biri stresten kanser oldu. Sırf daha iyi bir eve çıkacağım diye öyle bir borç aldı ki, kaldıramadı. Yanılmıyorsam o zaman bir milyon doları vardı. Bankaya, yatırıma koysa ölene dek huzur içinde yaşardı ama gitti bir milyon daha kredi çekti, villaya çıkınca stresten mide kanseri oldu. Kapitalist sistem öyle bir sistem ki sana bir çantayı öyle fiyatlara satıyor, bir birayı öyle fiyatlara içiriyor ki aklın durur. Bu yaz Alaçatı’ya gideyim dedim. Baktım fiyatlar mantık dışı pahalı. Ben ne yaptım?Alaçatı’ya beş dakika uzaklıkta Ilıca’da bir otele gittim. Onda bir fiyatına. Gittim Alaçatı’da eğlendim, otel olarak Ilıca’da kaldım. Bağdat Caddesi’ni çok seviyorum ama caddede oturmuyorum hemen yakınında, caddedeki bir evin onda bir fiyatına aldığım evde oturuyorum.

“IPOD YERİNEHİSSESİNİ ALDIM”

Bu kitabı sadece mantıklı yatırım, iyi ekonomi yönetimi öğretmek için değil, sistemin ayartmalarına karşı eğitmek için de yazdığınızı söylüyorsunuz. Sistemin en büyük ayartması hangisi?

Sistemin ayartması ortada. Seni bir şekilde aşağılık hissiyle dolduruyor. Sen de o histen kurtulmak için sana sattığı şeylere tav oluyorsun. Gerçek fiyatı 10 lira olan şeye sana bir imaj katacağı düşüncesiyle bin lira veriyorsun. Bir görüntü satıyor bize sistem. İmaj satıyor. Artık şu marka giymelisin, şurada tatil yapmalısın, şu arabaya binmelisin… Seni ayartıyor. Saçma sapan, gerekli olmayan şeylere paralar veriyorsun. Hele bütün arkadaşların da bunu yapıyorsa zaten kaçamıyorsun. Bütün ayartma bu. O marka çantalar boşuna yapılmıyor. 50 bin dolara, 100 bin dolara çantalar, 150 bin dolara saatler. 100 dolarlık saat de zamanı gayet güzel gösteriyor derdin zamanı öğrenmekse.

“Ben paramın yavrusunu almayı tercih ederim” diyorsunuz. Bu her yatırım için geçerli bir şey mi?

Her yatırım için geçerli. Belli bir noktadan sonra ise artık buna gerek kalmıyor. 20, 25, 30’lu yaşlarda bunu yapmalısın. Kenara para koymalı ve onu yavrulatmalısın. 50 yaşında artık gerek yok. Çünkü o zamana kadar dediğimi uyguladıysanız paranız öyle çok yavrulamış oluyor ki artık ihtiyacınız kalmıyor. Örnek vereyim: Diyelim bugün 50 bin liranız var. Bu beş yıl sonra 200 bin oluyor. İkinci beş yılda 800 oluyor. Ha, fena değilmiş diyorsunuz. Üçüncüde ise 3.2 milyon oluyor. Hatta bunu çocuğunuz doğduğunda yapabilseniz ne güzel. Hayatı kurtulacak. Dördüncü beş yılda, çocuğunuz 20 yaşına geldiğinde bu para oluyor 12 milyon 800. İşte geometrik artma, paranın yavrulaması budur. Ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi. Kendiniz için yapıyorsanız da 20’li yaşlarda başlarsanız 40 yaşında ciddi bir rakam oluşur. 20’lerde, 30’larda başladıysanız 50’lerde artık rahat edersiniz. İşte finansal özgürlük. Yine kendimden bir örnek vereyim. iPod’ların en popüler olduğu dönemde iPod almak yerine hissesini almıştım ve bu yatırımım ciddi paralara ulaştı. Oysa iPod’u almış olsaydım bugün teknolojinin geldiği yerde nostaljik bir çöptü. O para ise 50-60 bin dolar yaptı. Finansal özgürlüğümde önemli bir para oldu. Bu dediğimi hisse senediyle de yapabilirsiniz, tarla alarak da.

Neden “networking” yani insan biriktirmek, insan sermayesi çok önemli?

Başarılı insanlarda çok gözlemlediğim bir şey bu. Öyle ilişkiler kuruyorlar ki o ilişkiler, o ilişki yatırımı zaman içinde bütün kapıları yavaş yavaş açıyor. Bunu karakterimizin parçası haline getirmek lazım. Böyle birini tanıyordum. Çok başarılı biri. Çok varlıklı üst düzey bir iş insanı gibi düşünün. Ama hâlâ günde dört kişiyi ziyaret eder. Samandıra’ya gider, dönüşte bize de uğrar, piyasayla ilgili bilgi alır. Bizden çıkar bir başkasına gider. Finans piyasasında neler oluyor soruşturur. Bu ilişkiler zamanla öyle birikiyor ki aynı paranın yavrulaması gibi insanlar da birikiyor, yavruluyor. Ben de eski iş arkadaşlarıma hep uğrarım. Bazen öyle ilginç bilgiler gelir ki ilişkiyi sürdürmenin önemini anlarsınız. Ama kıymetli, potansiyelli insanlarla teması keserseniz bunu kaybedersiniz. Kıymetli, potansiyelli insanlardan hem dostluk hem iş anlamında çok şey kazanırsınız.

“BİRİKMİŞ PARAMIZ OLSAYDI KRİZE GÜLERDİK”

Her kriz fırsat mıdır? Tahteravalli metaforu nedir?

Tahterevalliyi düşünün, herkesin oturduğu tarafa oturursanız poponuz yere vurur. Herkesin oturduğunun karşısına oturursanız yukarı kalkarsınız. Bu borsa için de geçerli, gayrimenkul için de, arsa için de, coin için de. Bir bakıyorum herkes bir şeyin üzerine gidiyor, işte oradan kaçmak lazım. Bütün başarılı iş adamları herkes satarken alır, herkes alırken satar. Arsa olsun, hisse senedi olsun kimsenin ilgilenmediği dönemde ilgilenir. Çeşme’yle Bodrum’la kimseler ilgilenmezken almak önemli. Şu an fiyatlar uçmuş. Zamanında alacaksın. Aynı şey hisse senedi için de geçerli. Kriz döneminde takır takır toplar, yükselince herkes konuşuyor diye akın edene satarlar. Sürü psikolojisinin olduğu yerden kaçacaksınız. Bir şeyi herkes konuşmaya başladıysa, her yerde haber oluyorsa satma zamanıdır, alma değil. Kimsenin haberi yokken alırsanız kazanırsınız. Tahterevallide nerede kimse yoksa oraya yönelin.

Size göre dünyada sekiz-dokuz yılda bir, Türkiye’de dört-beş yılda bir seçimle beraber sürekli krizler çıkıyor. Biz şu anda bir krizin içinde miyiz, yoksa çıkıyor muyuz?

Evet bir paterni vardır bunun; dünyada 7-8 senede bir krizler çıkar. Türkiye’de 4 yılda bir seçim olur, tetiklenir kriz. Hatta bir iş insanının bana söylediği bir şey vardı: “Dünya öyle zor bir yer ki, 7-8 yılda bir globalde kriz oluyor, Türkiye’de dört yılda bir seçim oluyor, biz bu ikisinin arasında kalan iyi dönemlerde para kazanmaya, ayakta kalmaya çalışıyoruz.” Aslında doğru söylüyor. Bunların arasında kalan zamanlardan fırsat yaratmak gerek. Türkiye şu an bir krizde mi, evet, adını herkes farklı koyabilir ama krizde. 2001’de yaşadık. 2009’da yaşadık. Daha önce ben 1994’ü hatırlıyorum. Sürekli olan bir şey. Türkiye’nin doğasında bu var. Şu andaki krizin nedeni biraz da dünyada pandemiyle beraber tedarik zincirinin kırılması, savaş, tüm bunların üzerine bizim de kendimize has uyguladığımız bence riskli ekonomi yöntemi bunu yarattı. Dünyadaki enflasyonun üzerine bizim kronik olan enflasyonumuz binince çok daha ağır atlatıyoruz durumu. Dünya grip olunca biz zatürree oluyoruz çünkü güçlü bünyemiz yok. Niye yok? Çünkü tasarrufumuz yok. Köşede paramız olsaydı biz de İsveç, Norveç gibi globalde olup bitene gülüp geçerdik. Borçsuz yakalansaydık yani. Malum ağustos böceği ile karınca hikâyesi. Zamanında o paraları düzgün kullanmadık. Elbette bu da geçecek, her zaman geçer ama bu dönemde fiyatı düşmüş varlıkları alanlar her zaman çok kazanıyor. Bir buçuk yıl önce bu kadar kriz döneminde konut alanlar nasıl kazandı. Bu bir yatırım tavsiyesi değil, ama borsamız çok diplerde, orta vadede iyi şirketlerin buralarda kalmayacağını herkes biliyor. Tekrar zirveye çıkacaklar. Bu her zaman olmuş bir patern’dir asla değişmez.

“Bu krizler çıktığında mal aldıysanız çok zarar edersiniz. Yani pahalı fiyattan bir şey aldıysanız zarar edersiniz. Ama o an nakitteyseniz eğer, her şeyi çok ucuza alma şansınız olur” diyorsunuz. Kriz kriz içine geçtiği için şu an karmaşık bir dönemdeyiz. Peki şu an bir yatırımcı için ne yapma zamanı? Birkaç ana hattıyla söylemek gerekirse…

Hiçbir şeyin dibi yoktur. Daima daha da aşağı gidebilir. En dibi bulacağım diye ısrara gerek yok. Bir şey çok düştüyse, fırsatsa alınır. Gecenin en karanlık zamanı sabaha en yakın zamandır derler. İki yıl önce pandeminin en kötü zamanı. THY- Pegasus zor durumda. Ve acayip düşmüş durumda. Dedim ki ben buradan alıyorum. Daha düşer mi, düşer. Diyorlar ki pandemi yıllar sürecek herkes ölecek. Ben dedim ki bir gün bu pandemi bitecek ve bittiğinde insanlar yeniden uçmaya başlayacak. Ve bu fiyatlar çok artacak. Nitekim sekiz liralık hisse bugün 50 lira oldu. Tıpkı tahterevalli metaforunda olduğu gibi herkesin çok kötü, çok düştü dediği şeyi gülüp geçerek alın. Kitapta anlattığım bir beş yıl kuralı var. Diplere inmiş olan mutlaka beş yıl içinde zirvelerin üzerine çıkıyor. En kötü krizde bile bu olur. 91’de Ford-Koç hisselerimiz vardı. 100’den 30’a düştü, panik olduk sattık. Tutsaydık bugün milyonlarca dolardı. Krizde bir şeyler düşebilir. Hiç takmayın, toplayın derim. Darbe oldu, pandemi oldu... Her şey unutuluyor eski yerine geliyor.

“AMACIM BALIK TUTMAYI ÖĞRETMEK”

“Bu dönemde bir şey satılmaz, bu dönemde ne arsa ne ev hiçbir şey satılmaz. Bu dönemde alınır, varsa alacaksınız...” Bu noktada mıyız?

Ben zaten bir buçuk yıldır ‘malda kal hayatta kal’ diye bir söz uydurdum. Beni popüler yapan sözlerden biri de budur. Birincisi konut fiyatlarının bu kadar artacağını söyledim. Çoğu ekonomist batacak, düşecek dedi. İkincisi de bu malda kal, hayatta kal. Çünkü şunu gördüm, enflasyonun olduğu yerde bankalara borcunuz olacak ve mal almış olacaksınız. Böyle kâr edersiniz. Çünkü malınız her zaman çok değerlenir, faizler de daima enflasyonun altında olur. Yani gerçek enflasyonun. O yüzden de çok para kazanırsınız. Paranı parada tutarsan paran erir. Soğan al, patates al, sarımsak al. Araba al, ev al dedim hep. Şu anda da öyle bir dönemdeyiz. Enflasyonist bir dönemdeyiz. Arada düşüşler olur. Ama enflasyon olduğu sürece paranızı nakit tutarsanız erir. Dolar dahil basılı hiçbir şeyde tutulmaz para. Dolar paranızı eritir. Hele de Türkiye’de dolar paranızı eritir. Çünkü doların da kendi enflasyonu vardır. Doları alın koyun köşeye yüz bin dolarınız kalsın. Paranız belki TL olarak ikiye katlanır ama aynı parayla alacağınız demirin yarısını alamazsınız. Bu her zaman böyle olmuştur. Çünkü her şey dolar bazında artar ama doların da kendi enflasyonu vardır. 100 dolarlık kahve on yıl sonra 100 dolar olmaz. Malda kalırsanız daha az zarar edersiniz. Bu dönemler çok profesyonel değilseniz hareket etmemek gereken dönemlerdir. Bir şey alayım, satayım derken elinizdekini de kaybedebilirsiniz. 500 bin liranız vardır. Şu evi alayım mı almayayım mı derken kaçar gider. Bir müşterimin Rahip Branson olayı döneminde 100 bin doları vardı. Gel sana bir daire alayım dedim. Sıfır daire. Almadı. O evler şimdi 700 bin lira oldu, dolar ancak iki katı arttı, parası eridi gitti. Böyle dönemlerde malda kalmak çok önemli. Makro anlamda şu şöyle olur böyle olur demek istemiyorum çünkü amacım insanlara balık vermek değil balık nasıl tutulur onu öğretmek. Ben bu balıkları nasıl tuttum. Onu öğretmek istiyorum.

“Hiçbir kriz durduk yerde çıkmaz. Krizler hep birileri tarafından çıkarılır. İlk önce ucuzken her şeyi alırlar. Fiyatları şişirirler, tepeden insanlar girer, her şeyi satarlar ve kriz çıkar. Bu her zaman böyle olmuştur.” Şimdi hangi noktadayız?

Krizlerin zaten çıkarılma amacı bu. Her zaman gördüm bunu. Türkiye’de de oluyor, dünyada da. Bir balon oluşur. Tüyo da aynı şekilde gelir. Bunu Elon Musk bile yapıyor. Gayrimenkul olur, borsa olur. Bir hisse senedi ya da arsa. Henüz kimsenin haberi yokken güçlü iş insanları, spekülatörler toplamaya başlarlar. 95’ini toplarlar. Beş tane kalınca haberler çıkmaya başlar medyada. Fiyatlar da artmaya başlar. Beş liraya kimsenin yüzüne bakmadığı arsa, coin bir anda 100 liraya çıkar, her yerde konuşulmaya başlar. 1929 Buhranı’nı anlatan, her şeyini satan borsacı şöyle diyor: Ayakkabı boyacım bile bana hisse senedi sordu. Ne zaman ki herkes konuşuyor, oradan kaçmak lazım. Krizlerdede de böyle olur. Emlak fiyatları uçar uçar. İnsanlar atlar. Bunlar satar, sonra takır takır düşer. Yine tahterevalli metaforu. Kimse ilgilenmiyorken alacaksınız. Bakın şimdi kimse coin, borsa konuşmuyor. Üç-beş yıl sonra hisse senedi alalım mı diyecekler. Yatırımda çok önemli söz vardır, tekkeyi bekleyen çorbayı içer. Hareket etmeyen, dipte kalmış güçlü emtia, güçlü şirkete koyun. Beklerseniz kazanırsınız.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar